Türkiye’de Zweig okumak

Türkiye’de Zweig okumak

“O sıralarda sözün henüz bir gücü vardı. Propaganda adı verilen o danışıklı dövüş, yalancılık, sözü ölüme itmemişti daha. İnsanlar yazılı sözlere kulak veriyor ve bunları bekliyorlardı o günlerde.” Bu tümceleri Stefan Zweig, “Dünün Dünyası” (“Die Welt von Gestern”) kitabında yazıyor. Avrupa’daki yazarların ve şairlerin savaşı önlemeye yönelik bildirilerinin, propaganda karşısında pek de güçsüz sayılmadığı bir dönemdi bu: Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesi… Ve diyor ki: “1914’te, sözgelişi Lissauer’in on dört satırlık ‘Kin Türküsü’ şiiri, ‘93 Alman aydını’nın o saçma bildirisi, Roland’ın sekiz sayfalık ‘Au-dessus de la mêlée’ [“Ağız Dalaşını Bırakın”] yazısı, Barbusse’ün ‘La Feu’ [“Ateş”] romanı birer olay yaratıyordu. Çünkü dünyanın vicdanı böylesine bitkinleşmiş ve bozulmuş değildi.”

Bugün biliyoruz ki bu yazarlar ve şairler savaşın çıkmasını önleyemedi; bunun baş nedeni, onların karşısında yer alan cinnet geçiren büyük bir kitleye ulaşmanın olanaksızlığı idi. O kitle, inandıklarının dışında bir şey okumuyor ve dinlemiyordu. Onlar için radyodaki propaganda konuşmaları yeterliydi. Ama yine biliyoruz ki yazarların ve şairlerin taktik siyasetlerine bağlı kararlı sözleri, devlet adamlarının resmi açıklamalarıyla yarışma cesaretini gösterebilmişti. Ne olursa olsun, yazarlara “temiz ve iyi yurttaşlar” gözüyle bakan bir diğer kitlenin varlığından da haber veriyor bu açıklamalar bize… Zweig şöyle yazıyor: “Kulakların ve ruhların, o bir türlü arkası gelmeyen radyo gevezelikleriyle yorgun düşmediği o tarihte bir şairin, bir yazarın sözünü duyurması, hiç de olmaz değildi.”

Söz konusu durum, İkinci Dünya Savaşı’na ulaştığında ise artık yazarların ve şairlerin sözlerini önemseyen hiç himse kalmamıştı, asıl yıkım orada gerçekleşti. Makaleler, el ilanları, şiirler, romanlar ya da söylevler, savaş isteyenleri yüreklendirmeye yarayan propagandanın yükselişi karşısında tutunamadı ve bunlar daha ortaya çıkar çıkmaz buhar gibi havaya karıştı. Soğukkanlı bir rasyonalite öne süren ve bir yıkımın yaklaştığını açık bir zihinle vurgulayan yazarların ve şairlerin kaderleri, daha Birinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde yavaş yavaş belirlenmeye başlanmıştı zaten… Örneğin Romain Roland’ın dostları ondan uzaklaşıyordu, kitapçılar “Jean Christope” romanını vitrinde sergilemekten vazgeçmişti. Zweig, gazete ve dergilere siyaset ile bir şeyler yazmaktan geri duruyordu vb. Diğerleri de üzerlerine yönelen kin dolu bakışlardan kaçıp birer kovuğa çekilmişlerdi. Propaganda ortamı yükseliyor, yazarların ve şairlerin boşalttığı alanı savaşın gölgesi işgal ediyor ve 1915 yılı kapıya dayanıyordu.

Seferberlik duyuruları

“Propaganda” denilen şey, yalnızca savaş isteyenleri yüreklendirmekten ibaret değildir, çok açılı olarak çalışır. Daha açık bir söyleyişle, savaş isteyenleri yüreklendirmeye dair mitleri alaşağı edecek her etkene karşı önlem almak ve onları başlangıç anında boğabilmenin çarelerini keşfetmek, gene propagandanın işidir. Zweig, savaşın soluğu duyulmaya yüz tuttuğunda, Belçika ve Almanya seyahatindeki o yaz mevsimini betimler: “Kimsenin savaşı düşündüğü yoktu. Ne bankalar, ne de işyerleri ve özel kişiler, planlarında hiçbir değişiklik yapmıyorlardı. Sırbistan’la başgösteren sürgit gürültü patırtıdan bize neydi? /…Verhaeren’e yola çıkmak için bavullarımı hazırlamıştım. Çalışmalarım iyi gidiyordu. Tabutundaki bir ölü arşidük benim hayatıma nasıl karışabilirdi? Hepimiz tasasız ve kuşkusuz gözlerle dünyaya bakıyorduk. Son gün Baden’de bir dostumla bağlar arasında dolaşırken bir köylünün bize dediklerini hatırlıyorum. ‘Böylesine güzel bir yazı yıllardır görmemiştik’ demişti, ‘havalar hep böyle giderse, eşsiz bir şarap elde edeceğiz. İnsanlar bu yazı kolay kolay unutamayacaklar.’”  

İnsanlar o yazı unutmadılar; propagandalar hem savaş isteyenleri yüreklendirmiş hem de yaşamın sorunsuz sürdüğü üzerine, narkozunu yaymayı başarmıştı. Cinnet içindeki kitlenin narkoza gereksinimi yoktu elbette, sokaklar bu cinnetin karmaşası ve gürültüsü ile çalkalanmaktaydı. Çok tuhaftır ki işte sokakları saran bu cinnet durumu, savaşa karşı olanları etkileyebiliyor, daha önce yazarların ve şairlerin soğukkanlı bildirilerinden bir “savaş karşıtlığı” mesajını alabilmiş olanların kafasını karıştırabiliyordu; yani cinnet, savaşa karşı olanlarda bir narkoz etkisine dönüşebiliyordu. Hatta Zweig bile, bir an bu narkozun etkisiyle hafifçe kendinden geçtiğini itiraf eder: “Ertesi sabah Avusturya’daydım! Genel seferberliği bildiren duyurular her istasyona yapıştırılmıştı. Trenler, yeni alınmış acemi erler ile doluydu. Bayraklar dalgalanıyor, bandolar kıyametleri koparıyordu. Viyana’ya vardığımda bütün kenti sarhoş buldum. /…Bu savaştan duyulan ilk korkular, yerini heyecan ve coşkulara bırakıvermişti. Anayollarda alaylar ortaya çıkıyor, birden her yerde bayraklar, bantlar dalgalanıyor, coşuyor, coşturuyorlardı. Genç acemi erler, başka zaman kimsenin önemsemediği, alkışlamadığı bu sıradan insanlar, zafere ulaşmışların aydınlık yüzüyle ilerliyordu.”

Sokaklardaki coşkunun, insanı baştan çıkarıcı bir yanı vardır; insan o kitlenin meydanlara akışına kapılmadan edemez. İster o kitlenin düşüncesi paylaşılsın, ister paylaşılmasın, meydandaki kitle kan dolaşımını hızlandırır ve duyguları ayaklandırır. Üstelik Zweig’ın dediği gibi, o kitle daha önce “başka zaman kimsenin önemsemediği, alkışlamadığı sıradan insanlar”dan oluşuyorsa, zihinleri dağıtır ve yeni duygular, yeni düşünceler doğurur: “Doğruyu söylemek gerekirse, kitlelerin bu ilk harekete geçişinde göz alıcı, sürükleyici, hatta baştan çıkarıcı bir şey bulunduğunu gizleyemeyeceğim; etkisinden kurtulmak güçtü. Savaşa karşı duyduğum bütün tiksinti ve nefrete karşın, o ilk günün anısını hiç unutmadım. Binlerce, yüz binlerce insan, o gün, barışta duymaları gereken karşılıklı bağlılığı ömürlerinde ilk olarak böylesine güçlü ve derinden duymaktaydı. İki milyonluk bir kent, hemen hemen elli milyonluk bir ülke, bir daha yinelenemeyecek bir tarih olayını yaşadığını, herkesin kendi küçücük varlığını bu kaynayan yığına atıp bütün bencilliklerinden arınması gerektiğini hissediyordu.”

Rüyadan çabuk uyananlar

Kolektif bir kimliğe dâhil olunarak bir “kardeşlik” ve “bencillikten arınma” sürecine başlamak kadar insanı baştan çıkaracak bir şey olabilir mi? Burada narkozun etkisine kapılmış olan Zweig’ı eleştirmek, ona yapılmış büyük haksızlıktır. Herhalde Zweig’ın uzun süre içinde yer aldığı barış mücadelesi, birkaç dakikalığına sarhoşluğa tutsak düşmüş olmalı. Ve o birkaç dakika içinde, barış mücadelesi veren diğer yazarlar da bellekten silinmiş olmalı. Ancak şu da var; Zweig, bu rüyadan en çabuk uyananlardandır. O, korkunç günlerin gelmekte olduğunun, birkaç dakika haricinde hep bilincindeydi. Sahte ve düşük kaliteli bir “kardeşlik” ve “bencillikten arınma” oyunu, son perdeye bile ulaşamadan dağılıp gidecekti. Çünkü ölümler ve büyük yıkımlar sahnesinde oynanan hiçbir oyun, başlangıçta ne kadar çekici süslerle donanmış olursa olsun, o aktörleri bir çöplüğe göndermekten başka bir finale ulaşmaz.

Aslına bakılırsa, bugün Türkiye’de Zweig okumak biraz “şimdiki zaman”ı okumak gibi bir şeydir, buna hiç kuşku duyulmamalı. Ne var ki bu yazılanları okumak, aynı zamanda da bir “masal” okumanın ötesine geçmez. Onun kitabı her ne kadar, pratikte “burayı da” anlatıyormuş gibi algılansa da hiç öyle değildir. Evet, bugün meydanları dolduranlar yine sahte bir “kardeşlik” ve “bencillikten arınma” oyunu oynuyorlar, oysa onların karşısında yer alacak olan yazarların ve şairlerin sözleri duyulmuyor. O yazarlar ve şairler ya öldüler ya hapsedildiler ya da üzerlerine yöneltilen kin dolu bakışlar yüzünden kendi kovuklarına çekilmek zorunda kaldılar. Dostları onları terk etti, kitapları vitrinlerden kaldırıldı. Ya da bazıları bu sahte “kardeşlik” ve “bencillikten arınma” oyununa katıldı; Zweig’ın birkaç dakikalığına daldığı o narkoz sersemliği, oyuna katılanlarda uzun zamandır sürüyor (ki bu sersemlik, Avrupa’da yaşayan bazı yazarlarda ve şairlerde de görülmüştü). Ve böylece biz, Zweig’ın dediği gibi “radyo gevezelikleri”nden yorgun düşüyoruz ve yalnızca buna mahkûm oluyoruz; tek farkla: Şimdi radyo yerine televizyon var.

Gerçi Zweig’ın söz ettiği biçimde, yazarların Türkiye’de bir ortaklığı olabilseydi, onları da şimdi kaç kişi (kendilerini bu sahte “kardeşlik” ve “bencillikten arınma” oyunundan kurtararak) okuyacak ve kaç kişi ne yazacaklarını merak edecekti? O da ayrı bir soru.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal