Üç Marina Abramović ve bir performans

Üç Marina Abramović ve bir performans

Berlin Freie Üniversitesi, Tiyatro Çalışmaları Bölümü hocalarından Erika Fischer-Lichte, ‘kişiyi aynı anda hem özne hem de nesne kılan, estetiği politik kimliğe büründüren eylem’ diye tanımladığı performans sanatında, denek hâline gelen ve aynı zamanda aktöre dönüşen seyircinin, ritüel ile gösteri arasında sıkışıp kaldığını söylemişti.

Lichte’ye göre izleyenler, ‘radikal’ performanslarda birer dikizciye evrilip şaşırıyor, şoke oluyor ve ardından vereceği tepkiyi kendisi bile kestiremiyor. Bu anlarda sanatçı ise sahneleme aşamasından olay yaratma evresine geçiyor.

Martin Vuttke, söz konusu politik kimliği, seyircinin aktörleşmesini ve yaratılan provokasyonu tarif ederken ‘Ben bir halk virüsüyüm ve sizler de kendiliğinden oluşan birer stresli heykelsiniz’ demişti.

Lichte, Vuttke’nin sözünün, performans sanatçısının (veya icracının) harekete geçip seyircinin bedenine bulaşmasıyla ete kemiğe büründüğünü hatırlatıyor. Buna ‘vücuda getirme’ derken yeni anlamlar oluşturan sanatçının, eylemini yaşamın tam ortasına fırlattığını ve böylece herkese ait hâle getirdiğini anımsatıyor.

Lichte sanki Marina Abramović’i anlatmış. Kendisini, sanatı hayat kılmaya çalışan bir öğrenci olarak gören Abramović, elli yıllık tecrübesiyle birlikte yaşamının önemli kavşaklarını aktardığı “Duvarlardan Geçmek”te, hem Lichte’nin görüşlerinin kanlı canlı örneği olarak karşımızda duruyor hem de geçmişiyle bugününü buluşturan bir performans sergiliyor.

Kavgalar, rüyalar ve resim

Performans sanatını merak edenler ve onunla ilgilenenler, Nazilere karşı savaşmış bir anne-babanın çocuğu olarak Tito dönemi Yugoslavyası’nda doğan Abramović’i biliyordu elbette. Ancak onun dünya çapında tanınmasını sağlayan, 2010’da ‘Sanatçı Burada’ performansında, on iki yıllık mazisi bulunan eski sevgilisi Ulay karşısına oturunca kameralar ve izleyiciler önünde ikilinin döktüğü gözyaşlarıydı.

Sanatçı Burada performansı, Ulay’la yeniden buluşma, New York, 2010

Çocukluğundan itibaren resme ve sanata sarılan Abramović’in mesleğinin doruğunda olduğu yıldı 2010. Fakat bundan fazlası var elbette; hayatı ve sanatı birbirinden ayırmayan Abramović, otobiyografisinde, yaşamındaki noksanlıkları ve kırgınlıklarını da anlatıyor.

Annesi sonradan partizan olan, yoksul ve savaşçı bir aileden gelen babasının ise başka bir seçeneği bulunmadığını söyleyen Abramović, fazla ortak yönü olmayan bu iki insanın evliliğinin kısa sürede çatırdayışını, eski zamanlara ait bir hikâye misali aktarırken 1950’lerin ve 1960’ların solgun Belgradı’nı resmediyor.

Başkentteki çocukluk günlerinde annesi tarafından sık sık cezalandırılması, bunu bir kez bile yapmayan babasına daha çok yaklaştırmış Marina’yı. Savaş sonrası, âdeta savaş gibi bir evliliğin ortasında büyürken geliştirdiği korkuların ve kendisini geren aile içi sessizliği bozan kavgaların, onu küçük bir çocuk olarak bırakışını ve ardından büyütüşünü anlatan Abramović’in ‘Kendimi disipline etmeyi ondan öğrendim ve her zaman korktum’ dediği annesiyle ilgili ilginç bir anekdotu var: “Altı-yedi yaşlarımdan beri sanatçı olmak istediğimi biliyordum. Annem beni birçok şey için cezalandırdı ama yalnız bu yönde teşvik etti. Sanat ona göre kutsaldı. Bu yüzden büyük dairemizde kendime ait bir yatak odasının yanı sıra bir resim stüdyom da vardı (…) Resimlerini yaptığım ilk şey rüyalarımdı. Onlar, benim içinde yaşadığım gerçeklikten daha gerçekti, kendi gerçekliğim hoşuma gitmiyordu. Rüyalarım öyle keskindi ki uyanıp onları yazdığımı hatırlıyorum; sonra onları boyardım, özellikle iki renge, yoğun bir yeşile ve gece mavisine. Asla başka bir renge değil.”

Balkan Barok performansı, Venedik, 1997

Kavgalar, cezalar ve rüyalarla başlayan resim ve sanat aşkı, Abramović’in yaşamında yeni bir faz. Bu noktadan itibaren, zaman sanki hızlanıyor; mutsuz, tuhaf ve kendisini çirkin hissettiği ergenlik yılları dönemecine gelirken geriye dönüp baktığında, o senelerin ve resmin ona, ‘sürecin sonuçtan daha önemli olduğunu öğrettiğini’ görüyor, ‘performansın, hedeften daha değerli olduğunu’ kavrıyor.

Hayatı sanatın, sanatı da hayatın içine yerleştirme fikri ise Güzel Sanatlar Akademisi dönemine denk geliyor; kavramsal sanat ve performans ‘zehri’ de o yıllarda kanına giriyor. Mezuniyet sonrası açtığı sergiler, Zagreb’de kısa süren özgürlük günleri, tuhaf evliliği, annesiyle gergin ilişkisinin yanı sıra bedeninin sınırsızlığından ve sonsuzluğundan kaynaklanan mutlak özgürlüğü deneyimleyen Abramović, hiçbir objenin ve resmin vermediği bu hissin peşinden gidiyor.

Ulay’la ‘çarpışma’

1970’lerin ortalarında, farklı ülkelerden küratörlerle tanışan Abramović, performans sanatıyla ilgili imkânların zenginliğini görüp kendisine neler yapabileceğinin ve bunu sanat-hayat birlikteliğine nasıl dönüştürebileceğinin ayırdına varıyor. Bu arada, Yugoslavya’da ve öbür Avrupa ülkelerinde kendisiyle ilgili pervasız söylentiler yayılıyor; performanslarının ardından tehlikede olduğuna ve ruh sağlığının bozulduğuna dair dedikodular çıkarılıyor.

O ise 1975’te Milano’daki kanlı performansında neler olup bittiğini ve bunun ne anlama geldiğini açıklıyor: “Performansın özü, işi sanatçı ile seyircinin birlikte yapmasıdır. Hiçbir şey yapmadığımda, insanların ne kadar ileri gidebileceğini sınamak istiyordum. Bu, o gece Studio Morra’ya gelen insanlar için yepyeni bir kavramdı. Ayrıca katılanların, hem performans sırasında hem de sonrasında büyük bir heyecan yaşaması son derece doğaldı. İnsanlar çok basit şeylerden korkar: Bizi acı çekmek ve ölüm korkutur. Rhythm 0’da yaptığım şey -diğer performanslarımda da olduğu gibi- bu korkuları seyirciler için sahneye koymaktı: Onların enerjisini kullanarak bedenimi mümkün olduğunca zorluyordum. Bu süreçte ben de kendi korkularımdan kurtuluyor ve bunlar yaşanırken seyirci için bir ayna hâline geliyordum; bunu yapabiliyorsam onlar da yapabilirdi.”

Her performanstan sonra yalnızca politik olmamalı dediği sanatın, geleceği öngörmesi ve insanları rahatsız etmesi gerektiğine ilişkin düşüncesi pekişiyor Abramović’in. Ulay’la ‘çarpışması’ da en az böyle bir sanat fikri kadar etkileyici. Tam on iki yıl sürecek ilişkisini ve ‘iş’ ortaklığını anlatırken tarifi zor bir mutluluk ve yoksulluk döneminden bahsediyor Abramović. Ulay’lı performanslarda baktıkları noktalar, görüp düşündükleri ve hareketlerinin tümü, âdeta birer yolculuk; hem bir direnç hem de enerji olarak yorumlanabilecek bu süreç, ikilinin üretimlerine de yansıyor. Fakat Abramović’in yaşamına yön veren tek bir şey var ve bu herkesten önemli: “Her zaman işim için; en iyi bildiğim şey için yaşamak ve işim sayesinde yaşamak istedim.”

Ulay’dan önce dört elle sarıldığı bu prensip, ondan sonra da hep geçerli oluyor.

‘Sanat herkese ait olmalı’

1990’lardaki dönüşüm, annesini ve babasını yeniden keşfedişi, Yugoslavya’nın parçalanışı, sanat piyasasındaki dalgalanma ve estetik algıların farklılaşması, Abramović’i yapmak istediklerinden uzaklaştırmıyor, aksine bazı düzenlemelerle bu ortamda kendisine yer açıyor.

1990’larla birlikte öğretmenliğe soyunan Abramović, tıpkı performanslarındaki gibi derslerinde de hayatı sanat, sanatı hayat kılma arzusunu ön plana çıkarırken teori ve pratik üzerine düşünüyor: “Sanat nedir? Sanatı izole; her şeyden soyutlanmış bir şey gibi görürsek bu, onun yaşamadığı anlamına gelir. Sanat, yaşamın bir parçası olmalıdır. Sanat herkese ait olmalıdır.” Bu şiarla Hollanda, İtalya, Sri Lanka, ABD, Almanya, İspanya, Hindistan ve Japonya başta olmak üzere pek çok ülkeye gidip dersler veriyor, söyleşiler gerçekleştiriyor, videolar çekiyor ve performanslar sergiliyor.

512 Saat performansı

Aynı günlerde, ‘had safhada önemli’ dediği sessizliğine dönüp kendisiyle hesaplaşıyor Abramović: “Geri dönüp Ulay’la ve Paolo’yla ilişkimde olanları düşündüğümde, sık sık her iki ayrılığa nasıl bir katkıda bulunduğumu merak ediyorum. Annem tarafından hiçbir zaman karşılanmayan sevilme ve ilgi görme ihtiyacının, aslında hayatım boyunca beraber olduğum her erkeğe taşıdığım bir yara olduğuna inanmaktan da kendimi alamıyorum. Bu, onların da iyileştiremediği bir yaraydı.”

Korku tünelinden zirveye

“Duvarlardan Geçmek”, bizi farklı Abramović’lerle; kendi ifadesiyle ‘savaşçı, spritüel ve deli saçması’ Marina’larla tanıştırıyor. Kitapta çoğunlukla ‘savaşçı’ ve ‘spritüel’ Marina var. ‘Deli saçması’nı ise saklı tutmaya çalışıp sonunda açık ediyor; ‘yaptığı her şeyin yanlış olduğunu düşünen, şişko, küçük, çirkin ve istenmeyen’ biri o: İlişkilerinin bitiminde ortaya çıkıyor; kendisini duygusal olarak yaralı, çirkin ve bir kenara atılmış gibi hisseden, gittiği psikanalistin verdiği anti-depresanları ‘acıyla dolu ama açık bir bilinç için çöpe atan’, ardından yine ‘savaşçı’ ve ‘spritüel’ olana geri dönüp işine odaklanan Marina…

Kitapta, ‘bazen bütün gözeneklerimi açarak sadece yaşamı hissetme ihtiyacı duyuyorum’ diyen Abramović’in, anne-babasının evliliğinin yarattığı korku tünellerinden süzülen, duvarlardan geçen ve performanslarla zirveye çıkan; daima bazı eksiklikler barındıran ve kendisini cüretkâr biçimde sergilemesine varan, kırgınlıklarla, mutlu anlarla, buluşma ve ayrılıklarla örülü bir hayat hikâyesi var. Başka bir deyişle sanatın hayata, hayatın da sanata dönüştüğü, özel bir performansın kâğıda dökülmüş hâli bu.

“Duvarlardan Geçmek”, Marina Abramović, Çeviren: Dila Altındiş Balcı, Everest Yayınları, 440 s.         

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal