Türkü halkın şiiridir

Türkü halkın şiiridir

Azra Erhat, 1950 yılında Ayşe Nur müstear adıyla Yeni İstanbul gazetesi için Paris’ten yazılar kaleme alıyordu. Bir yazısı Edith Piaf üstüneydi:

Edith Piaf’a türküler besteleyen Marguerite Monnot gibi bütün Paris halkı da “Türkü halkın şiiridir” sözünü benimsemiştir. Sinema, müzikhol, konser ve operanın bu kadar bol olduğu bir şehirde, türkünün sokaklara kadar yayılması, sokak müziği geleneğinin hâlâ yaşaması şaşılacak bir şeydir. Montmartre veya Montparnasse’da olsun, Etoile’a yakın hiç umulmadık bir sokakta olsun, günün her saatinde kör veya topal akordeonistlere, kemancılara rastlarsınız. Yüzleri boyalı tombul kadınlar, göğüsleri sefaletten bir çukur haline gelmiş sıska kızlar bütün bir mahalleye avazlarını duyuracak kadar bağırarak türkü söylerler. Derken sokakta yürüyenler durur, pencereler açılır. Türkücü şapkasını uzatır. Kimse beş on frank vermeden geçip gitmez, kimse bir kağıda sarıp sarmaladığı parayı atmadan penceresini kapatmaz. Bu sokak türkücüleri çok mu iyi söyler diye soracaksınız. Hiç de değil, fakat âdet yerini bulsun, gelenek kaybolmasın diye Paris halkı vazife payını öder. İkide bir sokak çalgıcıları arasında bir dâhi çıkar, bir Maurice Chevalier, bir Yvette Guilbert, bir Edith Piaf sivrilir, dünyayı fetheder.

Edith Piaf bundan 15 sene evvel Montmartre sokaklarında türkü söylermiş. Bir dansing sahibi otomobiliyle geçerken onu dinleyecek olmuş, o gece kızı alıp barına götürmüş ve angaje etmiş. O gün bugün Edith Piaf bir daha sokağa dönmedi. Fakat Montmartre kahvelerinde “Yavru Piaf” (La Môme Piaf) diye anılan Edith eskiden ne ise bugün de odur: İnsanın iliklerine işleyen trajik sesi, sefalet görmüş çocuklar gibi hafif kambur sırtı, basık bacakları, büyükçe başı “Yavru Piaf”ın nereden geldiğini size hiç unutturmaz. Yalnız elleri, türkü söylerken binbir şekil alan ince uzun hanımefendi elleri tabiatın tezat dolu mucizelerden hoşlandığına delildir.

Edith Piaf çok zeki olsa gerek, çünkü Amerikaları dolaştığı, dünyanın en meşhur şantözlerinden biri olduğu halde, kıyafetini ve pozlarını hiç değiştirmemiştir. Sırası gelince bomboş bir sahneye tıpış tıpış çıkıveriyor. Üstünde yakası biraz dantelle süslenmiş, kısa bir siyah elbise var, iki cep, bir kemer, sade mi sade. Ayaklarında burnu açık, alçak topuklu harcıâlem bir çift ayakkabı. Boynunda Marlene Dietrich’in hediyesi bir küçük elmas put. O kadar. Dakikalarca süren alkışlara başını eğmiyor, reverans yapmıyor, bir sokak kızı gibi mahcup mahcup halka bakıyor.

Edith Piaf’ın okuduğu türküler de geldiği muhitin dertlerini, acı ve sevinçlerini anlatıyor. Terkedilmiş veya erkeğine âşık kızlar, aldatılmış erkekler, sokak çalgıcıları, ümitsizler, intihar edenler, bal musette ve java dansları… Paris’in bohem ve sefalet dünyasının basit ve mânâ dolu hâdiseleri. Kırk kere dinlediğimiz bu hiç değişmeyen meseleler bizi yepyeni birer facia gibi heyecanlandırır, birdenbire romantikleşiveririz, gözlerimiz yaşarır. Evimize dönerken Paris’in acayip çekiciliği üzerinde durur düşünürüz. Nasıl da bir incir çekirdeği doldurmayan mevzuları canlandırmayı, bir insanlık meselesi haline getirmeyi bilirler.

(Yeni İstanbul, 14 Mayıs 1950)

1 yorum

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal