Üçüncü Bölüm: Ekonomik yapı

Üçüncü Bölüm: Ekonomik yapı

Türkiye sineması 1996 yılında vizyona giren “Eşkıya” filminin 2.5 milyon kişi tarafından izlenmesinden bu yana yeniden endüstrileşme dönemine girdi. Gişe istatistiklerinin uluslararası standartlara göre tutulmaya başlandığı 1989 yılından bu yana Türkiye’de filmlerin gişe başarıları konuşulur oldu. 2000 yılından itibaren ise “Eşkıya” ile fitili ateşlenen Türkiye sineması hem yeni rekorlara koştu, hem toplam başarısını artırdı, hem de uluslararası arenada adından söz ettirir oldu. Sinema Genel Müdürlüğü 2000 sonrası değişimi şu şekilde yorumluyor:

“İzleyici profili değişmiş, sinemacıların anlatımlarında belirgin değişiklikler gözlemlenmeye başlamıştır. Türk filmlerinin teknik düzeyi dünya standartlarını yakalamış, sinemaya sinema okullarından yetişmiş eğitimli gençler hâkim olmaya başlamıştır. Türk filmlerinin bütçeleri milyon dolarlık, seyirci sayıları da milyon kişilik rakamlara ulaşmaya başlamıştır. 2005 yılında 30 milyona yaklaşan Türkiye geneli yıllık bilet satışı, 2013 yılında 50 milyon sınırını aşmıştır.”[1]

Ayrıca Avrupa Görsel-İşitsel Gözlemevi tarafından 2014 yılı Ekim ayında yayımlanan rapora göre “2000’li yıllarla birlikte Türk sinema sektörü gösterdiği etkileyici büyüme trendiyle Avrupa’daki en hızlı gelişen ikinci ve en büyük yedinci pazar haline gelmiştir. Bu haliyle Türkiye’nin önünde sadece beş büyük AB ülkesi ve Rusya Federasyonu yer almaktadır.”[2]

Peki bu büyüme içinde sinema destekleri nerede durmaktadır? Sinema Genel Müdürlüğü sinema desteklerine bu açıdan bir önem atfediyor:

 “2004 yılında, 5224 sayılı ‘Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi  Ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun’ çıkarılmış, bu yasa Türk sineması için bir dönüm noktası olmuştur. Bu yasa ile uluslararası değerlendirme ve sınıflandırma sistemine geçilmiştir. Film üretiminde ve yerli film seyirci sayılarında artış yaşanmış, bu artış tüm yapımcıların ilgisini çekerek bir ivme yakalanmıştır. 2013 yılında sadece vizyon gelirleri 505.260.068 TL’lik büyüklüğe ulaşmış, sektörün toplam büyüklüğü 2 milyar TL’yi aşmıştır.”

Sinema desteklerinin ana akıma dahil olmayan yapımların gerçekleştirilmesinde, genç yönetmenlerin sektöre kazandırılmasında, uluslararası başarılarda katkısı tartışılmaz. Ancak Türkiye yapımı filmlerin hasılat başarısı ile sinema destekleri arasında kolayca paralellik kurabilir miyiz?

Yine Avrupa Görsel-İşitsel Gözlemevi raporuna bakalım: Rapora göre Türkiye’de box office piyasasında ana akım filmler aslan payını alıyor. Rapor, 321 filmin vizyona girdiği 2013 yılında sadece 13 filmin bir milyon bilet başarısına ulaştığını, 13 filmden 10 tanesinin Türkiye yapımı olduğunu ve onların da toplam gişe gelirinin yüzde 47’sine sahip olduğunu gösteriyor.

Yerli ana akım filmlerin gişe başarıları ile sinema destekleri arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışalım: Gişe başarısı sağlayan yerli filmlerin birçoğunun bakanlık desteği almadığını, özel sermaye yatırımlarıyla gerçekleştirildiğini görüyoruz. Dolayısıyla yerli filmlere yönelik artan ve gişe başarısı olarak yansıyan ilgi, bakanlık desteklerinden bağımsız bir şekilde ilerlemektedir. Gözlemevi Raporu, yerli filmlerin gişe yapmasını, AVM sineması gibi kompleks sinemaların artması ve sinemaya ulaşımın kolaylaşmasına, televizyon ünlülerinin sinema filmlerinde boy göstererek ilgi çekmesi gibi nedenlere bağlıyor.

Peki destek alan filmlerin gişede başarılı olmamasının sebepleri nelerdir? Hep dile getirildiği gibi bu filmlerin sıkıcı olması, halkın bu tarz filmlere ilgi göstermemesi mi? Yeterli dağıtıma ulaşamamak mı? Yoksa en temelde destek mekanizmasındaki işlevsel bozukluklar mı? Şu anki destek mekanizmasının ekonomik açıdan sorunlu yanları nelerdir? Yapımcılar ve yönetmenler ne tür ekonomik sıkıntılar yaşamaktalar?

Bu sorulara yanıt bulmak için, yıllar boyunca reklam sektöründe çalıştıktan sonra sinemanın yapımcılık tarafına geçen ve endüstrinin ekonomik yönünü, mevzuatları, yasaları çok iyi bilen Serkan Çakarer’le görüştük.

sinema78

Sanat, konumuz itibarıyla sinema, neden devlet desteğine ihtiyaç duyuyor?

Burada bir düzeltme yapmak istiyorum, sinemadaki destek ile diğer sanat alanlarındaki arasında kategorik olarak çok ciddi bir farklılık var. Sinemaya yapılan şu anki destek, devlet bütçesinden yapılan destek değil, sinema biletlerinden kesilen rüsum vergilerinden aktarılan bir para. Devletin burada fonksiyonu sinemayı desteklemek değil, sinemadan elde edilen rüsumun yeniden dağıtılmasını belirlemek. Genelde hangi tip filmler destekleniyor? Türkiye’yi uluslararası alanda tanıtma potansiyeli olan, normalde üretilmesi piyasa şartlarında çok kolay olmayan filmlerin yapılması ya da yeni yeteneklerin keşfedilmesi, endüstriye kazandırılması gibi piyasa ekonomisinin izin vermeyeceği alanlar. Sinemanın sosyal, kültürel bir anlamı da var. Kamu faydası da var bunun içerisinde. Dolayısıyla iki kategorik nokta var. Sinema kendi ürettiği gelir üzerinden nemalanıyor. Milletin vergileri deniyor ama bu sinemaya gidenlerden toplanan paylar, onlar yine sinemaya yatırılıyor. Değişik ortak yatırımlar yapılabilmesi, uluslararası işbirliğine açık olunabilmesi, yeni yeteneklerin keşfedilmesi önemli şeyler. Devlet demeyeyim ama endüstrinin bu tarz mekanizmaları olmasa bu filmler üretilemez.

Şöyle bir sorum vardı. ‘Bu destekler ekonomik bir teşvik mi, yoksa sanata yapılan bir katkı mı?’ Sorum dediklerinize göre farklı bir boyut kazandı. Ekonomik anlamda nasıl değerlendirirsiniz?

Ekonomik anlamda değerlendirilmesi şöyle olur: Burası bir istihdam alanı birinci anlamda. Çalışanlar maaş alıyor, sosyal güvenlik bedelleri yatırılıyor. Bir ekonomik aktivite yaratılıyor. Mesela Antalya’da çekilen her film 1 liralık destek karşılığında 1.5 liralık oranda masraf yapmasını istersiniz. 200 bin liralık destek verirsiniz, Antalya’da 300 bin liralık harcama yapmasını istersiniz. Avrupa’da bu tarz fonlar çok var. Birtakım harcamalar üzerinden iadeler yaparsınız. Sinemanın yarattığı istihdamı artırmak için birtakım para iadeleri yaparsınız. Kaldı ki Kültür Bakanlığı’nın verdiği paranın tamamıyla yapılmıyor o filmler. Birtakım uluslararası fonlar, başka taraflardan da para alıyorsunuz. Kabaca Kültür Bakanlığı 10 lira veriyorsa, aslında 20 liralık bir harcama etkisine sahip. Filmin yarısını bakanlık finanse eder, yarısını da başka kaynaklardan bulmalı diye bir şart da var zaten. Ama sinemaya şöyle bakmak lazım. 70 milyonluk nüfusu olan bir ülkede 15 Milyon TL destek ile ekonomik etki yaratamazsınız. Bu nedenle ekonomik etkiyi artırmak istiyorsanız eğer, yaptığınız teşvikleri artırmalısınız.

Dünyadaki bu hibe, destek modellerinden Türkiye’ye uygun neler var?

Zor bir soru, çünkü aslında her ülkenin kendine göre realiteleri var. Bölgesel fon sistemi mesela bölgesel kalkınma için önemli ama bizde pek uygulanabilecek bir şey mi düşünmek lazım. Yerel otoriteler ile mülki amir arasında nasıl denge kurulur bilmiyorum. Bizde hep Fransa’da şöyle, böyle denir ama bize uygun bir model değil. Fransa’da harcanan paranın bizde harcanması mümkün değil. CNC’nin[3] yıllık bütçesi 1.5 milyar Euro. Çünkü orada sinemanın başka anlamları da var. Şunu sormalıyız: Biz ne olabiliriz? İdealde ne olabiliriz? Bu nasıl ortaya çıkar? Sinemaya giden seyirci sayısına bakarsınız. Üretilen film sayısına bakarsınız. Pazarları karşılaştırırsınız. Bir Polonya olabiliriz mesela. Neden Polonya olamıyoruz? Çok fark var arada ama potansiyel olarak baktığımız zaman burası daha büyük bir market, popülasyon daha yüksek. Ama bir Polonya kadar değiliz.

Biz aslında mantalite olarak Amerikan, İngiliz yani daha Anglosakson modele yakın duruyoruz. Devlet desteği çok yok, bu alan özel teşebbüse bırakmış gibi duruyor. Ama orada da çok ciddi vergi ödeyen kuruluşlar var, vergi vermek üzerine bir sistem var. Bir şirket ya da kurum vergi vermek yerine sinemaya yatırım yapabiliyor, ortak olabiliyor. Onun kârını realize edip vergiden muaf oluyor. Equity yatırımı deniyor bu yatırımlara, yani özel sermaye yatırımı. Türkiye’de vergi tüketilen ürün üzerinden alındığı için bu şekilde işleyebilecek bir vergi sistemimiz yok. Devlet bugün hazine bonosuna yüzde 20 faiz verirken siz nasıl bir getiri öngöreceksiniz ki adam sinemaya yatırım yapsın? Ayrıca piyasanın her alanında tekelleşme eğilimi var. Anglosakson modelinin çalışması için devletin piyasadaki bu tip eğilimleri devamlı kontrol ettiğini ve rekabet koşullarını düzenlediğini görüyoruz. Dolayısıyla Anglosakson modeli de bu halimizle bize uyacak bir şey değil.

Ben gene de Avrupa sistemine benzer modeller olsun isterim. Belediyelerin, yerel unsurların, vakıfların, sanayi, ticaret odalarının desteklemesi üzerinden modeller geliştirebiliriz. Ama bunun ne hızla ve nasıl gerçekleştirileceği çok belli değil.

Şu anki Türkiye’deki modelin eksikliklerini nasıl sıralarsınız? Bu model nasıl düzeltilir?

Şimdiki sistemin iki temel problemi var. Bir tanesi destek mekanizmasının yapımcı üzerine kurulu olmaması. Birtakım insanlar gidiyor, başvuruyor, para alıyor, film çekiyor ya da çekemiyor. Ama yapımcı şirketlerin kurumsal yapılarının geliştirilmesi üzerinden çalışmak gerek, bütün dünyada, Avrupa’da olduğu gibi. Birinci problem temel olarak bu.

Bunu biraz daha açar mısınız? Yapımcı üzerinden giden bir sistem nasıl olur? Buradaki sorun nedir?

Bir yapımcı bir filmini yapıp, teslim edip raporlamadan ve filmini vizyona sokmadan yeni filmle başvuramıyor. Yani aynı anda üç projede birden çalışamıyor. Her üç projede de başvurduğunu düşünelim. Türkiye’deki sistemde biz ortak yapımlar yapan yapımcılarız, Türkiye, Fransa, Almanya ortak yapım ya da Eurimages desteği diyelim. Ama oradaki fon bizden kefil istemiyor. Evini ipotek ettir demiyor. Yapımcının “track record”una bakılıyor. Kim bu adam, daha önce neler yapmış? Bir nevi kefalet bazlı bir kredi var. Aynı bankalardaki gibi kişinin kefaletine bakılır. Türkiye’de ise şu oluyor, ben sana para veriyorum, bana kefil bul, garantör bul, ya da evini ipotek ettir. Maddi bir teminat istiyor. Bunun sebebi de şu, Türkiye’deki Kıymetli Evrak Hukuku’na göre, daha doğrusu Amme Alacakları Sistemi’ne göre film değerli bir ürün, teminat ürünü sayılmıyor. Dünyada yapılan şu, ben zaten film yapıyorum, üretilen şey senin. Ama devlet üretilen filmi teminat kabul etmiyor. O zaman maddi bir teminat bulmak gerekiyor. Ama ben aynı anda üç film yapsam üç film için beş yüzer binlik destek alsam, 2 milyonluk teminat bulmam mümkün değil. Kimi bulacağım ki? Annenizi, babanızı bir yere kefil yaptınız… Evin barkın olsa onu ipotek ettirirsiniz ama 50 tane evim yok, bir tane evimi ipotek ettirebilirim. Saçma sapan bir durum var. Sorun böyle bir mekanizmada şekilleniyor.

İkinci problem: Türkiye’de ciddi bir ticari ölçekli sinema var. Komedi, korku gibi tür filmleri… Bunlar da bence desteklenmeyi hak ediyor. Ama buradaki hata şu. Bu filmler de aynı fon üzerinden desteklenmeli gibi tartışılıyor. ‘Recep İvedik’ de desteklenebilir ama cebine para koymak suretiyle değil. Gişe filmi yapan insanların daha çok film yapmaları için otomatik destekler yapılabilir. Giden her bilet üzerinden elde edilen rüsumun bir kısmı bir sonraki filmde kullanılmak üzere verilebilir. Böyle modeller de olmadığı için ticari film mi desteklensin, bağımsız filmler mi desteklensin, uluslararası ortak yapımlar mı, dağıtım mı desteklensin diye kafa karışıklığı var. İki tane ayrı akarsu olduğu görülmeli. Birinin değeri başka, diğerinin başka. Bir taraf sinema salonlarının ayakta tutulması, insanların sinemayla bağının kurulmasıyla ilgili. Diğer taraf normalde yapılamayacak uluslararası yapımlarla, festivallerle, genç yeteneklerin önünün açılmasıyla ilgili. 

Devamlı sansür duyumu alıyoruz. Bakanlığın aile filmlerine destek vereceğiz açıklamaları da var. Sizce böyle bir sansür mekanizması var mı? Burada bağımsızlık nasıl sağlanabilir?

Ben sonuçta yapımcıyım. Yapımcı perspektifinden bakıyorum. Otosansür meselesini yönetmenlerle konuşmalısınız. Ben şöyle görüyorum. Otosansür bence her yerde var. Medyada da var. Sinemanın ben Türkiye’de her zaman devlet tarafından denetim altında tutulmak istendiğini düşünüyorum. Burası özgür, sanatsal bir ifade alanıdır denmiyor. Buna zaten insanlar güler. Normal politik alanda ifade özgürlüğünün ne kadar olduğu tartışılırken, sinemada neden farklı olsun? Fakat devlet hiçbir şekilde sansürcü etiketiyle yaftalanmak istemiyor. Ama maddelerde öyle şeyler var ki açıkça sansür. Sorsanız, ne alakası var denir. Ama maddelerde öyle şeyler var ki o filmi sokamazsınız. Benim tasvip etmediğim film ticari gösterime giremez diyor. Ama bir yandan da denetleme dürtüsünün olduğunu düşünüyor değil, görüyorum.

