Tarih yazan heykel hikâyeleri

Tarih yazan heykel hikâyeleri

İnsanların heykellerle kurduğu ilişki çok ilginç; bir olayı ve kişiyi hatırlamak, bir kült yaratmak, bir durumla ya da kişiyle dalga geçmek vb. gerekçelerle inşa edilen heykellerle kavgaya tutuşmak, onlara âşık olmak ve onları takıntı hâline getirmek patolojik bir durumun habercisi olabilir. ‘Heykeli dikileceklere’ veya ‘heykeli yıkılacaklara’ karar vermek ise politik bir mesele.

Belma Akçura’nın kaleme aldığı “Kaldırın Şu Heykeli Buradan”da, bunların âlâsı var: Heykellerin başına gelenleri anlatırken ‘aslında insanı yazdım’ diyen Akçura, kitapta yer verdiği trajikomik hikâyelerde “insanlık tarihinin ‘canlı’ tanıkları”yla uzun bir yolculuğa çıkarıyor okuru.

Biraz ‘politika’, biraz ‘ahlak’

Akçura, sunuş yazısındaki belirlemeyle kitaba dair önemli bir ipucu veriyor: “Bakın dünya tarihine! Bir ülkenin heykellerle ilişkisi devletin toplumla, toplumun bireylerle, bireylerin de kendisiyle nasıl ilişkili olduğunun dehşet verici örnekleriyle dolu. Tarih ve kültürel değerlerin vücut bulmuş hâli sayılabilecek bir heykel, aynı zamanda toplumsal tercihlerden ve kolektif bilinçten yoksun, siyasi iradenin keyfî kararlarıyla oluşmuş, rejimlerin ya da ideolojilerin sürdürülebilir bir var olma hikâyesinin de bir parçası olabilir mi? Öyle olmalı.”

Heykellerle ilişki kurma biçimi, bir toplumun ruh hâlini yansıttığı gibi o ülkedeki politik, sosyal ve kültürel havanın göstergesine dönüşüyor. Bu bağlamda, hem Türkiye’de hem de dünyada ilginç örnekler mevcut ve Akçura da bunların önemli bir kısmını kitaba dâhil etmiş.

Türkiye’de estetikten çok politik çekişmelerin yansıması olan heykel hikâyeleri; kişilerin ‘engin’ tarih bilgisiyle, ‘dinî inanç’ ve ‘gelenek’ gerekçesiyle, ‘ahlak’ kumkumalığıyla şekilleniyor. Akçura, bunların da yer aldığı absürt örnekler sıralıyor: Devlet ciddiyetiyle belirsiz bir yere gömülen Atatürk heykeli, Ankara’da 1970’lerden itibaren yılan hikâyesine dönen Hitit Güneşi heykeli, Sinop’ta politikacıları birbirine düşüren Diogenes heykeli, Ankara Yüksel’de ‘uç ideolojik görüşe müzahir şahıslarca sahiplenildiği’ gerekçesiyle polis kuşatmasına alınan İnsan Hakları Anıtı, ‘ucubeliği’ nedeniyle yıktırılan Kars’taki İnsanlık Anıtı, Al Capone’a benzeyen (ya da benzetilen) Münir Nurettin heykeli, başına siyah martı kondurulan Orhan Veli heykeli, kaidesindeki kömür defalarca çalınan Zonguldak’taki madenci heykeli…

Sinop’taki Diogenes heykeli.

Geçmiş ve gelenek çatışmasına kurban edilip ‘içine tükürülen’ ya da ‘değerlerimizle çatışıyor’ diyerek öfke kurbanı olan, çalınan, kırılan, yakılan, üzerine kıyafet giydirilen ve uzuvları sökülen heykeller, Türkiye’nin kültür ve siyaset tarihinin bir parçası. Başka bir deyişle halkın ve politikacıların heykellerle imtihanı.

Liderlerin gözden düşen heykelleri

Akçura’nın absürt heykel hikâyeleri Türkiye’yle sınırlı değil elbette. Vakti zamanında halkın karşısına tüm azamatiyle dikilen anlı şanlı liderlerin heykellerinin kısa sürede yok edilişi bir film sahnesi gibi âdeta.

Lenin’in yıkılan ve bazısı kıyılara vuran heykelleri, yerlere çalınan Stalin heykelleri, eli uçkurunda Berlusconi heykeli, Barselona’daki kesik başlı Franco heykeli, Pinochet’nin dışkıdan yapılan heykeli, Bağdat’ın düşüşünü haber veren ve yıkıldıktan sonra sokaklarda terliklerle dövülen Saddam Hüseyin heykeli, ağzına ayakkabı yapıştırılan Hafız Esad heykeli, bombalanan Marcos heykeli, idam edilen Chavez heykeli, Trump’ı ti’ye alan heykeller, araca bağlanan bir zincir marifetiyle kaidesinden sökülen Ronald Reagan heykeli, bir FEMEN üyesi tarafından kazık saplanan Putin’in balmumundan heykeli…

Türkiye’de olduğu gibi dünyanın pek çok noktasında ‘ahlaka mugayir’ bulunan, ‘kültürel ve dinî değerlere uymadığı’ iddia edilen, yeterince ‘tarihî’ bulunmayan kadın heykellerinin hikâyelerini de anlatıyor yazar.

Buna ilginç bir örnek ise Japonya ile Güney Kore arasında gerginliğe yol açan, Seul ve Busan kentlerindeki Japonya konsolosluklarının karşısına inşa edilen, İkinci Dünya Savaşı’nda Japon askerlerinin seks kölesi olarak kullandığı kadınların anısını yaşatan heykeller.

Güney Kore’nin Seul ve Busan kentlerinde, Japonya Başkonsolosluğu’nun karşısında bulunan, Seks Kölesi heykeli.

Yıkıcı öfkeli kalabalıklar

Kitapta, yakın ve uzak geçmişteki törenle heykel yok etme eylemlerine de yer veren Akçura, bireysel ve toplu vandallık örneklerini sıralarken biliminsanlarının, tahripçiliğin kökenine ilişkin kişinin önceden yaşadığı şiddetin sonuçlarını gündeme getirişini hatırlatıyor: “Birey, öfkesini ya topluma ya da kamu mallarına yönlendiriyor.”

Taliban’ın patlattığı Buda heykellerini veya ‘bir grup öfkeli gençten’ oluşan IŞİD’in Ninova’daki kültür mirası eserleri ‘put’ diyerek parçalayışını dün gibi hatırlıyoruz.

Rodin’in Düşünen Adam heykelinin, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne konma öyküsü ise Türkiye’de düşünmenin ne anlama geldiğini, düşünmemenin ‘faydalarını’ gösteriyor âdeta. Bu, kitaba ve kitaptaki hikâyelere yakışan bir son.

Akçura, Türkiye’de ve dünyada heykellerle kurulan ilişkilere yoğunlaştığı kitapta heykel hikâyelerinin; onları yapan, koruyan, yıkan, sürgüne yollayan, yakan ve siyasi kavgaların nesnesi hâline getiren insanları anlattığını söylüyor. Baktığımızda gerçekten de öyle.

“Kaldırın Şu Heykeli Buradan”, Belma Akçura, İletişim Yayınları, 238 s.       

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal