Witold Gombrowicz evreni

Witold Gombrowicz evreni

Yazdığı hemen her metinde, kendini bulma uğraşının izlerine rastladığımız, vakti zamanında hem komünistlerce hem de Nazilerce kara listeye alınan ve ölümünden otuz yıl sonra 1989’da sansürden kurtulan Witold Gombrowicz; memleketi Polonya’dan Arjantin’e, Almanya’dan Fransa’ya uzanan hayat öyküsüne romanlar, günlükler, eleştiriler ve sürgünler sığdırdı.

Gombrowicz, insanın varlığını, yalnızca seçimlerinin belirlemediğine, çevresinin ve ailesinin de bunda etkili olduğuna dair görüşünü eserleri ve günlüklerine de yansıtmıştı. Bununla birlikte, kendi hayatında da önemli bir sorun olan ve metinlerine yön veren uyumsuzluk ile sıra dışılık, yazarın gerek kavgalarının gerek absürtlük kokan trajikomik anlarının taşıyıcısıydı. Romanlarında ve günlüklerinde, varoluşçu ve psikolojik öğeleri öne çıkaran Gombrowicz; özgürlüğü, cinselliği ve ruhsal sorunları metinlerinin lokomotifi hâline getirmişti.

Eserleri dikkatle incelendiğinde, yazarın otobiyografik unsurlarla kurmacayı tam tadında birleştirdiğini görülüyor. Örneğin “Trans-Atlantik”te (Çeviren: Neşe Taluy Yüce, Everest Yayınları, 2017), göçmenlik ve yersiz-yurtsuzluk temasını, Arjantin’e göç süreciyle beraber işleyen Gombrowicz, başkarakterin ağzından tarihle, devletle ve politikacıların hoşgörüsüz tavırlarıyla; hayalleri örseleyen öfkeyle, savaş savunuculuğuyla, milliyetçilikle, cinsiyetçilikle ve popülist söylemle hesaplaşmaya girişmişti.

“Pornografi”de (Çeviren: Osman Fırat Baş, Everest Yayınları, 2018), Nazilerin işgal ettiği Romanya’da bir kır evinde hapsolan bir grup insan üzerinden tekinsizliği ve cinselliği işleyip ölüm, korku ve yozlaşma gibi ara yollara saparak gerçeklik ve fantezi arasında gidip gelen bireyleri karşımıza çıkarmıştı.

Fonda Arjantin’in olduğu “Bakakaï”da (Çeviren: Ece Korkut, Everest Yayınları, 2020), zenginlerin paraları ve itibarlarını yitirince ne kadar çirkinleşebileceğini anlatan Gombrowicz, hem maddi hem de manevi anlamda fakirleşenlerle birlikte okuru da sokağa atmıştı.

Gombrowicz’i dünya çapında üne kavuşturan ve bir ‘edebiyat meselesi’ hâline getiren “Ferdydurke” (Çeviren: Osman Fırat Baş, Jaguar Kitap, 2017), çocuk muamelesi gören bir adamın gittikçe çocuklaşması üzerine kuruluydu: Yazar, çocukluk-yetişkinlik gerilimini işlerken toyluğu gizlemek için takılan maskeleri, insanın yüzdüğü bulanık suları, kişinin yaşamının yönünü kendisinin çizdiğine dair yanılgıyı, göründüğü gibi olamama ve olduğu gibi görünememe problemini, varoluşçu bir güzergâhta romanlaştırmıştı.

Günlüklerdeki mülteci

Gombrowicz’i romanlarına ve öykülerine bakarak anlamak ya da en azından ona dair fikir edinmek mümkün belki ama (“Günlük 1953-1958” ve “Günlük “1959-1969” olarak iki cilt hâlinde Türkçeye çevrilen) “Günlük”, bu bağlamda çok daha fazla bilgi veriyor.

“Günlük 1953-1958” (Çeviren: Neşe Taluy Yüce, YKY, 2015), Rita Gombrowicz’in ifadesiyle yazarın ‘hem en kişisel hem de en evrensel çalışması.’ Witold Gombrowicz’in Arjantin’de bir göçmen olarak yaşadığı dönemde içine düştüğü buhran, yabancılık çektiği bir ülkede kendisini anlatma çabası, memleketinde uğradığı sansür bağlamında edebiyat-ahlak ilişkisini düşünmesi, yarı cahillere duyduğu öfke, yalınlık-karmaşıklık ilintisine dair kalem oynatışı, Polonya’yla hesaplaşması, komünistlere, entelektüellere ve politikacılara ilişkin eleştirileri, sahtecileri ve yalancıları affedememesi, ilk ciltte öne çıkan belli başlı konulardı.

“Günlük 1959-1969”da (Çeviren: Neşe Taluy Yüce, YKY, 2017), bir önceki ciltte bıraktığı noktadan devam eden Gombrowicz, günlüğü kaleme aldığı dönem ile geçmiş arasında bağlantı kurarken sanat eleştirilerine, felsefi yorumlara ve gündelik hayatın sıkıntılarına yoğunlaşıyordu. Dahası, kendisinin yargıcı ve yorumcusuna dönüşerek benliğini kurma aşamasında yeni bir faza geçtiğini gösteriyordu. ‘Gombrowicz olmak için mücadele ettim’ cümlesi, günlüklerinin özünü yansıtırken yazar, her satırda dünyaya seslenmişti.

Türkçeye ilk kez çevrilen “Kronos” ise Gombrowicz’in romanlarının ve öykülerinin nüvelerini taşıyıp günlüklerini anlamlandıracak kapılar açmakla kalmıyor, aynı zamanda onlardan biraz daha farklı bir çizgiye oturuyor.

Lehçede 2013’te, yani yazarın ölümünden kırk dört yıl sonra yayımlanabilen “Kronos”, İkinci Dünya Savaşı arifesinde Arjantin’e göçen Gombrowicz’in olgunluk döneminden ölümünün hemen öncesine kadarki yaşamının kâğıda dökülmüş hâli.

Kaygılar ve notlar

Gombrowicz, “Günlük”tekine benzer biçimde “Kronos”ta da aklından geçenleri olduğu gibi kaleme alırken kısa, net ve çoğunlukla soğuk ifadelerle yaşamının akışını kaydediyor.

1922’de Polonya’da başlayan “Kronos”, yazarın öğrencilik zamanlarını, gireceği ve girip çıktığı sınavları not ettiği bir ajanda havası taşıyor başlangıçta. Fonda yazarlığa doğru yürüyüşüne ve buna dair kararlılığına, Paris seyahatinin bazen tek bazen iki kelimelik anlatımlarına rastlıyoruz.

Belli anlarda cinsellikle ilgili yoğun anlatımlarıyla yüzleştiğimiz Gombrowicz, “Ferdydurke”yi yazmaya başladığı günlerde, savaş korkusunun ruhunu sıkıştırdığını hissediyor ve daha huzurlu bir yaşamı özlüyor.

1930’ların ilk yarısında Polonyalı entelektüellerin müdavimi olduğu Varşova’nın kimi kafelerinde metinler kaleme alıp günlük yaşamı gözlemleyen Gombrowicz, İkinci Dünya Savaşı’nın uğultusunu işitirken kültür-sanat çevrelerinde ya da eş-dost ziyaretlerinde karşılaştığı kadınlarla ve erkeklerle ilgili hayli açık ifadeler kullanıyor, kaygılı ruh hâlini kaydediyor.

Yazar, 1930’ların ikinci yarısından itibaren Avrupa’da sertleşen savaş rüzgârlarını

‘korkuyorum, saklanıyorum, gerginlik had safhada’ ifadeleriyle not ediyor. İtalya dönüşünde, Viyana’dan geçerken çığlıklar atan, ellerinde meşaleler bulunan ve ‘Heil Hitler!’ sloganları atan gençleri görüp ürperiyor.

Gombrowicz’in, önemli yıldönümleri konusundaki sayısal takıntıları “Kronos”ta belirgin biçimde karşımızda. Kitabı yayına hazırlayanların ve Rita Gombrowicz’in titiz notları, rakamları ve tarihleri anlaşılır kılarken şehir, kasaba ve mekân isimleri de dipnotlarla âdeta karanlıktan çekip çıkarılıyor. Bu rakamların ve tarihlerin arasına, zehirli kaygılarını ve demokrasi kırıntılarında bulduğu tesellileri sıkıştırıyor yazar.

Uzun bir kışa doğru

1939’da başlayan Arjantin macerasına dair satırlarında, Avrupa’daki savaşa ve Polonya’nın işgaline uzaktan endişeyle bakan Gombrowicz’in, Buenos Aires mahallelerini tanımaya çalıştığını görüyoruz. Yeni hayatına alışmaya uğraşıyor yazar: “Burada nasıl hayatta kalacağımı soruyorum kendime ve rahiplerden (!?) yardım isteme fikri aklıma geliyor bazen. Gazetelere komik öyküler yazmaya çalışıyorum…”

Savaş baskısının yarattığı bungunluğu üzerinden atmaya çabalayan ve  yoksulluğuna rağmen sakin bir yaşam süren Gombrowicz için yeni bir başlangıç sayılan Arjantin’de zaman zaman görüntü bulanıklaşıyor. Hastalıklarla ve bıkkınlıkla sekteye uğrayan bu dönemde Gombrowicz, kendisini ‘gölge sınırında’ hissetse de düşünmeyi ve yazmayı sürdürüyor; “Ferdydurke”nin İspanyolcaya çevrilmesiyle Arjantin’de ismini duyuruyor, “Trans-Atlantik”in ilk satırlarını kaleme alıyor, sürgündeki Polonyalıların en önemli yayın organı “Kultura” dergisinin 1947’de ilk sayısının yayımlanmasında önemli bir rol oynuyor.

1950’lerde yeni bir dünyanın kuruluşu “Kronos”taki cümlelere yansırken can sıkıntısından mustarip bir portre çizen Gombrowicz, başta Cioran olmak üzere bazı yazarlarla polemiklere giriyor, tembelliğe tutuluyor ve bekleyişin girdabına kapılıyor.

Erotizmin suyunu çektiği, ruhsal açıdan yorucu, yazınsal üretimlerinin yavaşladığı, ölümü daha çok düşündüğü ve başladığı işleri bitiremediği 1950’lerin ikinci yarısında Gombrowicz, daha az insanla görüşüyor ve özgürlüğünün kısıtlandığını hissederken sürükleniş, can sıkıntısı ve hâlsizlik yüzünden uzun bir kışa girdiğini düşünüyor.

Kronos’un hikâyesi

Polonya’dan başlayıp Arjantin’e ve bazı başla Latin Amerika ülkelerine uzanan, oradan da 1963’te Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde düştüğü notlarla devam eden ve sağlık sorunlarının anlatımıyla sona eren “Kronos”ta Gombrowicz, Jerzy Jarzebski’nin ifadesiyle duygusallıktan uzak ve her şeye eşit mesafede duran bir dil kullanıyor. ‘Annesi ya da kız kardeşinin ölümüne ilişkin bilgiye, arkadaş toplantıları, erotik maceralar veya finans piyasası bilgileriyle eşit derecede yer veren’ Gombrowicz’in duygusuz olmadığını, ‘dikkatini gerçeklere ve davranışlarına odaklanmasını sağlayan bilinçli bir adım attığını’ belirtiyor Jarzebski.

Witold Gombrowicz, “Kronos” için Rita Gombrowicz’e ‘mahrem günlüğüm’ ve ‘yangında kurtarılması gereken elyazmaları’ diyor. “Kronos”u bir bütün hâlinde yayımlama konusunda kararsız kalan Rita Gombrowicz, kendisi için hayli ‘çıplak’ olduğunu söylediği metni, Witold Gombrowicz’in arkadaşlarına danışıp satırlarla arasına mesafe koyduktan sonra eksiksiz biçimde okura sunmaya karar veriyor. Ardından “Günlük” ile “Kronos” arasındaki ince ayrımı açıklıyor: “Kronos, varoluşunun çerçevesi için inatçı bir arayıştır. Gombrowicz, geçmişini keşfetmek için yapabildiği kadar belleğine uzanmıştı. Günlük’ü yazma sırasında yardımcı olması için kendi hakkında bilgi arıyordu. Kendisine böyle davranması beni çok etkilemişti. Tıpkı yaşamda olduğu gibi: Mesafe ve tarafsızlıkla. Orada, kendini gerçeklerle, yalnızca gerçeklerle sınırlama arzusunu ve disiplinini bulmuştum. Hiç süslemeden sadece gerçeğe yakın olmak istemişti. Kendini disipline etti, kontrol altına aldı. Ne kendisi ne de başkası hakkında yalan söyledi. Dürüsttü. Geçmişi aynen bana anlattığı ve onun hakkında kitap hazırlarken bulduklarım gibiydi. Ancak Kronos, Gombrowicz’in hayatında bazı kişilerin oynadığı rol hakkında tam olarak fikir vermeyen ve sadece kişisel referans noktaları içeren bir derleme olarak kabul edilmelidir. Kronos, eserlerinde varoluş derecesinde önemli olan cinselliğinin muğlaklığını da ortadan kaldırmıştı.”

Rita Gombrowicz’in de dediği gibi “Günlük” ama daha çok “Kronos”, Witold Gombrowicz’in zaafları ve tutkularıyla örülü gücünü ve insanlığını ortaya koyan; mahrem yanlarını, bazen üstü kapalı biçimde bazen açık seçik olarak okura sunduğu, yazarlığını ve kişiliğini yansıttığı bir metin.

“Kronos”; parçalardan bütüne erişmeyi, bütünden yola çıkarak parçaları yorumlamayı olanaklı kılan, bu bağlamda yazarı tanımamızı ve daha çok merak etmemizi sağlarken “Günlük”ü tamamlayan kronolojik bir kitap.

“Kronos”, Witold Gombrowicz, Çeviren: Neşe Taluy Yüce, Yapı Kredi Yayınları, 280 s.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal