Yarım kalanlar ve diğer yarılar

Yarım kalanlar ve diğer yarılar

Geçtiğimiz hafta gösterime giren “Yarım”, yönetmen Çağıl Nurhak Aydoğdu’nun ilk sinema filmi. İlk filmler çoğu zaman heyecanlı ve elini ayağını nereye koyacağını bilemeyen yeni tanışılmış misafirler gibidir. Hayatımıza dahil olan bu misafirlerin tüm kusurlarını hoşgörüyle karşılarız. Yıllar sonra o heyecanlı halleri hatırımıza geldiğinde tebessüm ettirir. Bazı ilk filmlerse bu alışkanlığı bozacak türden bir yetkinlik ve olgunluğa sahip olurlar. “Yarım”, ikinci şıkta yer alan ilk filmlerden.

Çağıl Nurhak Aydoğdu, sinema eğitimi almış ve sonrasında TV sektöründe yönetmen yardımcısı olarak birçok projede çalışmış bir isim. Kamera arkasında kazandığı deneyimi ilk filminin senaryosunda ve realizasyonunda kuvvetli bir sinematografiye dönüştürmeyi becerdiği rahatlıkla söylenebilir. Birçokları filmin hikâyesini “çocuk gelin”, “görücü usulü evlilik” gibi anahtar sözcüklerle açıklamaya çalışsa da aslında Yarım, adı geçen unsurları dramatik yapının bir aracı olarak kullanmakla beraber, daha derinde bir anlamın izini sürmeye çalışıyor. Filmin adına da uzanmış olan derindeki fikir, doğu ile batı, akıllı ile deli!, çocuk ile erişkin gibi birbirini tamamlaması beklenen ya da bir yarılma ile birbirinden uzaklaşan kavramlar üzerine kurulu. Bu yönüyle de Abdullah Oğuz’un töre cinayetleri olgusuna yüzeysel bir çerçeveden bakan “Mutluluk” ya da çocuk gelinler meselesini istismar eden “Lal Gece”nin çok uzağında bir yerde konumlandığını teslim etmek gerek. Malatya olduğunu tahmin ettiğimiz bir bölgede yaşayan 15 yaşındaki bir kız çocuğunu, babasının başlık karşılığında zihinsel engelli, 35 yaşındaki oğullarına gelin arayan bir Egeli aileye vermesiyle başlayan hikâye, beklentilerin ötesinde bir olay örgüsüyle farklı bir düzleme evriliyor. Dostluk, sevgi, kendini ve çevresini keşfetme gibi duygular ışığında insanlığın kültürler üstü olan sorunlarına işaret eden anlatımıyla “Yarım”, kendi özgün alanını açmayı beceriyor.

yarim2

Trajedinin sergilenmesi

“Yarım”da senarist ve yönetmen Aydoğdu’nun bilinçli tercihleriyle ördüğü dikkat çekici noktalar mevcut: Kızını, tanımadığı hatta hiç görmediği bir adama gelin eden babanın olduğu sahnelerde, babayı yargılayıp karikatürize bir zalim adam olarak resmetmekten ziyade durumun trajedisini sergileme yönünde bir tercih göze çarpıyor. Aynı biçimde para karşılığında zihinsel engelli yetişkin oğullarına bir gelin alan batılı ailenin tasviri de çaresizlik duygusuyla açıklanmaya çabalanıyor. Bu tercihler izleyiciyi tanık oldukları durumu yargılamak ya da kınamanın ötesinde bir hissiyata sevk etme kaygısı barındırıyor. Filmin bir diğer özgün yanı ise karakterler ve sahnelemeler aracılığıyla yaratılan cesur ve kendi iç gerilimini oluşturabilmiş atmosfer duygusu. Hikâyenin başlangıcından finaline kadar izleyiciye eşlik eden tekinsizlik hissi de bir başka dikkat çekici nokta.

Amatör ve profesyonel oyuncuların birbirini destekleyerek yarattığı gerçeklik algısı, birçok yerli filmde hasretini çektiğimiz iyi oyuncu yönetiminin nelere kadir olduğunu kanıtlar nitelikte. Yönetmenin oyuncularına kendi ajandasını etkili biçimde yansıttığı ve istediği karşılığı aldığı apaçık görülmekte. Türkiye sinemasının yeni keşiflerinden olduğu söylenebilecek Ece Tatay başta olmak üzere Serhat Yiğit, Hülya Böcekli, Ahmet Kaynak, Gözde Okur, rahmetli Recep Yener, çocuk oyuncular ve hatta eve oturmaya gelen konu komşu rollerindekilerin bile oyunculuklarını anmadan geçmek mümkün değil.

yarim3İddialı ama kendini gizlemeyi başaran kamera hareketleri, bir dil oluşturmanın aracı olarak tercih edilmiş ağır çekimler, yine bu dengeli araçlara eşlik eden kurgusuyla “Yarım”ın ayakları yere basan bir film olduğunu belirtmek gerek. Bu noktada Elif ve Salih’in yan yana oturduğu kayalıklardaki sahnenin hem senaryo, hem çekim ölçeği hem de diyalog açılarından özelikle anılması gerekiyor. Öte yandan filmin eleştirilebilecek tek noktası renk ve ışık kullanımındaki tercihleri olabilir. Sarı sıcak, apaydınlık sahnelerin genel ortalamada biraz fazla oluşu bence göze çarpıyor.

Son olarak Elif ve Salih’in sarhoş olduğu sekansta çok sevdiğim Lee Chang Dong’un “Oasis”ini hatırlatan imgeleri de anmadan edemeyeceğim. Çağıl Nurhak Aydoğdu’nun bir sonraki filmini merakla bekliyorum.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal