Yanlışlıklar çevirisi

Yanlışlıklar çevirisi

H. G. Wells’in İthaki’den çıkan “Dünyalar Savaşı” romanının Ali Kaftan imzalı çevirisinde “yeşil” olmuş “mavi”; “dikey” olmuş “yatay”; “sakallı” olmuş “bıyıklı; “görümce” olmuş “üvey kız kardeş”… Eh, Wells’in romanının neye benzediğini düşünün artık. Bilmem ki ne demeli!

Sanırım, yıllardır çeviri eleştirisinin önemini vurgulayıp duran birkaç çevirmenden biriyim. Çeviri ve gazetecilik uğraşlarımdan vakit buldukça çeviri eleştirileri yapmaya da çalıştım. Nitekim Bir ‘Çevirgen’in Notları adlı kitabımın “Eleştiriler” bölümünde bunlardan dördüne yer vermiştim.

Bu kez, H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı adlı romanının İthaki Yayınları’ndan çıkan Ali Kaftan çevirisini ele alacağım. İlk kez 1898’de yayımlanan ve bugün bilimkurgu edebiyatının öncüleri arasında anılan Dünyalar Savaşı’nı ben de 2019’da Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’na çevirmiştim. Ama olayı bir “Çeviriler Savaşı”na çevirmek istemediğim için, bu yazıda, İthaki’den önce Mayıs 2013’te Dünyaların Savaşı, daha sonra Aralık 2017’de Dünyalar Savaşı adıyla yayımlanmış olan Kaftan çevirisi ile benim çevirim arasında bir karşılaştırma yapmaktan kaçınacağım. Yalnızca İthaki’nin yayımladığı çevirideki yanlışlardan bazılarını ortaya koymakla yetineceğim.

***

Birinci Kitap II. Bölüm

“At that he stood irresolute for a moment, then turned, scrambled out of the pit, and set off running wildly into Woking.”

“Bunun üzerine bir an tereddütte kaldı, sonra döndü ve Woking’e doğru çılgınca koşmaya başladı.” (İthaki, Aralık 2017, s.30)

Burada, Ogilvy’nin “dönüp tırmanarak çukurdan çıktığı” atlanmış. Ogilvy o sırada çukurun içinde olduğu için “dönüp koşmaya başlaması” olanaksız; önce “tırmanıp çukurdan çıkması” gerekiyor!..

***

Birinci Kitap II. Bölüm

“Gazete makaleleri insanları bu fikre zaten alıştırmışlardı.” (İthaki, Aralık 2017, s. 31)

Bu cümle çeviri bağlamında değilse de Türkçe bağlamında beni rahatsız etti. “… alıştırmıştı” dense daha düzgün bir Türkçe olacaktı.

***

Birinci Kitap IV. Bölüm

“I heard it give a peculiar thick cry, and forthwith…”

Yoğun tuhaf bir çığlık attığını duydum…” (İthaki, Aralık 2017, s. 41)

“Yoğun çığlık” nasıl atılır, anlayamadım. Burada “yoğun” yerine “boğuk” demek gerekiyor. “Thick cry”, boğuk çığlık; “thick head”, kalın kafalı.

***

Birinci Kitap IX. Bölüm

“Lord!” said the landlord; “what’s the hurry? I’m selling my bit of a pig…”

“Tanrım!” dedi meyhaneci; “aceleniz ne? Elimdeki domuz parçasını satıyorum…” (İthaki, Aralık 2017, s. 66)

Burada Marslılardan kaçmanın telaşı içinde meyhanecinin arabası için pazarlık yapılıyor. Biri bir sterlin önerirken bir başkası iki sterlin önerip gece yarısı da geri getireceğini söyleyince bu fiyatı çok bulan meyhaneci çok şaşırıyor. Elbette “elinde domuz parçası” falan yok. Küçümseyici bir deyim söz konusu burada. Meyhaneci, “Şu benim düldülü satmaya çalışıyorum,” diyor. “Külüstür” de denebilir, ama “domuz parçası” Türkçede hiçbir anlam taşımıyor.

***

Birinci Kitap X. Bölüm

“Near the top I stumbled upon something soft, and by a flash of lightning, saw between my feet a heap of black broadcloth and a pair of boots.”

“… ayaklarımın arasında siyah yünlü kumaş ve bir çift çizmeden oluşan bir yığın gördüm.” (İthaki, Aralık 2017, s. 75)

Burada, “a heap of”, kumaşı kapsıyor; “bir çift çizme” bunun dışında. Adam “ayaklarının arasında siyah bir pamuklu kumaş yığını” ve “bir çift çizme” görüyor. Yapılan yanlış, İngilizce sözdizimi bilgisi eksikliğinden kaynaklanıyor.

***

Birinci Kitap XI. Bölüm

“… a greenhouse…”

“… yeşil bir evin…” (İthaki, Aralık 2017, s. 83)

Çevirmen boş bulunup “greenhouse”u “green house” olarak okuyup çevirmiş. Ya da İngilizcesi kıt. Çünkü ortada “yeşil ev” falan yok; bir “sera” var!

***

Birinci Kitap XII. Bölüm

“… talaş yığınlarının arasında yatıyordu.” diye biten cümle ile “Bu sabah ufacık bir esinti bile yoktu…” (İthaki, Aralık 2017, s. 86) diye başlayan cümlenin arasındaki bir cümle gözden kaçmış ve çevrilmemiş:

“Hard by was a temporary hut, deserted.”

“Hemen yakında terk edilmiş derme çatma bir kulübe vardı.”

***

Birinci Kitap XII. Bölüm

“You’ll come in sight of the Martians, I expect, about half a mile along this road.”

“Bu yolda devam ederseniz, sanırım, sekiz yüz kilometre içinde Marslıları görürsünüz.” (İthaki, Aralık 2017, s. 86)

Londra’dan yola çıkıp sekiz yüz kilometre giderseniz, Glasgow kentini geride bırakır herhalde İskoçya’nın en kuzeyine varırsınız!

Özgün metinde “about half a mile” deniyor; eh, bir kara mili yaklaşık 1600 metre olduğuna göre, demek “sekiz yüz metre kadar” Çevirmen burada bir hesap hatası yapmış, “sekiz yüz metre” diyeceğine “sekiz yüz kilometre” demiş. Ne yazık ki mantığı da imdadına yetişmemiş. Üstelik “about half a mile” birkaç paragraf sonra yinelendiğinde de uyanmamış.

***

Birinci Kitap XII. Bölüm

“Almost immediately unseen batteries across the river to our right, unseen because of the trees, took up the chorus, firing heavily one after the other.”

“Neredeyse aynı anda, nehrin sağ tarafımızdaki kıyısında bataryalar…” (İthaki, Aralık 2017, s. 90)

Yazar, “görünmeyen bataryalar” diyor, hemen ardından “ağaçlardan görünmeyen” diye vurguluyor, ama çevirmen görmemekte kararlı!

***

Birinci Kitap XIII. Bölüm

“And even as I spoke he sprang to his feet and stopped me by a gesture.”

“Daha ben konuşmaya devam ederken ayağa fırladı ve eliyle işaret ederek beni susturdu.” (s. 104)

Evet, bu cümle iyi kötü çevrilmiş. Ama ne yazık ki onu izleyen şu kısa cümle çeviride yok:

“Listen!” he said.

“Dinle!” dedi.

***

Birinci Kitap XIV. Bölüm

“My brother went to church at the Foundling Hospital in the morning…”

“Kardeşim sabahleyin Foundling Hospital’daki kiliseye gitmişti…” (İthaki, Aralık 2017, s. 108)

Çevirmen “Foundling Hospital”ı bir yer adı ya da bir hastane adı sanmış olsa gerek. Tabii aklından geçeni okuyamayız. Oysa “Foundling Hospital” İngilizcede “Yetimhane” demek. Nitekim yazarın burada sözünü ettiği “Foundling Hospital” da 1739’da Londra’da açılan bir yetimhane.

***

Birinci Kitap XV. Bölüm

“… Or did they interpret our spurts of fire, the sudden stinging of our shells, our steady investment of their encampment, as we should the furious unanimity of onslaught in a disturbed hive of bees?”

“Ya da bizim son anda açtığımız top ateşlerini, kabuklarımızın bir anda ellerine batması, karargâhlarını sürekli olarak kuşatma altında tutmamızı, bizim içine daldığımız bir arı kovanında hissedeceğimiz türden toplu halde öfkeli bir hücum girişimi olarak mı görüyorlardı?” (İthaki, Aralık 2017, s. 120)

Evet, baştan sona kötü bir cümle, çakıllı bir Türkçe: “bizim içine daldığımız bir arı kovanında hissedeceğimiz” ya da “toplu halde öfkeli” gibi eksik güdük sözler! Yine de bunları bir an için unuttuk diyelim. Peki, “kabuklarımızın bir anda ellerine batması” da neyin nesi? Marslılarla savaşan insanlar birden kabuk mu bağlıyorlar? Elbette hayır. “Shell” İngilizcede “kabuk” anlamına gelir, ama “top mermisi” anlamına da gelir. Burada, Marslıları topa tutan insanların “kabukları” mı var da Marslıların “ellerine batıyor”? İnsan böyle bir cümle kurduktan sonra biraz kuşkulanır, merak eder ve yeniden düşünür!

Oysa Wells burada çok basit bir şey söylüyor. “Top mermilerinin onları [Marslıları]birden vurmasından ya da (arı kovanına çomak sokma benzetmesini göz önüne alırsak) sokmasından” söz ediyor.

***

Birinci Kitap XVI. Bölüm

“… a wounded soldier my brother noticed…”

“… kardeşimin tanıdığı yaralı bir asker…” (İthaki, Aralık 2017, s. 137)

Marslıların saldırısı karşısında dehşete kapılan insanlar Londra’dan panik içinde kaçıyorlar. O kalabalığın içinde anlatıcının erkek kardeşinin gözüne yaralı bir asker ilişiyor: “… kardeşimin o sırada fark ettiği yaralı bir asker…”

Burada, “dikkatini çeken”, “gözüne çarpan” ya da “gözüne ilişen” de diyebilirsiniz, ama “tanıdığı” diyemezsiniz, çünkü “notice” sözcüğünün böyle bir anlamı yok.

***

Birinci Kitap XVI. Bölüm

“… a bearded, eagle-faced man…”

“… bıyıklı, kartal bakışlı bir adam…” (İthaki, Aralık 2017, s. 139)

Efendim, adam “bıyıklı” değil, “sakallı”! Çevirmen adamcağızın sakalını tıraş etmiş!

Eh, ne diyeyim, aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık…

***

Birinci Kitap XVI. Bölüm

“… her sister-in-law…”

“… üvey kızkardeşi…” (İthaki, Aralık 2017, s. 141)

“Üvey kız kardeşi” de nereden çıktı? “Sister-in-law” için yerine ve duruma göre “görümce, elti, baldız” diyebilirsiniz, ama çevirmen “üvey kız kardeşi”ni neresinden uydurmuş, anlamak mümkün değil! Yazar “üvey kız kardeş” diyecek olsaydı “half-sister” derdi…

Aslında, kadınlardan birinin öbürünün “görümce”si olduğunu anlamak için âlim olmak gerekmiyor! Çünkü birkaç paragraf önce şöyle bir cümle var:

“He learned they were the wife and younger sister of a surgeon living at Stanmore…”

“Meğer kadınlar Stanmore’da oturan … bir cerrahın karısıyla kız kardeşiymişler.”

Kadına göre kocanın kız kardeşine Türkçede “görümce” diyoruz…

***

Birinci Kitap XVII. Bölüm

“Near Tillingham they suddenly came in sight of the sea, and the most amazing crowd of shipping of all sorts that it is possible to imagine.”

“Tillingham’ın biraz ilerisinde birdenbire denizle ve düşünülebilecek her türden deniz aracının yanı sıra insanı hayrete düşürecek bir kalabalıkla karşı karşıya gelmişlerdi.” (İthaki, Aralık 2017, s. 147)

Çevirmen, “crowd” sözcüğünü görünce bunu “insan kalabalığı” sanmış. Oysa burada Wells’in cümlesinden kolayca anlaşılabileceği gibi bir “gemi ve tekne kalabalığından!” söz ediliyor. İnsanlar denizi görüyorlar ve aklın hayalin almayacağı kadar envai çeşit gemi ve tekneyle karşılaşıyorlar.

Orhan Veli’nin o kısacık şiiri geliyor aklıma: “Gemliğe doğru / Denizi göreceksin; / Sakın şaşırma.” Onu şöyle mi söylesek: “Tillingham’a doğru / Denizi göreceksin; / Sakın şaşırma…”

***

İkinci Kitap I. Bölüm

“Contrasting vividly with this ruin was the neat dresser, stained in the fashion, pale green…”

“Modaya uygun olarak soluk mavi renkte boyanmış… düzenli mutfak dolabı…” (İthaki, Aralık 2017, s. 169)

Onca yanlış yetmiyormuş gibi işin içine bir de “renk körlüğü” girmiş! Yazar “soluk yeşil” diyor, çevirmen “soluk mavi” diye çeviriyor…

***

İkinci Kitap II. Bölüm

“… a vertical slit…”

“… yatay bir yarık…” (İthaki, Aralık 2017, s. 172)

Yazar “dikey bir yarık” diyor, çevirmen “yatay bir yarık” diyor! Ben ne desem bilemiyorum…

***

İkinci Kitap II. Bölüm

“In a group round the mouth were sixteen slender, almost whiplike tentacles, arranged in two bunches of eight each.”

“Ağzın çevresinde her birinde sekiz parça olan iki demet halinde dizilmiş toplam altı tane ince, kamçıya benzeyen dokungaçlar vardı.” (İthaki, Aralık 2017, s. 174)

Burada da bir hesap hatası (!) söz konusu. İki kere sekiz 16 eder!..

***

İkinci Kitap II. Bölüm

“… günümüzde çoktan tarihe karışmış bir gazetede, Pall Mall Budget’ta yayımlanmıştı…” (ithaki, Aralık 2017, s. 177)

Pall Mall Budget bir gazete değil, 1868-1920 yılları arasında Londra’da yayımlanan haftalık bir dergi! Daha doğrusu, akşam gazetesi Pall Mall Gazette’in hafta sonu eki.

***

İkinci Kitap VII. Bölüm

“… picking the best and storing us in cages and things.”

“… en iyi olanlarımızı seçmeye ve bizi kafeslerde ya da ona benzer şeylerde beslemeye başlayacaklar.” (İthaki, Aralık 2017, s. 213)

“Store” sözcüğü “doldurmak, saklamak, muhafaza etmek” diye çevrilebilir, ama “beslemek” diye çevirmek olanaksız. Doğrusu: “… en iyilerimizi seçerek o kafes gibi şeylere doldurmaya başlayacaklar.”

***

İkinci Kitap VII. Bölüm

“Cities, nations, civilisation, progress – it’s all over.”

“Şehirler, uluslar, gelişme, hepsi bitti.” (İthaki, Aralık 2017, s. 214)

Burada “civilisation”, yani koskoca “uygarlık” atlanmış. Az şey mi! Marslıların yok etmeye çalıştıkları “uygarlığı” çevirmen elini çabuk tutup onlardan önce ortadan kaldırmış!

***

İkinci Kitap VII. Bölüm

“Ana kanallar herkesi alabilecek kadar geniş ve havadar. Sonra demiryolu tünelleri ve metro da var.” (İthaki, Aralık 2017, s. 217)

Bu iki cümle arasında yer alan cümle atlanmış:

“Then there’s cellars, vaults, stores, from which bolting passages may be made to the drains.”

Türkçesi:

“Kaldı ki, kilerler, mahzenler ve depolar da var, oralardan kanallara bağlanan geçitler açılabilir.”

***

İkinci Kitap VIII. Bölüm

“The dome of St. Paul’s…”

“St. Paul kilisesinin kubbesi…” (İthaki, Aralık 2017, s. 235)

Burada, Londra’daki St. Paul Katedrali’nin görkemli kubbesinden söz ediliyor. Çevirmen, ya St. Paul Katedrali’nden habersiz ya da “katedral” ile “kilise” arasındaki farktan. “Kilise” diyor!

***

Kimi bilirbilmezlerin yazdığı gibi 1984 yılında değil, 2010 yılında çevirdiğim 1984’ün önsözünde, Can Yayınları’nda o güne kadar süregelen eski çeviriye değinerek, kitabı onca yıl sonra yeniden çevirmemin nedenlerini açıklamaya çalışmıştım.

O açıklamada, kimi çevirilerin zamanla eskidiğinden, pek çok çevirinin zamana dayanamadığından söz etmiştim.

Gel gör ki, İthaki’nin önce 2013’te, sonra yalnızca adını düzelterek ama hiç gözden geçirmeden 2017’de yayımladığı Dünyalar Savaşı çevirisi başından sonuna dek burada pek azına değindiğim o kadar çok çeviri yanlışı ve Türkçe bozukluğuyla dolu ki eskimesi için üstünden uzun zaman geçmesi gerekmemiş, yedi yıl gibi kısa bir sürede örümcek bağlamış…                     

                                   

 

 

 

 

1 yorum

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal