Tanpınar’ın gölgesinde Beş Şehir

Tanpınar’ın gölgesinde Beş Şehir

Alberto Manguel’i nasıl bilirsiniz? Bazıları onu romancı kimliğiyle tanır, bazıları da denemeci yanıyla. Kendi hesabıma onun okuma tutkusunu, okumalar üstüne yaptığı okumaları ve elbette kültür araştırmalarını bir boy öne koyuyorum. Üstünden geçtiği metinleri, gittiği ve gördüğü yerleri anlattığında ortaya sakin ve güçlü bir kitap çıkıyor. Bugüne dek aksiyle hiç karşılaşmadım.

Manguel’in bir gezgin olduğu, gidip gördüğü her yerde, bir sonraki kitabı için malzeme toplamak yerine orayı anlamaya yöneldiğini yazdıklarını okuyunca hemen kavrıyorsunuz. O zaman da uzak yerlerin, aslında yakın olduğunu, yakın zannettiğimiz pek çok yerin de uzağa düştüğünü fark edebiliyorsunuz.

Manguel bu kez, geçmişin okumasını yaparak Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”inin izini sürüyor; Ankara’ya, İstanbul’a, Erzurum’a, Konya’ya ve Bursa’ya yollanıyor.

Şehirlerin sınırlarında

Tanpınar, “Beş Şehir” kitabı için 1960’ta şöyle demişti: “Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz. Beş Şehir, işte bu hesaplaşma ihtiyacının doğurduğu bir konuşmadır.”

Tanpınar, geçmişle günü arasında bağlantılar kuruyordu elbette ve oradan zamanın yarattığı (ve yaratacağı) değişimden hareketle bir gelecek öngörüsünde bulunmaya girişiyordu. Manguel ise yaptığı okumalar ve araştırmalar sayesinde, önceden belli bir Türkiye fikri edinmiş olsa da net bir görüye sahip olmadığını belirtiyor. Bir bakıma, kendisini yakın hissettiği Türkiye’ye aslında uzak kaldığını duyumsuyor. Belki de bu yüzden “insan gittiği her yere beklentilerini de götürür” diyerek seyahate başlıyor.

Manguel’in beş şehri gezisinde, zaman vurgusu çok belirgin: Tanımadığı ve yabancısı olduğu kentleri öğrenmeye, anlamaya ve sınırlarından içeri girmeye uğraşırken hem daha önce gördüğü kentlerle karşılaştırmalar yapıyor hem de zaman katmanları arasında turluyor. Tanpınar gibi Ankara’dan başladığı seyahatlerindeki ilk notu ilginç: “Ankara, Türkiye’de ziyaret ettiğim yerlerin en ketumu, en sınırları belli olmayanı, merakıma karşı en nüfuz edilmezi.”

Manguel, Ankara’yla beraber gezdiği diğer dört şehir için de çeşitli nitelemeler kullanıyor; bunları, gerek yaptığı araştırmaların ardından getirdiği yorumlara gerek birebir tanık olduklarına dayandırıyor. “Tanpınar’ın gölgesinde” dediği bu yolculuklar, zamanın üstünden tekrar geçmeye, iki gezi arasındaki değişimi ve dönüşümü gözlemlemeye de benziyor.

‘Gözler şehri’ İstanbul

Manguel, kentlerin görünen ve gösterilen yüzüyle bunun dışında kalan sureti arasında da bir seyahat gerçekleştirmiş. Hal böyle olunca eskiden kalma izler ve tarihin siluetiyle bugünün yapıları ve şehir algısını birlikte değerlendirmiş. Tanpınar’ın vurguladığı değişimin kaçınılmazlığının peşine düşmüş. Yine Ankara için satırlara iliştirdiği not, bunun göstergesi gibi: “Ben, Ankara’dayken neredeyim? Ankara, birbirine rengârenk ipliklerin karmaşık sonsuzluğu ile bağlanmış olan bir çağlar ve tarzlar düğümü. Aynı zamanda bilmecelerle dolu bir şehir.”

Üstüne çok şey yazılıp çizilen İstanbul’la Manguel’in geçmişten gelen; dedesinin vakti zamanındaki ziyaretinden kalan bir gönül bağı var. Zaten İstanbul, Manguel’in daha önce geldiği ve en iyi bildiği Türkiye kenti. İstanbul gezisi öncesi, dedesinin “Bir insanın isteyebileceği her şey burada” sözünü hatırlayıp “İstanbul benim için gözler şehri” diyor. Manguel, kenti gözlemliyor, gözlere bakıyor ve göze takılan, kulaklara çalınanların ve zamanın yarattığı karmaşanın çağrıştırdığı hikâyelere dalıyor. Ona göre İstanbul, “hem anlatıcısı hem de kahramanı olduğumuz bir hikâyeye uyuyor.” İstanbul’da, baktığımız aynı yönün farklı yorumlarına dâhil oluyor Manguel.

Tarihin kollarında

Manguel, gittiği her kentin kendisine özgü bir karakteri bulunduğunu; kültürünün, sosyal dokusunun ve hatta siyasete yaklaşımının başkalaştığının ayırdında. Buradan hareketle hem Tanpınar’ın anlattıklarıyla kendi gözlemlerini karşılaştırıyor hem de ondan bağımsız değerlendirmelerde bulunuyor. Tabii günümüzün imkânlarının, Tanpınar’ın döneminden daha fazla olduğu göz önüne alındığında, Manguel’in seyahatlerine ve notlarına bunların sızmaması olanaksız. Uçaktan iner inmez, Erzurum’daki “ihmal estetiği” dikkatini çekiyor. Kentte, Tanpınar’ın kaybolmayacağını umduğu geçmişin izlerinin canlı oluşu da gözlemlediği bir başka şey. Ancak zamanın yıkıcılığının, geçmişi örselediğini de söylemeden edemiyor.

Manguel’in seyahati, bilinenlerle birlikte karanlıkta kalmış hikâyelerle buluşmasını da sağlamış. Sokaktan tarihe emanet edilmiş ve bulunduğu kente sıkışmış anlatılar bunlar. Daha doğrusu, Manguel’in yorumu bu. Konya’dayken sıraladığı vücut ve ruh için gıdalar da bahsi geçen hikâyelere dâhil. Manguel, nereye baksa kadim bir tarih ve kültür gördüğünü söylüyor.

Yazar, gezdiği beş şehri, gittiği başka kentlerle de karşılaştırırken benzerlikler ve farklılıklar bulup çıkarıyor. Örneğin “Bir ada şehir” dediği Bursa’nın, Buenos Aires’in melankolisinden izler barındırdığını düşünüyor. Tanpınar’ın yeşilliğine ve sularına atıf yaptığı Bursa’nın bu özellikleri onun da gözüne çarpıyor. Elbette kadim tarih de. Manguel, dolaşırken tüm bu hikâyelerin parçası olduğunu hissediyor.

‘Her gezgin bir hikâye anlatıcısıdır’

Gezinin sonunda Manguel, bir Z Raporu alıp hem Tanpınar’ınkilerle kendi gördüklerini tartıyor hem de beş kent özelinde Türkiye’ye dair edindiği izlenimi özetliyor: “Ankara’dan bahsederken, her şeyin ikili doğasına değinmiştim fakat durum gittiğim diğer şehirlerde de böyle. Bir Tanpınar’ın gördüğü şehirler var, bir de benim gördüğüm şehirler, aynı ama farklılar. Bir bugünün capcanlı, bariz çatışmaları var, bir de Türk geçmişinin yaşayan-ölü hikâyelerinin karmaşık dip akıntıları. Birbirine zıt olarak algıladığımız Doğu’nun hayal gücü ve Batı’nın hayal gücü var. Avrupa var, uzaklardaki Amerika var, bir de çok uzak olmayan Arap dünyası ve Rusya var (…) Bir su var bir de kara var, beynin iki tarafı gibi yarıkürelere ayrılmış.”

tanpinar2Manguel, kitabında, gezdiği beş şehirde Tanpınar’ın izinden gidip gözlemlerini okura sunarken zihninde canlanan hikâyeleri de kâğıda döküyor. “Her gezgin, bir hikâye anlatıcısıdır” sözünün altı da böylece doluyor. Manguel’in hikâyeleri, Ankara, İstanbul, Erzurum, Konya ve Bursa’dan hareketle bir “yabancı”nın Türkiye’ye ilişkin anlatısına dönüşüyor.

Manguel, Tanpınar’ın izini takip ederek âdeta geçmişin kentlerine bugünün gözüyle bakıp bir art okuma yapıyor. Bir başka deyişle, tarihi yeniden yaşayıp geçmişi temize çekerek günümüzün geçmişle bağını araştırıyor. Öte yandan yabancı bir rehber gibi bizi kentten kente götürüyor, geçmişin ve bugünün önemli duraklarına işaret ediyor. Her zaman olduğu gibi dikkatli bir gözlem ve sakin bir anlatım eşliğinde…

Tanpınar’ın İzinde Beş Şehir, Alberto Manguel, Çeviren: Sevin Okyay, Kutlukhan Kutlu, Yapı Kredi Yayınları, 104 s.   

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal