Türkiye’de hâlâ sanat yapılıyorsa, ilginç bir durum var demektir

Türkiye’de hâlâ sanat yapılıyorsa, ilginç bir durum var demektir

Türkiye çok açık ki iç siyasette olduğu gibi dış siyasette de çıkmazlar içinde. Her ne kadar dönemin iktidar partisi ve ona son derece yakın hisler ile zaman zaman ortaklık eden diğer iki muhalefet partisi, işlerin yoluna girdiği iddiasını televizyon kanallarından sıkça öne sürüp duruyorsa da öyle değil. Bu partiler kendi kitlelerinden aldıkları destekle, “siyaset” sözcüğünü doğrudan devlet gücü ile ilişkilendiriyorlar, devleti de birtakım askeri ve ticari güç gösterileri çerçevesinde tanımlıyorlar. Ve o “siyaset” sözcüğünün, kişilerin bilgiye ulaşma ve bilgiyi dönüştürme süreçlerini de kapsadığını bilmiyorlar. Oysa “siyaset” sözcüğünün bir yandan da dünya ile entegrasyon boyutu mevcuttur ki onu atlıyorlar.

Şu anda Türkiye’de her şey dar görüşlü bir devlet anlayışı içinde milliyetçilik sınırına çekilmiş durumda. O sınır, ülkede tam anlamıyla muhalefeti de içine çeken baskıcı bir iktidar sistemini işaret ediyor. Milliyetçiliğin yanı sıra “dini hassasiyetler” diye dayatılan söylemler de her tür kültürel, sanatsal, bilimsel ve siyasi açıklığı törpülüyor, özgür kişisel faaliyet olanaklarını boğuyor. Bir yandan savaşlar sürüyor, diğer yandan kitleler arasındaki düşünsel uçurumlar derinleşiyor, o uzaklaşmış kitlelerin yaşama bakış tarzları ve “hassasiyet” noktaları, sabit perspektiflere indirgeniyor. Burada belirttiğim durumlar elbette çok ilginç değil. Bunların tartışmaları zaten tüm zamanımızı alıyor. Fakat şu söylenebilir: Ülkede yaşayan kişilerin birincil uğraşı bu konular olduğunda, entelektüel anlayış da genellikle devlet ve yarar söylemlerinden ibaret kalıyor. Hedef, milliyetçilik ve “dini hassasiyetler” olduğunda, o kitleler ne kadar birbirlerinden farklı gibi görünseler de söylemler klişeleşmekten kurtulamıyor. Burada klişe söylemler dışında hareket alanlarını oluşturabilmek, o alanlardaki faaliyetleri ve farklı söylemleri sürdürebilmek, kişisel ütopyalara dönüşüyor.

Bu bağlamda baktığımızda, sanatın hangi koşullar altında yapılmaya çalışıldığı çok açıkça görülebilir. Kendi içine dönmüş, dünya ile entegrasyonunu sağlıklı kuramamış, üstelik kurmakta da çok istekli olmayan, milliyetçilik ve “dini hassasiyet” söylemleri ile dünyaya sırt çevirmiş bir yerde, sanatın güncelliği ve geleceği hakkında iyimser konuşulamaz. Evet, burada sanat yapılmaktadır, buna itiraz eden yok, ama biz hangi sanattan söz etmekteyiz? Türkiye sınırları arasına iyice sıkışmış sanat yapıtlarının ve bunlara benzer sanat metinlerinin çokluğu bizi hiç şaşırtmamalı, çünkü dünyayı günü gününe izlemeyi bırakmış bir ortamın sanatı, asla basit söylemlerin dışında bir şey olmaz. Sanatın ve ona dair metinlerin dar ve kısır bir hücreye yığılmakta olduğunu öne sürdüğümüzde, buna itiraz edenler olacaktır. Onlar diyeceklerdir ki: “Türkiye’de üretilen sanat, Batı’da üretilen sanattan aşağı değildir; metinler ise Batı’nın gündemini aynen izlemektedir.” Düz yoldan söylemek gerekirse, öyle değildir. Bu tip iyimser iddiaların, bir aldanmadan ya da bir aldatmacadan ibaret olduğu açıktır. Devlet baskısı altında kendi yaşamlarını korumak isteyenlerin çabalarından çıkan sanat, karşısında iktidarın siyaset diye ürettiği söylemlere yaslanmış sanat anlayışını buluyor; bunlar çarpıştığında da siyaset felsefesinin gölgesinden, hatta karikatüründen öte bir şey doğmuyor. Bu ortamda en fazla gidilecek yer, sosyolojik metinleri boş gözlerle okumaktır. Felsefeye gelince, o da dayatılan klişe siyasi söylemlere değebildiği kadar mümkündür, üstelik bu felsefi okumaların ne kadar derinleşebildiği de merak konusudur; örneğin dekonstrüksiyon felsefesinin, “ulus-devletleri bölmek amacıyla emperyalist odaklar tarafından icat edildiği” bile Türkiye’de söylenmiş, bu felsefe sakıncalı ilan edilmiştir.

Böylece ortaya çıkacak metinler, “sanatın ne olup ne olmadığı”, “hangi sanatın ilerici ya da gerici olduğu”, “sanatçının ideolojisinin hâlâ varlığını sürdürüp sürdürmediği”, “küresel sermayenin uzantısındaki piyasanın sanatçıyı kuşatıp kuşatmadığı”, “iktidarın kısa yoldan alt edilip edilemeyeceği”, “finansal bakımdan galerilerin nasıl ayakta kalabileceği”, “çağdaş sanatın ne mene bir şey olduğu” gibi tutarsızlıklarla dolu sığ bir polemik sahnesi yaratmaktan başka bir işe yaramaz. Görülüyor ki çeviriye değer bulunan ve okunduğunda ilgi gören yabancı metinler de yine çoğunlukla bu soruların çevresinde gezinen metinlerdir. Biraz önce belirtildiği gibi ideal siyasetin yolu, öznenin açıklığını tesis eden, bakış açılarını mümkün olduğunca çoğaltan mücadelelerden de geçer. Bunun için sanatçının “öteki” ile kurduğu yarar-dışı bağ kadar, farklı disiplinlerden toplanmış (yani bilim, edebiyat, sinema, müzik, siyaset, sosyoloji, felsefe vb.) ve özgün biçimde değerlendirilmiş yeni veriler de önemlidir.

Şimdi uç noktalara doğru ilerleyelim birkaç örneğe kısaca değinelim: Bunlardan birincisi, Batı Avusturalya Üniversitesi tarafından başlatılmış bir proje ve “Kurbansız Deri” (“Victimless Leather”) adı altında yürütülen bir laboratuvar çalışmasını içeriyor. Amaç şu: Embriyodan canlı doku oluşturmak… Endüstriyel anlamda gelişen çalışmalar, bir yandan da sanatçıları işin içine katıyor ve onların bu çizgide yapıt üretmelerine olanak veriyor. “Ear on Arm” adlı bir performansla öne çıkan Stelarc, farklı organları bedeninin farklı bölgelerine ekleyerek, izleyiciye belki de itici ve anlamsız gelecek bir dizi fotoğraf çektiriyor ve bu proje sürecine dâhil oluyor. Onun dışında, doku üretme işiyle uğraşan bilim insanları, pek çok sanatsal projeye katılıyor ve dünyanın çeşitli yerlerindeki sergilerde boy gösteriyor. Örneklerden ikincisi de yakın zamanda gerçekleşen ve dünyanın yakından izlediği “Tanrı Parçacığı” deneyi ile ilgili. Fizikçi Domenico Vicinanza, Peter Higgs’in 1964 yılında öne sürdüğü etkileşim alanını (“Higgs Bozonu”) bir müzik parçasına dönüştürüyor ve bir atom-altı parçacığının rakamsal değerlerini tek tek notalara uygulayarak bir melodi oluşturuyor. “Tanrı Parçacığı Senfonisi” adı verilen bu melodiyi yaratan ses dizgeleri de deneydeki “tepe noktaları”nı temsil ediyor. Vicinanza’nın senfonisi, tüm tarihsel bilgilerden bağımsız biçimde, kulaklara bir “barok eser” tarzında ulaşıyor. Demek ki Spinoza, Leibniz ve Bach üçgeninde “parçacık” üzerine geliştirilmiş ana fikir bugün de kaynağını korumaktadır, bunu açıkça görüyoruz. Bu iki örnek (ve benzerleri) için Türkiye ne düşünüyor? Kendi çabasıyla dünyayı izlemeye çalışan sanatçılar ya da sanat yazarlarının dışında, buradaki sanat ortamı bu alanın neresinde yer alıyor? Üçüncü bir örnekle, dünya sanatını hayli etkilemiş sinestezi konusu, bu ülkede hangi nöro-bilimciler ile hangi sanatçıların ortak çalışmalarına sahne oluyor? Onları hangi bilimsel ve sanatsal özgürlük alanları destekliyor? Ve bunlara benzer daha yüzlerce hareket alanı, burada hangi sanatta var olabiliyor ve hangi sanat ortamının ya da medyasının ilgisini çekiyor?

Şu da belirtilmeli: Mesele, dışarıyı (da) gözlemek ve “öteki”nin hareket alanına yarar-dışı bir tavırla müdahil olmak, onu anlayabilmektir. Bu bir kültür meselesidir; dışarıya ve “öteki” olana yönelmeye açık bir kültüre sahip olabilme meselesidir. Türkiye bu tip açıklık düşüncelerini şiddetle dışlıyor ve içe kapanmayı, bilgiyi öteye itmeyi, “öteki”yi reddetmeyi bir çözüm gibi görüyor. Bunun karşılığını sert yanıtlar olarak alsa da hiç umursamıyor ya da yanıtın acı verici şiddetini hissetmiyor bile (Dario Fo’nun çok yakın zamanda, bu iktidara verdiği yanıtı anımsayalım). Ne var ki bu siyasetten bir gelecek çıkmaz, içe kapanma ve dışarıyı şiddetle reddetme ya da hiçe sayma siyasetinden, sanat adına hiçbir şey çıkmaz. Çıksa çıksa, Çanakkale Bienali’nin iptal haberi, sanatçıların bazı kurumlardan kapı dışarı edilme haberi, tiyatro oyunlarına uygulanan sansür haberi, sergilere karşı girişilen mahalle şiddeti haberi vb. çıkar, o kadar.

Şimdi bir soru: Acaba böyle bir ortam sanatçıları tuhaf bir biçimde motive edebilir mi? Bu konuda kesin bir şeyler söyleyebilmek zor. Yani böyle bir ortam insanı motive mi eder, yoksa ona sadece zaman mı kaybettirir, buna karar verilemez. Yine de sanatçılardan bazıları, insan-üstü bir çabaya girişiyor; dünya ile entegrasyonu sağlayabilmek, “öteki”yi anlayabilmek ve bilgiye ulaşmak için büyük bir mücadele veriyor. Ama “onlar tek başlarına bu gücü nereden buluyorlar?” diye kendimize sorsak, yanıt olarak “hayret!” demekten başka bir şey düşünemeyiz. Bu gücü sergileyen sanatçıları (bunu hangi yolla başarıyor olurlarsa olsunlar) gerçekten kutlamak gerekiyor. Fakat bir de şu durum var: Bazı sanatçıların motivasyon yöntemi ise (eğer buna bir yöntem denilebilirse) ülkede siyaset adı altında sürdürülen bu gündelik saçmalığın, mümkün olduğunca dışında kalabilmek… Burası biraz çelişkilidir; içe kapalı bir ortamdan kurtulabilmek için, kişinin yeniden kendi içine kapanması… Ama her şeye rağmen böyle bir seçimin de tarihsel bir karşılığının olduğunu vurgulamalıyız. Kendi “fildişi kule”sine saklanmış bu tip sanatçılar, 1935 yılında Londra’daki Marksist kuramcılar arasında yapılan “Devrimci Sanat Nedir?” tartışmasında gündeme getirilmiş ve onların bu tavırlarının asla küçümsenmemesi gerektiği savunulmuştu. Sözgelimi Herbert Read şöyle diyordu: “Bu sanatçılar, var olan hiçbir ideolojiye sempati duymamakta ve ideolojisiz bir dünyaya kaçmaya çalışmaktadırlar. Kendilerini fildişi kulelere hapsetmektedirler. Bu taktik şimdiki durumda (içinde yaşadığımız şu özel zamanda) geleceğin sanatı açısından pekâlâ yararlı olabilir. Bu sanatçıların konumu zamanla açıklık kazanacaktır.” Read, mevcut ortamdan elini eteğini çekmiş bu sanatçılar hakkında bir umut beslemektedir; çünkü onlar sanatı, popülerleşmiş ve iktidarın söylemlerine yanaşmış eğilimlerden korumakta, “saf biçim” ile uğraşmayı yeğlemekte, sanatın iç-sorunlarını yaşatmayı denemektedir. Bu nokta önemlidir ve peşinen olumsuz bir hüküm vermektense, o sanatçıları rahat bırakmak yerinde olacaktır (bunların eleştirisi, topyekûn bir karardan çok, niyetlerinin incelenmesinden sonra yapılabilir ki ani bir hüküm ile yok saymak, yine klişe bir yaklaşım olur).

Sonuçta şöyle diyebiliriz: Türkiye’de sanatçılar, kendilerine olumlu bir atmosfer bulamıyorlar ve sanat da pek çok olanak alanının dışına atılmak zorunda kalıyor, kısırlaşıyor; buna kuşku yok. Fakat burada, “iyimserlik” adına olmasa da “ilginçlik” adına bir şeye işaret etmeli: Türkiye’de sanatçılar hâlâ ayakta kalabilmek için çalışıyor ve sanat da ısrarla (şu ya da bu biçimde) varlığını sürdürüyor; üstelik iktidar söylemlerinin kolaycılığına taviz vermeyi, onlardan yararlanmayı düşünmeden… Böyle bir durum varsa, bu ülkede ilginç de bir durum var demektir.  

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal