Sıradanlaşan absürd ve biz kaçıklar

Sıradanlaşan absürd ve biz kaçıklar

OHAL’in ve Kültür Servisi’nin ilk günü. İkincisinden güç alarak devam ediyorum hayata. Zira artık ne zamandır desteksiz, dayanışmasız yaşamak mümkün değil. Kimilerimiz için. Bütün darbe kâbuslarımızı hortlatan 15 Temmuz gecesinden geçtik. Tankları, uçakları, kanı gördüm. Korkuyu duydum. Sarışın TRT sunucusu askerlerce basılan binada boşluğa diktiği gözleriyle Yurtta Sulh Konseyi’nin bildirisini okurken ben çoktan sekiz yaşına ışınlanmıştım. Bir 12 Eylül’e. Darbe günlerini neden hep iki haneli günlere denk getiriyorlar gibi saçma şeyler düşünüyordum. Ve yere oturmuştum. Sekiz yaşındayken olduğu gibi.

Son yılları artan bir korku, korkudan öfke, öfkeden isyan, bazen çaresizlik ve çokça da çaba ile yaşıyorum. Çaba, şu sade günlük hayatı devam ettirmek ve delirmemekle ilgili. Çünkü akıl dediğin incecik bir Tel. Ve Turgut Uyar’ı yâd ederek itiraf etmek gerekir ki, benim, bizim çokça dengemizi bozuyorlar. Absürd sıradanlaştı. Şaşırma hakkı elimizden alındı. Diğer pek çok şeyle beraber.

OHAL denileni, Kürt halkına yıllardır doğal hayat akışı olarak yaşatılanı iliğimden biliyorum. Olağanüstünün Türkçede dil içi tercümesi bu bağlamda insanlık dışıdır. İnsandan sayılmamakla, eşdeğer görülmemekle başlar zulüm. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

“Evet, sorunlarımız var, evet çoğu politikaya tamamen karşı düşüyoruz, evet olanları görmezden gelmiyoruz, evet ayrıca yas tutuyoruz AMA direniyoruz ve hâlâ toplumumuz iyiliği için değişimler yapabileceğimize inanıyoruz, sanat ve bilgeliğin yoluyla barışı getirmeyi deniyoruz. Bunu yapmak için de sanatçıların varlığına ve desteğine ihtiyacımız var. Bizi yalnız hissettirdiniz. Bu tür bir tecritle ‘bizi’ cezalandırılmış hissettirdiniz…” Bu satırlar İKSV’nin düzenlediği İstanbul Caz Festivali direktörü Pelin Opcin’in, güvenlik gerekçesiyle 12 Ağustos’ta İzmir Kültürpark Açıkhava Tiyatrosu’nda vereceği konserini iptal eden ABD’li folk şarkıcısı Joan Baez’a ithafen yazdığı mektuptan… Nasıl da içten, ne kadar samimi. Zulüm insanı sadece fiziken değil hatta daha çok manen yıkar. Darbe dediğin içindeki çatırtıdır. Birden sesler uğuldamaya başlar içinde. Hani şu deprem sırasında toprağın homurtusu gibi. Kendi içine düştüğünü hissedersin. Bütün karın kaslarının çekildiğini, iç organlarının basınçla ezilip dışarı fırladığını.

Destek istersin, sevgi beklersin. Duygu dediğin artık romantik değil hayatidir. Elzemdir. Ama işte darbe dediğin, zulüm dediğin yalnızlaştırıcı bir eylemdir. İnsanı atomize etmeyi, koca ve aynı zamanda kıstırılmış kainatta seni bir başına hissettirmeyi hedefler. Unufak etmek ister. Dağılırız.

Bu bir güç ve inanç sınavı. Parçalarına sahip çıkma ve inadına toparlanma tatbikatı. Ve elbette ayma, her şeyi billur haliyle görme ânı. Joan Baez benim genç kızlık idolüm. Henüz daha walkman çocuklarıyken, daha kasetlerin zamanındayken o su gibi sesiyle ürperdiğim, onun şarkılarını anlamaya çalışırken İngilizce çalıştığım, mesele ettiği şeyler sayesinde her seferinde bir şarkıdan daha fazlasını öğrendiğim kadın. Kadınlıktan gelen gücü hissettiren, başka türlü hayatların mümkün olduğunu gösteren insan.

Kişisel tarihinde yeri olanların yaşattığı hayal kırıklığı da darbedir. Bir kandırılmışlık hissi kuşatır insanı. Şimdi mi, tam da bu zamanda mı diye isyan edersin. Oysa işte hayat hepimizi farklı sarmallara almıştır. Ve aslında kimsenin kimseye doğrudan kastı bile yoktur.

Ben Joan Baez’in iptal kararına ilişkin açıklamasını okuduğumda gülümsedim. O Mona Lisa gülümseyişlerimden değildi bu. Böyle dudaklarım iki yandan aşağı doğru sarkar hafifçe, dudaklarım gerginleşir. “Bunun sözü yok. Bir şey demeye hacet yok. Ağzımı açmaya takatim yok” gülümseyişidir. Anladım der. Bazen daha acımasızlaşır hatta. Sen de artık herkes gibisin diye ekler.

“Onca savaş bölgesine, diktatörlükler altında yönetilen ülkeye, iç kargaşaların olduğu ülkeye gittim ancak Türkiye’de bugün gördüğüm kadar büyük ve öngörülemez tehlikeyi başka bir yerde gördüğümden emin değilim” demiş Baez. Burası aynı zamanda Opcin’in de en dipten serzenişte bulunduğu yer. “Güvenlik durumunuzdan emin olmamanızı anlıyorum, Türkiye’yi ziyaret etmeyi emniyetsiz bulmanızı anlıyorum, koşulların uygun olmadığını varsaydığınız için performansınızı iptal etmenizi anlıyorum. Yine de, bizim durumumuzu savaş bölgeleriyle kıyaslamaya yönelik hızlı varsayımlarınızı ve iptal kararınızı tebliğ ederken kullandığınız ‘kestirilemez tehdit ve kâbus’ gibi sert kelimeleri anlamakta güçlük çekiyorum.”

Anlıyorum Joan Baez’i dedi içimdeki ses. Çok şeyi anlamak durumunda kalmış o kadın ses. Evet öngörülemez ve kestirilemez bir tehdittir bu. Çünkü adı halen ve ısrarla demokrasi! Çünkü zulme, işkenceye, katliama koşut ve eşzamanlı olarak sanki hiçbir şey olmadan devam edilen bir hayat var. Çünkü aynı zaman ve mekân içinde birbirine değmeden süren hayatlar var. Öbür türlüsünü göze alanların, birbirine uzananların hayatlarıyla ödediği bedel var.

O yüzden ben mektubun başka bir yerine takıldım. Der ki Joan Baez “Endişe, keder ve kafa karışıklığı içinde size bu karanlık savaşta devam edebilme gücü diliyorum ve bu karanlık en azından griye dönüştüğünde buluşmayı umuyorum.”

Karanlıktan griye dönen saatler alacakaranlık saatleri. Ecel zamanları. Oradan birlikte geçebilenler zaten en zorlu mücadeleden galibiyetle ayrılmış ve hayatı bir kere daha kutsamış sayılırlar. Ve sonrasındaki o ilk gün ışığının belirdiği anlarda yanlarına koşarak gelenlere sadece… gülümserler.

Gülümsedim Joan Baez’e. Hem bir de şu var; bu zaman onun şarkılarıyla ne yaşanır ne anlatılır. O bizim şarkımızdır. Birlikte söylenir. Birlikte hıçkırıklarla gülünür, kahkahalarla ağlanır.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal