Tahsin Yücel: ‘Dostlar bizi işçiliğimizden anımsasın’

Tahsin Yücel: ‘Dostlar bizi işçiliğimizden anımsasın’

83 yaşında, bugün yitirdiğimiz Türkçenin en yetkin seslerinden, yazar, eleştirmen, çevirmen, bilim insanı Tahsin Yücel’in, Gamze Akdemir’e verdiği, son söyleşilerinden birini aktarıyoruz. “İnsan Yazdığı Şeydir” kitabı üstüne yapılan ve 12 Nisan 2012’de, Cumhuriyet Kitap Eki’nde yayımlanan bu söyleşide Yücel, kitabına atıfla “Dostlar bizi işçiliğimizden anımsasın” diyor:

“İnsan Yazdığı Şeydir”, Tahsin Yücel imzalı bir kaynak kitap. Yazına, yazarlara, düşünürlere, kalem ve yaşam ustalarına bir başka ustanın penceresinden ehil bir bakış. Alphonse Daudet’nin “Tarasconlu Tartarin”iyle başlayan çevirilerini kendi yapıtlarının yanı sıra hep sürdürmüş, son çevirisi Robert Desnos’nun “Hayır, Aşk Ölme” gelinceye dek yüze yakın eseri Türkceye kazandırmış olan Yücel, “İnsan Yazdığı Şeydir”de, aralarında Balzac, Flaubert, Camus ve Barthes’ın da bulunduğu yirmi altı yazarın otuz altı çeviri yapıtı için yazdığı sunuşlar ile kendi kitaplarının bir bölümüne yazdığı toplam elli beş sunuşu birlikte buluşturuyor okurlarla. Yücel, “İnsan Yazdığı Şeydir”i anlattı.

-Okuru cendereye sokmayan ve yapıt üzerinde sesli düşünmesine sevk eden bir yaklaşımla kaleme alıyorsunuz kitabınızı… Üstelik kitabı hazırlarken düşlediğiniz bütünlüğe ulaşamamayı göze alarak yazıları okur için daha kullanışlı ve daha anlaşılır kılmaya çalıştığınızı ifade ediyorsunuz; “Dostlar bizi işçiliğimizden anımsasın” diyerek.

– Kimi yazarlar okura kendilerine göre bir kişilik, bir düzey ya da düzeyler biçiyor, bu düzeyleri göz önüne alarak yazıyorlar. Benim tutumum bu değil. Okuru kendim gibi düşünüyor, yazdıklarım onun bekleyebileceği düzeyden aşağıya düşmesin istiyorum. Emekçi yaklaşımımın nedeni bu; okura saygıdan kaynaklanıyor. “Dostlar bizi işçiliğimizden anımsasın” dememe gelince, burada “işçilik” sözcüğüyle yazarın özenini, doğru ve düzgün yazma çabasını belirtmek istiyorum. Ben her zaman okura elden geldiğince kusursuz, elden geldiğince düzgün yapıtlar sunmaya çalıştım.

– Sizin nitelemenizden alıntılarsam “Genç sözcüklerle aranız nasıl?”ı sizden duymalı. Ayrıca yine “Söylemlerin İçinden”de imlediğiniz “yazı”nın anlamının “söylem”e dönüşmesi durumu… Anlam mı değişti?

– Dilimizin yapısına uygun olduktan sonra, genç yani daha yeni yaratılmış, yeni yeni kullanılmaya başlamış sözcükler de yüzyıllardır kullanılagelen sözcükler de benim için aynı değerdedir. Öteden beri kullanılagelen Türkçe sözcüklerin ayrı bir sıcaklığı, ayrı bir çekiciliği ve bir çağrışım gücü vardır. Ama dilimizin yapısına uygun yeni sözcükler de bu sıcaklık ve çekiciliği kısa sürede kazanabilirler. “Söylemlerin İçinden”de “yazı”nın anlamının “söylem”e dönüşmesine gelince, burada bir yanlış anlama söz konusu. Kuşkusuz yazı başka, söylem başkadır. Ama söylem yalnızca sözel değildir, yazıya da dökülebilir.

‘Salaklık çok yaygın bir nitelik’

– Kitabınızda da eleştiriyorsunuz, işte sanal veya gerçek sözlüklerdeki yaşamöykülerinden hareket edilerek yazı yazılır, eleştiri kaleme alınır oldu. Sürekli yanılıyorlar da… Üstelik vazgeçmiyorlar…

– Eleştiri ve incelemelerde yaşamöykülerinden yararlanmak, yapıtını inceleyeceğimiz yazarın yaşamöyküsünü birincil kaynak olarak ele almak çok eski ve çok yaygın bir alışkanlık. Ama iyi bir yaşamöyküsünün kişiyi, bizim konumuzda da yazarı anlamakta küçümsenmeyecek bir işlevi bulunsa bile, yazarın yapıtını anlamak konusunda çok da ileriye götürmez bizi. Günümüzde yazın yapıtlarını inceleme ve çözümleme yöntemleri çok gelişti. Yaşamöyküsüne dayalı eleştiri de çok geride kaldı. Ama tümden yararsız olduğu da söylenemez.

– “Salaklık Üzerine Bir Deneme”de salaklığın yazındaki, yapıtlardaki yerini irdeliyorsunuz. Salaklığı yazdığınız denemelerle aynı cümlede telaffuz ediyorsunuz sonra… Yazdığınız denemelerin büyük çoğunluğunun belirli ölçüde bir salaklığa dokunduğunu imliyorsunuz. Anlatır mısınız salaklıkla bu yazınsal ilişkinizi?

– Haklısınız, salaklık konusunu “Salaklık Üstüne Deneme” adlı kitabımdaki son denemede doğrudan doğruya ve oldukça kapsamlı bir biçimde ele alıyorum ve kitapta yer alan öteki denemelerde de şöyle bir dokunduğum oluyor. Nedeni açık; kitapta sık sık vurgulandığı gibi salaklık insanlar arasında çok yaygın bir nitelik ama tek bir biçim altında çıkmıyor karşımıza, bin bir türü, bin bir görünüşü var. En çok büründüğü görünüş de akıllı, bilgili, bilge kişi görünüşü. Bu da bize salaklığın yalnızca budalalık olmadığını göstermekte.

– “Eleştiri Kuramları”nda “birbirini çekiştirme dehaları”nı anıyorsunuz eleştirinin doğasını ve eleştirmenin sonsuza dek yazarca sevimsiz addedileceği gerçeğini imlerken… Korkulacak bir şey değildir eleştiri diyorsunuz sonra…

– Yanlış anlamalara yol açmayalım. Kimi eleştiriler bir yergi, bir karalama olarak nitelenebilir. Ama en az bunlar kadar insancıl, anlayışlı, olumlu eleştiriler de var yazın evrenimizde. Sayıları da eleştiriyi bir “yergi sanatı”na dönüştüren eleştirilerinkinden daha az değil. Eleştirinin tanımına gelince, tanımlar sınırlayıcıdır genellikle; biz eleştirinin öncelikle bir anlama ve yorumlama etkinliği olduğunu, bu etkinliğin de çok değişik biçimleri ve yöntemleri bulunduğunu belirtmekle yetinelim.

‘’Bilirbilmezler’, baş döndürücü bir doruk’

– Çeviriye yaklaşımınız adına sorarsam, yapıtları çözümleme yolunda kâğıda ve zihninize attığınız ilk skec darbeler nelerdir?

– Ben çeviri etkinliğinin çok değişik yöntemleri bulunduğunu düşünmüyorum. Ama her yazarın bir yazma yaklaşımı bulunduğu gibi çevirmenin bir yorumlama ve yabancı dilde oluşturulmuş bir yapıtı kendi diline aktarma yaklaşımı vardır. Bu yaklaşım dilimize çevirdiğimiz yapıtının özelliklerine göre birtakım değişikliklere uğrayabilir.

Ama olabildiğince doğru ve düzgün aktarmak, bu arada dilimizin elverdiği ölçüde yapıtın özgün biçemini de yansıtmaya çalışmak temel ilkedir.

– Türkçeye çevirmekte büyük bir coşkuyla hareket ettiğiniz, sizin için ayrı bir önemi olduğunu ifade ettiğiniz Flaubert’in “Bilirbilmezler”i… Neden sizi bu kadar etkilediğini kitabınızda ayrıntılarıyla okuyoruz, burada da dile getirir misiniz?

– “Bilirbilmezler”in (Bouvard et Pecuchet) çevirisine yazdığım önsözde “Ben ilk Quichotte’tan Teneke Trampet’e doğru uzanan çizgide baş döndürücü bir doruk olarak gördüm Bouvard ile Pecuchet’yi”, diye yazmıştım. Bugün de böyle düşünüyorum. İnsanoğlunun saçmalıkları, bilginin saptırılıp yozlaştırılması ancak bu kitaptaki kadar doğru ve güzel yansıtılabilirmiş gibi gelir bana. “Bilirbilmezler” neredeyse hepimizde az çok bulunan bir sapkınlık ya da salaklığı benzerine milyonda bir rastlanan bir ustalıkla anlatan bir yapıttır. Flaubert’in benzersiz anlatımı da ona önemli bir boyut daha ekler. Bu yüzden olacak, “Bilirbilmezler” ülkemizde Gustave Flaubert’in öteki kitaplarının gördüğü ilgiyi görmemiştir.

– Edebiyatta Balzac nasıl bir ‘sıradışı sıradan’dır (mıdır)? Nasıl bir ters köşeye yatıran, nasıl bir ezber bozandır? Balzac yapıtlarında çağını alabildiğine konuşturmuş, yerinde ilmek ilmek, yerinde lime lime önümüze sermiş, döneminin handiyse vakayinüvisi olmuş, doyumsuzca dolu dolu yazmıştır demek, Tahsin Yücel dağarına aykırı düşer mi?

– Gözleminiz yüzde yüz doğru. Balzac neden sıra dışı bir sıradandır? Bu soruyu yanıtlarsak gerisi kendiliğinden gelir. Sıra dışı bir sıradandır, çünkü kendi döneminde yapıtlarının içeriği kadar biçemiyle de sıra dışı bir yazarken, bu biçem zaman içinde alabildiğine sıradanlaştırılmıştır.

Ama yazın alanında bicimle içeriğin bir kâğıdın iki yüzü gibi birbirinden ayrılmaz olduğunu göz önüne alacak olursak, hiçbir biçimde sıradanlıkla bağdaştıramayız onu. Öte yandan, büyük yazarın tüm yapıtlarını göz önüne aldığımız zaman bicem ve kurgu bağlamında genellikle “Balzac biçemi” diye adlandırılan biçemin dışında kalan yapıtlar da verdiğini görürüz.

– İlk yayımlandıklarında ilgi görmeyen ve fakat sonrasında geçen onlarca yıl içerisinde kıymete binmiş değilse de kıymeti anlaşılmış başyapıtlara kitaptan birkaç örnek verir misiniz?

– Yazın tarihi bu tür örneklerle doludur. Tek bir örnekle yetinelim dersek yirminci yüzyılın en özgün yazarlarından Kafka, zor da olsa yapıtlarını yayımlatma olanağını bulmakla birlikte, büyük ününe ancak ölümünden sonra kavuşmuş, 1912’de yazdığı “Amerika” ölümünden üç yıl sonra, 1927’de; 1914’te yazdığı “Dava” ölümünden bir yıl sonra, 1925’te; 1922’de yazdığı “Şato” da 1926’da yayımlanmıştır.

‘Tanrım dilim ve düşüncemde tutsak etme beni’

– Sizi bir yapıtta başka neler heyecanlandırır; dehlizli psikolojiler, ikircikli gel-gitler, maceraperest hayal kırıklıkları, ödenen bedeller, akıllı-deli, mümkün-imkânsız aşklar? Sizi yazında en çok hangi çağ ve yaklaşım heyecanlandırır ayrıca?

– Yazın yapıtlarında bizi izleklerden çok bu izleklerin işleniş ve yorumlanış biçimleri çeker. Çağlara ve yaklaşımlara gelince, en çok kendi dönemimizin ve kendi ülkemizin yazar ve ozanlarına ilgi duyarız. Bu da dönem ve ortamın önemini gösterir ama bir Balzac, bir Kafka, bir Sait Faik, bir Dağlarca yazına getirdikleri katkılarla dönemlerinin de önüne çıkarlar.

– Kuşkusuz salt başyapıtlara odaklanmıyorsunuz değerlendirmelerinizde, başyapıtlara döşenen yol ile daha ilgisiniz.

– Yalnızca başyapıtlara odaklanmış olsaydık, çok sınırlı bir alanda kalırdık. Kendi kuşağımızdan önceki kuşakların ölçütlerine bağlı kalırdık. Oysa, şöyle bir düşünecek olursak, bizimkinden önceki kuşakların başyapıt olarak niteledikleri yapıtlarla yetinmek bilgimizi de, beğenimizi de sınırlar, kendi çağımıza ilgimizi de sınırlar. Başyapıtlar önemlidir kuşkusuz, ama çağımız ve çağdaşlarımız da en az onlar kadar önemlidir bizim için.

– Tanrıya seslenişinizle bitiriyorsunuz kitabınızı. Yazına, yapıtlara, yapıtlarınıza yaklaşımınızı özetleyen bir biçemde diyebilir miyiz? Bu seslenişten bir bölüm burada da dillendirir misiniz?

– Evet, kitabın bu son yazısında yazına ve yapıtlara yaklaşımımı özetlemek istedim. İsterseniz, kitabın bu son tümcelerini bir de burada yineleyeyim:

“Tanrım, yazarken kızarıyorum ya belli mi olur, bakarsın şu alçakgönüllü kitapta doğru sözler de ederim, olur ya, yeni şeyler bile söylerim belki; bu tansığın gerçekleşmesi durumunda, yazdıklarım benzerlerimin önyargılarına takılıp kalmasın, onlara gerçekten ulaşsın isterim; bu nedenle son dileğim şu senden: dilimde ve düşüncemde çağıma tutsak etme beni, ama ondan çok da uzak düşürme.”

İnsan Yazdığı Şeydir/ Tahsin Yücel/ Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları/ 314 s

1 yorum

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal