‘Yaşam alanlarımızda’ hayatta mıyız?

‘Yaşam alanlarımızda’ hayatta mıyız?

Televizyonda dönen bir reklamda şöyle bir cümle geçiyor: “Size yeni bir habitat sunuyoruz…” Gerçekte olanı kavramak için görüntüleri dikkatle izlemek yeterli. Çünkü konutların yapılacağı söylenen alanda, yakın zamana kadar bir orman vardı ve şimdi orası, akıllı konut ve onun etrafını çevirecek “yeşil alan” için talan ediliyor, sonra da tekrar “ağaçlandırılıp” satışa sunulacak.

Türkiye ekonomisinin inşaatla “canlandırıldığı”, tüm yeşilliklerin ve doğal hayatın itinayla başka yeşilliklere çevrildiği düşünülürse benzer “projelerin” ve onların reklamlarının artışı kadar normal bir şey olamaz!

Gelin görün ki bu süreç devam ederken mimarların, hakiki projelerin ve işin özünün de güme gittiğini fark edebiliriz. Ama zaten kapitalist sistem, insanın ele geçirdiği her alanı sonuna kadar kullanmasını; kentin, yapının ve doğanın içinin boşaltılmasını şart koşmuyor mu?

Çevreye saygı…  

Jale N. Erzen’in “Üç Habitus” kitabında bir araya getirdiği yazılar, insanın kentle ve yapıyla ilişkisini irdelerken mimarlığın, estetik ve kültürel değerlerle bağlantısını da gündeme getiriyor.

Erzen, insanı yaşadığı yerle birlikte değerlendirdiğinden “habitus” kavramını kitabın merkezine koyuyor. Dolayısıyla insan, her şeyden önce inşa ve ikâmet ediyor. Böylelikle yeryüzü, kentler ve yapılar birbirine bağlanıyor.

Bugün insanın hemen her şeyi kendisine göre düzenleyip doğayı zapt ettiğini düşünmesinin elbette belli sonuçları bulunuyor. Bunların başında, yeryüzünde bırakılan izlerin geçmişe oranla daha hasar verici hale gelmesi yer alıyor. Doğadan gelip doğaya dönen insanın, son aşamada biraz sıkıntı çektiği ortada. Beliren dengesizliği aşma yollarını anlamak için Erzen, kavramları yerli yerine oturtma gereği duyuyor: “Ekoloji, tüm varlığın birbirine bağımlı örüntüsü, habitus ise çeşitli unsurların sosyal, kültürel ve ekonomik olarak etkileşim içinde bulunduğu kapsam olarak tanımlanabilir.”

Tabii biz buradan, kentte mekânların kime ait olduğu tartışmasına da gidebiliriz. Bir mikrokosmos olan kent, gerekli düzenlemelerin yapılmaması (veya eksik bırakılması) durumunda kaotik bir yere dönüşebiliyor. Bunun etkilerini zaten hemen her gün görüyoruz.

Tüketim “kültürünün” yeryüzüne yayılmasıyla insanın yıkıcılığı veya bozguncu kimliği daha net ortaya çıktı. Estetik kaygı ve denge gibi bir gaye gözetilmezken bambaşka “kentsel politikalar” ve “projeler” geliştiriliyor. İşin estetik ve sanatsal kısmı artık bir kenara bırakıldı. Hızla gerçekleşen göçler, “yer olmayan yerlerin” ve yerleşime uygun olmayan alanların kapılarını ardına kadar açıyor. Oysa Erzen, işin püf noktasını açıklıyor: “Önemli olan herhangi bir zaman ve mekân kesitinde, insan varlığına imkân sağlayan çevreye saygılı olabilmek.” Sefalet, göç ve savaş durumları bunu sekteye uğratıyor. Elbette yoğun nüfus artışı da. Bunlar, insanın dünyayı algılayışındaki kırılmalar ve üretilemeyen politikalarla birleşince yaşaması güç alanlar ortaya çıkıyor.

İnorganik ortam 

Tanıtımlar, yaşam alanlarımızın ne denli konforlu olduğunu söylese de Erzen, “lüks” ve “akıllı” yapıların, kendileriyle ilişki kurmaya uygun düşmediğine dikkat çekiyor. Tıpkı yaşamımızın tekdüzeliği gibi yapıların da tornadan çıkması, benliğimizi köreltiyor. Fark etsek de etmesek de durum bu. İnsanı yabancı ortamlardan ve kişilerden koruyup kollayarak güvenliğin ön plana çıkarıldığı bu ortamlar, inorganik yaşamın ta kendisine dönüşüyor. Bu şekilde yeryüzünün, yapının ve kentin birbiriyle olan bağı kopuyor.

Mimarlığın, günümüzdeki yapıları seri şekilde üretmenin teorik boyutu gibi görüldüğü düşünülürse Erzen’in atıf yaptığı bir başka noktanın nasıl yıpratıldığı da anlaşılabilir. Erzen, mimarların asıl yapması gerekenin kaliteli, insanın sosyal ve yaşantısal değerini vurgulayan kentlerin ya da yapıların üretilmesine katkı sunmak olduğunu söylüyor.

Bir başka deyişle, zaman-mekân bağlantısını boşa çıkaran, belleği ve geleneği yok etmeye uğraşan “projeler” yerine, yüzeyden çok yapıların gerçek anlamını ortaya koyan bu bağlantıyı kurmayı sağlayacak eylemlerin önemine değiniyor yazar.

hab2Erzen, son dönemde projelerde “yaşam alanı” olarak sunulanların, köksüzlük ve yersizlikle açıklanabileceğini düşünüyor. Bu noktada bakış açısını genişletiyor: “Kapitalizmin ve kentsel politikaların neden olduğu evsizlik ve yersizlikle gelişen sefalet, bireysel çözümlerde ifadesini bulan ama kimsenin ilgilenmediği estetik bir kategori yaratır. Bu bireysel çözümler, birbirinden farklı olsa da tabanı fakirlik olan bazı benzer yaklaşımlar sergilerler. Bir hayal gücü, yaratıcılık ve problem çözümü içermeyen bu ‘estetik’ kategoriye ne kitch ne de arabesk diyebiliriz; en belirgin özelliğinin kimlik ifadesi olduğunu söyleyebiliriz.”

Bir bütün halinde değerlendirildiğinde Erzen’in “Üç Habitus”u, yeryüzü, kent ve yapı gibi insanın her zaman gündeminde olan konulara, belki de çoğu zaman gözden kaçırdığımız ayrıntılarla yaklaşıyor. Üstelik hemen her yanı kaplayan ve içinde yer almak amacıyla koşullarımızı zorladığımız günümüzün albenili konutlarına (ve “yaşam alanlarına”) eleştirel biçimde de bakıyor.

Üç Habitus, Jale N Erzen, Yapı Kredi Yayınları, 286 s.

Fotoğraf: Yiğit Ataklı 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal