Zweig’ın son durağı Brezilya

Zweig’ın son durağı Brezilya

Döneminin siyasal ve sosyal havasını resmederken çözümlemeleri yapan Stefan Zweig, İkinci Dünya Savaşı arifesinde Avrupa’nın içine düştüğü karanlığı hazmedememişti; 1938’de İngiltere’ye gitti, bir yıl sonra New York’taydı. Aynı sene içerisinde, kısa zaman sonra büyük bir aşka bahsedeceği Brezilya’da almıştı soluğu.

Eşi Charlotte E. Altmann’la gittiği Brezilya’yla 1936’da Arjantin’deki bir etkinlik sonrası tanışan Zweig, ülke için ‘burada yapılan her yolculuk bir keşiftir, aynı zamanda bir feragat; herkes bir kısmını görür, tümünü kimse bilip tanımaz ama akıllı olan teşekkür etmeyi bilir (…) Brezilya’yı yaşamayı gerçekten biliyorsan bu süre zarfında hayatının geri kalanına yetecek güzellik görmüşsündür’ diye yazmıştı.

Nazilerin baskısından kaçarken aradığı huzuru, güveni ve doğayı Brezilya’da bulduğunu, ömrünün sonuna dek yaşayacağı bir ülke keşfettiğini düşünen Zweig, Rio de Janerio-Petropolis’te, 22 Şubat 1942 günü, eşi Altmann’la birlikte intihar etmiş ve ölmek için de bu ülkeyi seçmişti.

Zweig, 1941’de yayımlanan “Brezilya”da, ülkeye duyduğu sevgiyi ve saygıyı anlatırken Avrupa’da bulamayıp da orada keşfettiği her şeyi anlatıyor.

‘Başka bir medeniyet’

Zweig’ın yaşamaya kaçtığı Brezilya, şimdilerde yine gündemde. Koronavirüs salgınının merkezi olmaya hızla yaklaşması bir tarafa; iktidarda, faşizmin ülkedeki en önemli ideologlarının başında gelen Salgado’dan feyz alan ve halkı yıllarca demir yumrukla yöneten Vargas özentisi, göçmen karşıtı, kadınları ve LGBTİ+ bireyleri aşağılayan, polise ‘suçlu olduğuna inandığınız herkesi vurun’ emri veren, Amazonları imara açan, kendisine karşı demokratik her tepkiyi bastırıp muhalefeti susturmaya girişen, ‘Büyük Brezilya’ söylemiyle diktatörlük dönemine atıf yapan Jair Bolsonaro var. Güttüğü düşmanlık politikasının yanı sıra ‘dürüst Brezilyalıları’ silahlanmaya teşvik ederek, anti-komünist bir cephe yaratmaya girişerek, yerlilere, yoksullara ve işçi sınıfına yönelik nefret kampanyalarına açık destek vererek yönetimi eline alan Bolsonaro, 1940’larda Zweig’ın geride bırakmak istediği hemen her şeyi yeniden hayata geçirmeye çalışan bir lider portresi çiziyor.

Peki, Zweig eski Brezilya’da ne bulmuştu? Ülke ona neden çekici gelmişti?

Brezilya’ya dair tüm bilgisizliğine rağmen, oraya ayak bastığında kendisini etkileyen doğa-şehir uyumu karşısında ‘başka bir medeniyete’ geldiğini hisseden Zweig’ı hareket, renk ve heyecan büyülüyor. El değmemişliği, büyüklüğü ve tabiatının zenginliği yazarı kendisinden geçirmekle kalmıyor, kısa sürede bir şeyin farkına varmasını sağlıyor: “Tamamen fuzulî bir bavul gibi yanıma aldığım Avrupalı kibrim, şaşırtıcı bir hızla eriyip kayboldu. Biliyordum ki dünyamızın geleceğine bakıyordum.”

Bakıp gören, saygı duyan, merak eden ve keyif süren bir kâşif heyecanı yaşayan Zweig’ın bir başka heyecanı ise o dönem Avrupa’yı kasıp kavuran ‘arî ırk’ rüzgârının bile Brezilya’ya uğramaması: Sömürgecilik sorununun büyük ölçüde geride bırakıldığını gören yazar, tıpkı doğasında olduğu gibi ülkede ‘siyahın, beyazın, kahverenginin ve sarının’ bir arada yaşadığını söylüyor: “Ülkede karşılaştığınız ilk ve ne mutluluk ki her gün sizi yeniden şaşırtacak sürpriz, bu devasa coğrafyada insanların ne kadar dostane ve fanatiklikten uzak bir şekilde, beraber yaşadığı. Irk ve sınıf nefretinin boğucu havasından kurtulup daha insanî ve sakin atmosfere sığındığınız için farkında olmadan derin bir nefes alırsınız. Hiç şüphe yok ki burada insanlar hayatlarını çok daha rahat, çok daha sıkıntısız bir tarzda düzenliyor. İklimin fark ettirmeden uyuşturan etkisi nedeniyle insanların daha az itici güç, daha az şiddet ve daha az dinamizm ürettiği muhakkak, ki bunlar günümüzde trajik bir abartmayla bir halkın en önemli ahlaki değerleri olarak kabul gören niteliklerdir ama bu psikolojik gerginliklerin, bu tamahkârlığın ve iktidar hırsının, kendi kaderlerimizdeki korkunç neticelerini bizzat deneyimlemiş bizler için hayatı bu daha yumuşak ve itidalli hâliyle yaşamak büyük bir ihsan ve mutluluk.”

‘Savaşla tanışmamış bir ülke’ dediği Brezilya, Zweig için herhangi bir fetih rüyası görmeyen, hümanizmin ve hoşgörünün memleketi olmasının yanında, Engizisyon’dan uzak kalmışlığı ve dinî kan davalarına bulaşmamışlığıyla, en az seviyedeki köleciliğiyle, muktedirlerindeki demokratlığıyla ve liberalliğiyle ön plana çıkıyor.

Zweig, eşi Charlotte Altmann’la

Yeni bir harita

Zweig’ın ölümünden yedi yıl sonra Brezilya’ya giden ve orada onun kadar mutlu olmayan Albert Camus, 27 Temmuz 1949’da günlüğüne şöyle yazmış: “Doğal ve ilkel güçlerle dolup taşan şu uçsuz bucaksız anakaraya kurulmuş Brezilya; ince, modern iskeletiyle bana, gözle görülmez beyaz karıncalar tarafından gittikçe daha derinlere doğru kemirilmiş, kocaman bir yapıyı düşündürüyor. Bir gün bu kocaman yapı çökecek, siyah, kırmızı ve sarı, kaynaşıp duran ufacık bir halk, utku dansı için maskeleri ve mızraklarıyla anakaranın her yanına dağılacak” (“Yolculuk Günlükleri”, Çeviren: Ramis Dara, Can Yayınları, 1991).

Veremini azdıracağı endişesiyle tedirgin günler geçirdiği Brezilya’yı çabucak gezmek isteyen Camus’nün aksine Zweig; tarihin, kültürün, sosyal hayatın ve doğanın tüm ayrıntılarını gözlemleyerek dolaşıyor.

Portekizli kâşiflerin yüzyıllar önceki heyecanının bir benzerini yaşayan Zweig, 1930’ların sonunda, kâşiflerin seneler evvel hükümdarlarına çizdiği haritayı bu kez kendisi için çizerken 1500’lere dayanan Brezilya tarihinde geziniyor.

Zweig, ‘Brezilya ruhu’nu anlayıp anlatmaya çalışırken ülkenin kültüründen sanatına, dar sokaklarından insanı kuşatan yeşilliğine dek pek çok konuya giriyor. 1930’ların sonuyla sömürgecilik dönemini karşılaştırırken Portekizlilik ile Brezilyalılık ayrımı yapıp tabiatın sunduğu zenginliğin, insanların ruhunu doyurarak hırsları törpülediğini gözlemliyor. Tabii bu arada, henüz yeni iktidara gelmiş Vargas’tan, umutla ve övgüyle bahsetme gibi hatalara düşen Zweig, 1930’ların Avrupası’yla Brezilya’yı kıyaslıyor: “Kısa ya da uzun bir ziyaret için Brezilya topraklarına adım atan bir Avrupalının da burada öğreneceği çok şey var. Bambaşka bir mekân ve zaman duygusuyla tanışır. İnsan ilişkilerinin atmosferinde gerilim düşüktür, insanlar daha dostça davranır, tezatlar o kadar şiddetli değildir, tabiat daha yakındadır, zaman Avrupa’daki kadar dolu dolu değildir, bireyler enerjilerini son raddeye kadar zorlamaz. Burada daha sulh ve sükûn içinde, yani daha insanca yaşanır, Amerika’daki gibi makineleşmiş, standardize edilmiş değildir hayat, Avrupa’daki gibi fazlasıyla politize ve nefret dolu da.”

Bir ütopya ya da yeryüzü cenneti

‘Dünyanın en güzel şehri’ ve ‘onunla işiniz hiçbir zaman bitmez’ dediği Rio’nun, tanındıkça sevileceğini ve uzun zaman geçirildiğinde daha zor tasvir edileceğini düşünüyor yazar. Zweig’a göre bu tasvir meselesi, Brezilya’nın tamamı için geçerli aslında.

Güneş banyosu yapıp denize girdiği kentler, köyler ve yeşillikler içinde gezinirken ‘geleceğin ülkesi’ ifadesini kullanması, hem bu tasvirle hem de o tasvirsizlikle bağlantılı. Ayrıca Brezilya’da her şeyin daha hızlı gelişip eskidiğini iddia ediyor yazar; eski ve yeni Rio’ya bakarken dönüşümün ritmini duyumsayarak bir not düşüyor: “Hiçbir şey birbirine uymaz ama hepsi birbirinin içine akar; tekrar tekrar şaşırır kalırsınız ama hiçbir şekilde doymazsınız. Avare dolaşmak, yürümek ve keşfetmek, bütün Avrupa şehirlerinden artık sadece Paris’in bize sunmaya devam ettiği bu keyfi, en baştan çıkarıcı hâliyle burada, Rio’da tekrar buldum.”

Renkli bahçeleri, kendisine özgü hareketliliği ve hareketsizliğiyle ‘medeniyetin ortasında bir parça insan doğası’ dediği favelalar, kişide tırmanma arzusu doğuran dağlardan ve tepelerden bakıldığında, insana sonsuzmuş gibi gelen körfezleriyle, adalarıyla ve dar bir bölgeden sonra aniden genişleyen alanlarıyla Brezilya, Zweig için hiçbir ânından pişmanlık duyulmayacak bir ülke.

Zweig, büyük bir heyecan ve hayranlıkla anlattığı Brezilya’yı 1930’lar Avrupası’nın zıddı olarak görüyor. Sanki bir ütopyaymış ya da yeryüzü cennetiymiş gibi bahsettiği ülkede, o dönem Avrupa’nın çok uzağındaki barışı ve huzuru görüyor.

Zweig’ın Brezilya’ya âşık olmasını sağlayan şey, biraz kaygısız biraz zamansız (veya zaman-dışı) yaşam, insancıllık, misafirperverlik, incelik ve benliğini sarıp sarmalayan doğa. Bunlar, yazarın o tarihlerde memleketinde bulamadığı ya da kendisini yersiz-yurtsuzlaştıranların karattığı veya hiçe saydığı şeyler.

“Brezilya”, Stefan Zweig, Çeviren: Hulki Demirel, Can Yayınları, 326 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal

Son yazılar

En çok okunanlar

En çok yorumlananlar