Seçici kurul nasıl oluşuyor? Oradaki seçimlerin objektifliği konusunda ne dersiniz? Paranın adil dağıtımı her zaman sorunlu bir kavramdır ama ne kadar adil dağıtılıyor?

Komisyondaki üyeleri meslek birlikleri gönderiyor. Meslek birliklerinin çok doğru isimleri gönderdiğini söyleyemem, bunun sebebini bilmiyorum.

Siz SE-YAP olarak nasıl gönderiyorsunuz?

SE-YAP’ın daha farklı bir yapısı var, burada piyasada aktif bir yapımcı grubu var. Biz Yamaç Okur, Zeynep Özbatur gibi aktif film yapan kişileri gönderebiliyoruz. Son filmini 20 sene önce yapmış, artık piyasada olmayan birini göndermiyoruz. Dediğim gibi herkesin önceliği farklı. Meslek birliklerinin biraz olaya sahip çıkması lazım. Komisyonun oluşturulma şekli benim için soru işareti. Kimseyi zan altında bırakmak istemiyorum, ancak komisyondaki kişilerin bir kısmının mesleki yeterlilikleri, mesleki meşruluğu yeterli değil, bu açık.

Para nasıl dağıtılıyor derseniz. Kriterler muğlak olduğu için para dağıtma sorunu da var. Bana göre güzel olan bir projeye başkası hayır diyebilir. Bizde şöyle mantık var, senaryoyu beğendim destekleyelim. Ama böyle desteklenmez ki, projenin tamamına bakmak lazım. Yapımcısı kim, bu adam bu filmi yapabilir mi, daha önce neler yapmış? Bir proje değerlendirmesi yapmak lazım. Komisyondaki insanların ne kadarı filmin bütçesini, finans planını analiz edecek bilgiye, yeterliliğe sahip? Bu da işin başka tarafı.

Bence sistem şöyle çalışıyor: Türkiye’de torpil varsa bir alanda ve akıllı bir şekilde işleyecekse, normalde 20 kişi alınacaksa 22 kişi alınır, son iki kişi de torpillidir. Sistemin yürümesi için yeteri kadar adam alınır, gerisi de torpillidir. Yirmi kişi içinden torpilli alınmaz. Türkiye’de biraz böyle bir durum var. Çok fazla filme destek veriliyor, anlamsız şekilde. Bu nedenle destek miktarı az oluyor. Niceliğe de önem verildiği için proje başına destek miktarı azalıyor. Hiçbir şey değilse böyle bir zararı var. 10 yerine 20 filme destek verirseniz, kaliteli 10 filmin desteği düşer, alması gerekenin yarısı kadar alır. Ve böyle kötü filmlere de destek verilmesi tartışma yaratıyor.

Adil dağıtılıp dağıtılmadığı sorusunun ben lüks bir soru olduğunu düşünüyorum. Komisyon, kendi alanında daha bilgili, deneyimli kişilerden kurulmalı. Burada da şöyle bir sorun var, aktif olan bir kişi nasıl zaman ayırsın da projeleri değerlendirsin? Komisyondaki kişiler 1 yıl boyunca Kültür Bakanlığı’ndan maaş alıp işlerini komisyon için bırakan kişiler değiller. Bir de mesela, bugün bir yerde viyadük yapılacak deseniz en fazla 5 tane firma başvurur, çünkü muhtemelen yeterlilik kriterleri vardır. Ama sinemada böyle bir sistem yok, herkes başvurabilir. Para çıktıktan sonra nitelik belgesini alıyorsun, filmini yapıyorsun. O nedenle belgeselde, kısa filmde yüzlerce başvuru yapılıyor. Uzun metrajda 70-80 başvuru yapılıyor.


[1]http://sinema.gov.tr/ana/sayfa.asp?id=117

[2]Raporun Türkçe özetine ve İngilizce tamamına ulaşabilirsiniz: http://www.se-yap.org.tr/2015/01/06/turk-sinemasi-endustri-raporu-ozeti/

[3]http://www.cnc.fr/web/en

yazi7

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal