Sur kaderimiz ve alınyazımızdır!

Sur kaderimiz ve alınyazımızdır!

Onu Newroz’dan bir gün sonra kadim Suriçi’nin beyni sayılan tarihi İçkale’nin yanı başında, Kanuni Kitabesi’nin çapraz köşesinde, Kurşunlu Camisi’ne inen yolun ağzında, üzeri tank paletlerince ezilip deve hörgücüne döndürülmüş köy yolu halindeki toprak yığınının üzerine iki arkadaşıyla birlikte bağdaş kurup oturmuş halde gördüm.

Polisler bu kez kendileri barikat kurmuş Kurşunlu Camisi tarafına geçiş yasak diyorlardı. Mecburen geri döndüm. Kürtçe, cevabını bildiği soruyu sordu: “Bırakmadılar değil mi?” Evet dedim. Sonra ben sordum: “Hayırdır ne oturuyorsunuz, neyi bekliyorsunuz?” Tarihe kara, kalın harflerle geçecek cevabını verdi kadın! “Evim hemen Kurşunlu Camisi’nin oralardaydı. Sokağa çıkma yasağı başladıktan bir süre sonra ben de diğer komşularım gibi kaçarak çıktım evimden. Bağlar’da bir ev tuttuk. Elde yok, avuçta yok. Bir umut diye sokağa çıkma yasağının kalktığını söyledikleri günden beri her gün Bağlar’dan buraya yaya geliyor ve tam da burada oturuyorum. Sabahtan akşama kadar o taraftan evlerimizin yıkıntılarından geriye kalan molozları taşıyan kamyonları seyrediyorum. Acaba benim evimden de bir parça var mıdır o kamyonların üzerinde diye!”

Dolmuştum, boğaza kadar, fazla kalamadım, yanındaki diğer kadının söyledikleri etkisiz kalmıştı. Onun sokağın girişindeki evini karakol yapmışlar meğer! Gelip uzaktan evinin penceresine bakıyor ve “şükür yıkılmamış” demekle yetiniyordu.

sur2

Evim, dükkânım ne halde?

Yol boyu Gazi Caddesi’nde kendimle haşrolarak Gâvur Mahallesi’nin girişi Balıkçılarbaşı’na geldim. Sokağın başında bir grup birikmiş hemen yirmi metre kadar aşağıda önde polis bariyeri arkasında sinema perdesi gibi yukarıdan aşağıya sarkıtılmış kirli beyaz brandaya bakıyorlardı. Hayali bir filmin sahnelerini izler gibi! Beyaz bezin üzerinden, ayağından kurşunlanmış sonrasında da önünde Baro Başkanı’nı şehit vermiş Dört Ayaklı Minare’nin şerefesi ve aşağı doğru az bir bölümü gözüküyordu minarenin.

Sokağın girişindeki bankta yaşı kemale ermiş iki zat oturuyordu. Birini tanıdım. Yasaksız hâl dönemlerinde sıkça indiğim Xançepek’te küçük bir bakkal dükkânı olan ve adını kendi söylediğinde yeniden hatırladığım xalê Ali’ydi. İğnesi takılmış eski zamanlardan kalma taş plak gibi döne döne tekrarlıyordu. Ama Kürtçe: “Yaşım 88, yetmiş yıldır bu mahallenin sakiniyim. Üç aydır evim, dükkânım ne halde bilmiyorum. Bırakmıyorlar da! Onları Allah’a havale ediyorum. Başka da yapacağım bir şey yok! Elimden ne gelir ki. Bu sözleri de söylemesem hırsımdan patlayacağım. Büyüklerimden biliyorum. Şeyh Said kıyamında da aynısını yapmışlar.”

Yanında oturan ve başı sarıklı, muhtemelen kendisiyle yaşıt olan adını sormadığım arkadaşı yerinden kalkıp polis barikatına doğru bir başına yürüdü. Vakit öğlen saatleri olmuştu. Barikatla beyaz bez arasına geçti. Eşzamanlı olarak öte taraftan polis gelip durdurdu. Buraya kadar, geçemezsin, güvenlik nedeniyle yasak dedi. İkna edemedi polisi, oysa bıraksaydı Şeyh Mutahhar Camisi – Dört Ayaklı Minare’ye gidecek öğlen namazını kılıp dönecekti. Başını önüne eğip döndü, suskun vaziyette ellerini gökkubbeye açıp mırıldandı. Ne dediğini ne duydum ne de anladım. Sadece dudaklarının kıpırdadığını fark ettim. İkisinin de fotoğraflarını çekip mekândan ayrıldım.

sur3

Kalbimizi kırdılar abê!

Yüzümü Mardinkapı’ya çevirdim. Balıkçılarbaşı’ndan sonra Mardinkapı’ya kadar olan cadde berbat haldeydi. Stabilize yola dönmüştü cadde. Soldaki Gren Park (eski Klas) otelinin en üst katından koca bir bayrak aşağı doğru sarkıtılmış, esen rüzgârda varlığını hissettiriyordu. En üst katın boydan boya restoran bölümünün orta pencereleri kum torbalarıyla mevziye dönüştürülmüştü. Karşı kaldırımdan bakıp yürüdüm.

Deve Hamamı’nın köşesinde her yıl bana Derik’in xilxallı yeşil zeytininden getiren emekli bankacı ve haylidir zeytinci ve zeytinyağı imalatçısı Tahsin’le karşılaştım. İçi, yüreği yansa da her şeye rağmen hüzün tebessümüyle konuşmaya başladı(k)! “İş yeri, imalathane, ev dediğin nedir ki! Varsın yıksınlar, yıkılsın. Çalışır birkaç yılda belini doğrultur yine düze çıkar yaparsın. Ya kırılan kalpler! Kalbimizi kırdılar abê!” dedi. Dinledim ve sustum. Çay içelim dedi, sonra deyip ayrıldım.

sur4

Kadim zamanlardan kalma, babamın, dedemin de oturup çayından demlendiği Abbas’ın Parkı’nda (kahvesinde) mola verdim. Çayı getiren kahveci Fesih gömleğini tutup “Bununla çıktım. Evim karşı binada, ama girişi sokağın içinden olduğu için bırakmıyorlar” dedi.

Karşıda, yolun öbür kaldırımının üzerindeki sokağın başında üzeri mavi brandayla kaplı, bacası tüten seyyar polis karakolunun hemen üzerindeki tabelada Divan Oteli yazıyordu. Öncesinde sokağa girip sağa kıvrılarak 20 metre yürüdüğünüzde Davut Ökütçü Çocuk Kütüphanesi’ne ulaşırdınız. Davut Ağabey’in sürekli sormasına rağmen kütüphane ve kütüphane olan ev ne haldeydi bilmiyorduk. Dışarıdan bakıldığında duvarları, pencereleri, tabelası bile kurşun yağmuruna tutulup bitap düşmüş adı Divan olan oteli gören gözler diğerlerini düşünmek bile istemiyordu!

sur5

Güvercinlerime ne oldu?

Seyyar polis karakolunun hemen yanı başındaki en fazla 12 metrekarelik dükkânın camında “Altın Makas Erkek Kuaförü & Güzellik Salonu” yazısı sarı yaldız boyayla yazılmıştı. Önü savaştan artakalan yükle doluydu, sadece görüntülemekle yetindim.

Dönüş yolunda tarihi kendinden zeyl Demirciler Çarşısı’na girdim. Tabelalar yerinde durmuş bana bakıyordu. Dördünü aynı kareye kattım. Baharatçı Kör Yusuf, Bağdat Palas, Rojin Kafe ve Sülükçü… Baharatçı Kör Yusuf üç ay aradan sonra yeniden işe başlamanın hazırlığını yapıyordu. Daha önce Gazi Caddesi üzerinde olan Keldani Kör Yusuf’un baharatçı ve nalbur dükkânı yol genişletme çalışmasında yıkılınca Demirciler Sokağı’nın içine taşınmış ve haylidir Seyyaf Onur ve ailesi tarafından işletilen kadim bir mekân.

sur6

Bağdat Palas, önceleri seçkin, sonraları han odası edasında kimlere mekân olmamış ki! Adını resmiyete inat sürdürmekte kararlı gözüküyor. Eskiden Dağkapı’dan Mardinkapı’ya kadar uzanan caddenin adı Bağdat Caddesi’ymiş! Cumhuriyetle birlikte her şehirde Gazi, Atatürk, Zübeyde Hanım gibi adlarla anılan mekânlarla yaygınlaşınca Bağdat Caddesi de Gazi Caddesi oluvermiş, otelin adı kalmış tabii.

Rojin Kafe, kırılan dökülen camlarını hâlâ yenilememiş, öylece duruyordu. Sülükçü Mustafa’ya selam verip kapısının üzerinde 1600’lü yıllara referans verilmiş Sülüklü Han’a girecekken kapının yanı başında Kuşbaz Tarık ve kardeşi Abdülkadir’le karşılaştım. Mıgırdiç Margosyan üstadın dayısı Demirci Xaço’dan sanatı el alıp sürdüren iki usta da hayli dertliydi. Yeniden göğ ekini biçecek tırpan işliyordu kalfaları. Halini sorunca Tarık’a: “İş yeri yeniden rayına oturur da benim kuşlarım, güvercinlerim vardı Fatih Paşa mahallesindeki eski evimde. Onlar acaba ne oldu, bilmiyorum. Birileri dedi ki, kuşlara ilgi gösteren bir emniyet müdür muavini varmış. Kuşların çoğunu götürüp çiftlik gibi bir yerde korumaya almış. Ona gideceğim ve eğer doğruysa güvercinlerimi isteyeceğim.”

sur7

Sülüklü Han’da T.C. yazısı

Sülüklü Han’ın demir kapısını aralayıp girdiğimde “Han Kolektifi” elbirliğiyle temizlik yapıyorlardı: “Üç gündür uğraşıyoruz, burayı güvenlik görevlileri karargâh yapmışlar. Yiyip içip atıklarını çöplerini orta yerde öylece bırakıp gitmişler. Üç traktör çöp temizledik.” Bazalt işçiliğin harika örneği Hancı Sebro’nun han duvarında kırmızı boya ile “T.C.” yazmışlardı. “Onu silmeyeceğiz. Bugünlerin hatırası olarak o duvarda öylece kalacak” dediler. Hanın bodrum katındaki Gulê’nin mekânı-sığınağı Haoma Kitabevi’ne girdim. İçim ezildi. Kitaplar yerlere saçılmış, berbat haldeydi. Çıkışta dört dille yazılmış kısa han tarihine ne hikmetse dokunulmamıştı, sordum, “anlamamışlardır” dediler…

Son uğrak yerim Süryani İbo’nun eviydi. Evde şükür ki hasar yok(muş). Kendisi ve dostları için ihtiyaç nedeniyle her yıl ezdiği şarabı sokağın kanalizasyonu taşınca dökülüp heba olmuştu. “Olan şaraba olsun. Ya giden onca can” demekle yetindi…

sur8

Şimdi böyle taammüden cinayete kurban gitmiş bir şehir serencamı ile hemhaliz. Kamulaştırma, hem de en “acil”inden bir devletleştirme politikası ile karşı karşıya Sur, Suriçi dediğimiz asıl Diyarbakır. Aklın “kötümserliği”, piçliği, puştluğu ile insan iradesinin iyimserliği üzerinden ruh hâli yaşıyor tümüyle kent.

Madunla, altta kalanla konuşup dinlemeyi onuruna yedirmeyen, tersine; ezmeyi, kırmayı, dökmeyi sonra da bak ben yeniden daha güzelini yapacağım göreceksin demeyi marifet sayan bir muktedir edası ile karşı karşıya şehir…

En zor zamanlarda en ağır bazalt “nahit taşlar”ın inşa yurdundan ses olup el veriyor Diyarbekir. Aynı göğün (g)ezginleri kentin yarasına merhem olmak derdinde. İnsan tekinin bütün kötülüklere inat gökyüzündeki yıldızların tozunun iyimserliğiyle harmanlandığını biliyor suskunların dilini iyi bilen şehrin sakinleri…

sur9

Şimdi şair Birhan Keskin’in kelamınca; “Taşta saklandım ben yıllarca taşta / Bu yüzden anlamıyorsun öfkem nasıl sert” diyor şehir.

Ve ekliyor: Sur inattır, inatsa murat, muradımız elbette geleceğimiz, başka yolu yok.

Ve bir daha ekliyor: Sur kaderimizdir, kaderimizse alın yazımız, budur ol hikâyat…

30 Mart 2016 Diyarbekir

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal