‘Yaşam canımı yaktığı için yazıyorum’

‘Yaşam canımı yaktığı için yazıyorum’

Ali Teoman, kitaplarından birinde sabah erken saatte kalkıp perdeleri açmadan masa başına geçerek uzun zaman yazdığını; defterler defterleri, kâğıtlar kâğıtları kovaladıktan sonra dinlenirken kaleme aldıklarına göz attığını anlatmıştı. Tabii bizler bu hikâyeyi Teoman’ın ölümünün ardından, yayıncısına miras bıraktığı notlar kitaplaşınca öğrendik.

Peki, böyle bir tutkunun kaynağı ne olabilir?

Yazmanın; öyküler ve romanlar üretmenin haricindeki zamanlarda, Teoman’ın hem kendi yazdıkları hem de başkasınınkiler üzerine düşündüğünü biliyoruz. Kilit sözcük bu olmalı: Düşünmek. Buna, okumak ve yorumlamak da ekleniyor. Kısacası Teoman, okuduğunu ve yazdıklarını ‘bitti’ diyerek bir kenara bırakmamış hiçbir zaman.

Teoman’ın kitap inceleme yazılarının, denemelerinin ve kendisiyle yapılmış söyleşilerin bir araya getirildiği “Yazı, Yazgı, Yazmak”, bu süreci ortaya koyuyor. Kitap, bir okuru ve yazarı; onun okuma ve yazmaya dair düşüncelerini buluşturuyor bizlerle.

Sıradanlığı aşma çabası

Nabokov’un “Cinnet”yle ilgili yazdığı incelemeyi ‘Okumasını bilene’ diye bitiren Teoman, kendi kitaplarını ve metinlerini de okumasını bilenler ve araştırma meraklıları için kaleme almıştı. Fakat bu, asla tepeden bir bakış değildi, tatlı bilmecelerin ağırlıkta olduğu bir çabaydı sadece. Şöyle de denebilir: Düşünen, okuyan, yazan ve sonra yeniden düşünen bir yazarın ulaştığı doğal sonuçtu bu; klişelere sapmayıp bildiği yoldan ayrılmadan bir yürüyüş gerçekleştirdi Teoman. “Yazı, Yazgı, Yazmak”, bu yürüyüşün yansımalarından biri.

Yazma tekniğini tarif ederken kimseyi sınırlamak gibi bir niyeti olmayan, yazıya kafa yoran herkesin kendi tekniğini oluşturması gerektiğini düşünen bir tavırdı Teoman’ınki. Bu sınırsızlığı şu şekilde açıklamıştı:

“Herakleitos’un dediği gibi aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz: Üzerinizde akan sular hep başkadır; siz hep başka bir insansınızdır. Dama oynayan afacan bir çocuktur zaman ve siz ona ayak uydurmayı başarsanız da başaramasanız da taşını sürer: Hep bir hane ileriye.”

Berger’ın bakma-görme ya da Perec’in izleme-betimleme ilişkisi üzerine ortaya koyduğu fikirlerin bir benzerine, Teoman’ın düşünme-yazma-düşünme izleğinde de rastlıyoruz: Sıradanlığı aşma çabası, kendini yalnızca ürünlerde göstermiyor; bunlara dair kalem oynatırken de karşımıza çıkıyor: Teoman için derin bilginin yanında, edebiyatı sevmek ve iz sürmek için hazır olmak da çok önemli. Bu ikisi, onun yazma ve yazılanlarla ilgili düşünme tutkusunun asıl nedeni.

Bahsi geçen tutku Teoman’a, sözden sözsüzlüğe nasıl geçilebileceğini tarif ettiriyor:

“Zaman zaman şunu ciddi olarak düşünüyorum: Kim bilir, Samuel Beckett, Ferit Edgü ve onlar gibi sözden sözsüzlüğe ulaşmış birçok yazar haklıdır belki; sayfaları sözcüklerle doldurarak belki yanlış yapıyoruz; lafazan yazın belki de fahiş bir abesle iştigalden ibarettir. Öyle ya, düşünülürse uzun uzun üzerinde durulacak, betimlenecek, kılı kırk yararak anlatılmaya çalışılacak ne var ki? Evren hem sonsuz sayıda ayrıntıyla ama aynı zamanda koca bir hiçlikle dolu. Değil mi?”

‘Ben yazarım’ diyenler ve demeyenler

Yazarlığı öğretme amacıyla yola çıkan ve ‘yaratıcı’ kelimesinin ardında kümeleşenlerin en fazla yazmayı öğretebileceğini söyleyen Teoman, yazan ile yazamayan ya da henüz yazmayanlar arasındaki ayrıma dikkat çekmiş ironik biçimde. ‘Ben yazarım’ diyebilenlerin cesareti ile bunun yanından bile geçmeyenlerin tevazuunu karşılaştırmış. Daha doğrusu, ikisinin farkını ortaya koymuş.

Teoman, bu belirlemeyi yaparken elbette bir kalıp oluşturmaya çalışmıyor; sonuna kadar eleştirilebilecek bir eleştiriye imza atıyor. Tıpkı Joyce’u ve Kafka’yı modernlik üzerinden karşılaştırırken olduğu gibi.

Teoman, edebiyatı hem içerik bağlamında hem de kavramsal açıdan incelerken yazma uğraşının hemen bütün duraklarına dair yorum yapıyor. Hatta yorum ve aşırı-yorum arasındaki ince çizginin varlığından söz ettikten sonra, Doğu ve Batı düşüncesinin edebiyata nasıl yansıdığına ilişkin notlar düşüyor.

Yazma uğraşının, yazılanı yayımlatma çabasına nasıl dönüştüğünü ise kendi dosyalarını yayıncılara götürme hikâyeleriyle bir arada okuyoruz.

Teoman’ın var oluşla savaşı

Aslında bütün bunlar, yazarlığın ne olabileceğini anlatmakla birlikte, ne olmadığına veya ne olamayacağına ilişkin fikirler geliştirmesini sağlıyor Teoman’ın:

“Kitaplar yazmak ve onların yayımlanmasını sağlamak ancak tutkuyla istenirse aşılabilecek engellerle dolu bir yoldur. Bu tutkuyu duyabilmek ve bu engellerle savaşacak inat ve cesareti gösterebilmek için yazıya ve yazına yaşamsal bir önem atfetmek gerekir. Bu durumda, kişinin yaşamındaki değerler skalası, doğal olarak bambaşka kriterlere göre biçimlenecektir. İşte bu yaşam duruşu, sonradan öğrenilebilecek bir şey değildir. Birçok karakter özelliği gibi doğuştan gelir.”

Bu tutku, doğal olarak ‘Neden yazılır?’ sorusuna ulaştırıyor Teoman’ı. Yanıtını ise sancılı bir süreçten sonra buluyor:

“Yazmak ama neden yazmak? Bu konuda hayli düşündüm ve sonunda şu kanıya vardım: Başkasını bilemem ama benim var oluşla bir alıp veremediğim var, onunla savaşmak için yazıyorum. Yanlış anlaşılmak istemem: Düzayak bir ‘ödeşim’ değil burada kastettiğim. Bu çok basit olurdu. Derdim, somut kişi ya da kurumlarla değil, yazı aracılığıyla onlarla ödeşmeye çalışmıyorum. Sevmediğim, hatta düpedüz nefret ettiğim kişi ve kurumlar yok mu, elbette var, hem de saymakla bitmez ama yazarken hedefim doğrudan doğruya onlar değil. Beni asıl ilgilendiren, genellikle çok daha soyut konular. Bu soyut konular hakkında yazarken onların yaşamdaki somut veçheleri olan kişi ve kurumlara da ister istemez en passant değiniyorum. Asıl hedefim, olanca soyutluğuyla var oluşun ta kendisi. Bireyin yaşam karşısında sonsuz güçsüzlüğünü hissediyorum ve ona biraz olsun karşı koyabilmenin yollarından birinin de yazmak olduğunu düşünüyorum. Başka yollar da vardır elbette: Yazmak benim seçimim (…)  Yaşam canımı yaktığı için yazıyorum. Yazmak, bir anlamda, sessizce bağırmaktır. Öyleyse sessizce bağırıyorum.”

Makul yazar ve okur

Bir yazar için asıl meselenin, ‘daha çok okunmak için neleri feda edebileceğine karar vermek olduğunu’ söyleyen Teoman, ‘kitaplarımın daha çok satması için standartlarımı düşürmeye hiç niyetim yok’ demişti bir röportajında. Bunu kararlılıkla uygulayan az sayıdaki yazardan biriydi.

Teoman’ın yazma uğraşını ve tutkusunu buluşturan metinleri, ölümünden önce makul sayıda okura ulaştı. Bu rakam ölümünden sonra arttı. Metinlerinin onda birinin, suyun üzerindeki buzdağı gibi olmasının ve söz konusu tavrını sürdürmesinin bunda payı büyüktü elbette. “Yazı, Yazgı, Yazmak”taki metinler, Teoman’ın edebiyata, eleştiriye ve okumaya bu şekilde yaklaşmasını yansıtması bakımından önemli. Tabii bunun bir adım ötesi de var: Onun yazma alışkanlıklarını, yazarlık serüvenini ve tüm bunların birer yazgıya dönüşme sürecini de anlatıyor metinler.

“Yazı, Yazgı, Yazmak”, Ali Teoman, Yapı Kredi Yayınları, 154 s.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal