Thomas Bernhard’ın gri öfkesi

Thomas Bernhard’ın gri öfkesi

Nerede kalmıştık? Thomas Bernhard, “Neden-Bir Değini”yle başlayıp “Kiler-Bir Kaçış” ve “Nefes-Bir Karar”la otobiyografik beşlemesine devam etmişti. En son bıraktığımızda da sağlığı bozuk, dedesi ölmüş, travma ve korkularla boğuşan bir Bernhard vardı karşımızda. Ölümün nefesini ensesinde hisseden yazar, hem direniyor hem de yaşadıklarını yorumlayıp kâğıda döküyordu. Zaman zaman doktorlara çatıyor, yaşamak istediğini belirtiyor ve kendi yolunda gitmeyi düşlüyordu. Zaten beşlemenin diğer kitaplarının özü de buydu.

“Nefes-Bir Karar”da, yazarın sürekli soluk alıp vermeyi ölüme hazırlanmanın önünde tuttuğuna şahit olmuştuk. Yani kutsallığı ölümde değil, hayatta arıyordu. Hastane, onun için düşünme ve şifa bulma yerine dönüşüyor, gözlemlediği hastalarla sosyalleşme fırsatı yakaladığını da not ediyordu.

Bernhard, “Soğuk-Bir Soyutlama”da yine hastalığı, hastane, doktorlar ve hayat üzerinden yürüyor. Bedeninin güçsüzlüğünden güç alıp yaşadığı sarsıntıyı yorumlarken toplumsal açmazları doktorlarla eşleştirip sosyal konulara da değiniyor.

Bir başka yeryüzü cehennemi

Hastane ve hastalık, Bernhard için her şeyi enine boyuna düşünebildiği yer ve durum. Yaptığı gözlemler ve yaşadıkları ise onda, akciğerlerindeki sorundan daha fazla çaresizlik duygusu uyandırıyor. Tam da bu his yüzünden kitabın hemen başına Novalis’ten “Her hastalık, aslında bir ruh hastalığıdır” alıntısını yerleştirmiş. Hastanede, hem çaresizlikle hem de yalnızlıkla boğuşurken “Hatıralarımdan başka hiçbir şeyim yoktu” deyişi, düştüğü hali gayet iyi özetliyor. Bir yandan da duruma alışmaya çalışıyor: “Doğanın ilerleyişine karşı koymaya çabalamanın bir anlamı yoktu, burada hüküm süren gri renge dayanabilmek için onu olduğu gibi benimsemeliydim.” Bernhard, herkesin hasta olduğu, kapatıldığı ve ölüme şartlandığı Grafenhof’ta öfkesini nereye yönelteceğini düşünüyor ve buluyor; tekinsiz dediği doktorlara…

Genç yaşta şüpheci bir yola sapan Bernhard, kurumdaki bütün doktorları, büyük bir titizlikle gözlemliyor ve hemen hepsinin ilkel yöntemlerle hareket ettiğini görüyor. Böylece kendisini onlardan koruma refleksi geliştirip “Hasta kendisinden başka kimseye güvenmemeli” sonucuna erkenden ulaşıyor. Bu güvensizliği ona aşılayansa “şahsi filozofum” diye nitelediği büyükbabası.

Hastanedeki her günü, Bernhard’a oradan değil de dışarıdan nefret etmeyi öğretiyor. Çünkü ölen ve öleyazan topluluğun bir üyesi olduğunu kabullenip hastalığı ve ölümü adaletsizlik gibi görmekten vazgeçiyor. Ancak kısa süre sonra Bernhard, yine her ne olursa olsun hayatta kalmayı istediğini fark ediyor. Bunda, kendisine konan ve tamamen laboratuvar hatasından kaynaklanan yanlış teşhisin de etkisi var.

Grafenhof, Bernhard’ın gözünde, dünya cehenneminden kaçıp bir başkasına tutulduğu yer. Fırsat bulup firar etmek istediği bir tecrit ortamı aynı zamanda. Ona Salzburg günlerini hatırlatması da cabası. Sadece o değil; büyükbabası, üvey ve gerçek babasını, annesinin onu belediyenin kendisine sağladığı beş marklık aylığı almaya yolladığı sırada hissettiği sinir bozukluğunu da… Hayaletleri yargılamayı saçma buluyor ama yine de onları öfkeyle anmadan yapamıyor bu anlarda.

Hastaneden hemen ayrılmalı

Bernhard’ın Grafenhof günleri, çaresizliği yakından hissettiği ama aynı duygu sayesinde kaleminin güçlendiği bir zaman dilimini temsil ediyor. Doktorların bilgisizliği ve ruhsuzluğu, orayı çekilmez kılarken yazar, bu gözlemlerinden huzursuz bir başyapıt çıkarabileceğini düşünüyor; özellikle de yatıştırıcılarla hafifleyip her şeyi kabullenebilecek hale gelen insanların koridorlarda gezindiği sahnelerden. Bu manzaraya eklediği bir yorum var: “Ölümcül hastalar olabildiğince evde bakılmalı ve evde ölmeli, diğerlerinin yanında değil. Bundan daha büyük bir korku olamaz.”

Bernhard’ın, üzerinde uzun uzadıya durduğu konulardan biri de ara sıra rahatsızlık veren güvensizlik. Bunu sorgularken kafasına, babasının aile evini yakıp trene atlayarak kaçış öyküsü takılıyor. Babasıyla ilgili bildiği tek şey bu. Kendisinde, hiç görmediği babasıyla ilgili eksik kalan o büyük parça, hayatının her döneminde karşısına çıkıyor. Ailesinin mustarip olduğu karakteristik huzursuzluğun Bernhard’daki en önemli yansımalarının başında bu geliyor ve bahsi geçen konuya dair Grafenhof’ta kaldığı sürede bir hayli düşünüyor.

Annesinin adının yanlış yazıldığı ölüm ilanını gazete sayfasında görmesi ise her şeyin üstüne tuz biber ekiyor. Bernhard çıkış yolunu, düşünmekte, sorunlarının kaynağına inmekte ve yine kendisi olmaya çalışmakta buluyor o sırada: “Doktorların önerilerini bir noktaya kadar; benim için faydalı olabileceği noktaya kadar dinlemeli ve onları iyice gözden geçirmeliydim. Hayatımı kendi ellerimin arasına almalıydım artık, en önemlisi de hayatımı zihnimde hissetmeli ve kötü şeyleri zihnimden uzaklaştırmalıydım. Zararlı olan şey doktorlardı, buradaki sistemdi. Sorunlarımın bütün kaynağı doktorlardı. Böyle düşünmek zorundaydım, artık kendim düşünüp ilerlemem gerekiyordu.” Kendisini Grafenhof’taki yasalardan soyutlama süreci böylece resmiyet kazanıyordu.

thomas2Düşman bellediği doktorlar ise onun, günden güne delirdiğini düşünüyor. Soğuk bir kış günü aceleyle hastaneden ayrılma isteği de doktorların düşünceleriyle at başı gidiyor.

“Soğuk-Bir Soyutlama”, Bernhard’ın kendisini, köklerini ve aile ilişkilerini daha sert biçimde sorguladığı bir kitap. Bazen hastalarla bazen de Grafenhof dışındaki “sağlıklı” insanlarla özdeşim kurarak yoluna devam ediyor; benliğinde uyanan öfkeyi ve umutsuzluğu cümlelere dökerek sakinleşmeye uğraşıyor. Sonuçta doktorların duygusuzluğu, hastaların teslimiyeti ve Bernhard’ın eleştirileri buluştuğunda sarsıcı bir kitap ortaya çıkıyor.

Soğuk-Bir Soyutlama, Thomas Bernhard, Çeviren: Sezer Duru, Sel Yayıncılık, 84 s. 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal