Sıradan yaşamlar ve ‘kendi hayatlarından sıkılanlar’

Sıradan yaşamlar ve ‘kendi hayatlarından sıkılanlar’

Çevirmenliğin birden fazla tanımı var ve bunlar üzerinde kesin bir anlaşmaya varılabilmiş değil. ‘Eseri yayımlandığı dilden bir başka dile aktarmak’ diyenler çoğunlukta. Çevirmenliği bir ‘zanaat’ olarak tanımlayanlara da rastlıyoruz.

Hepsinin ötesinde, çevirmenlik için sanat nitelemesi daha doğru; eseri bir başka dilde yeniden yazma sanatı…

Türkiye’de bu sanatın hakkını verenlerden biri de Makbule Aras Eivazi. Gerek kendisinin gerek eşi Farhad Eivazi’yle birlikte imza attığı çevirilerin listesi uzun: Furuğ, Sâdık Hidayet, Goli Terakki, Gulam Hüseyin Sâedi, Nasser Saffarian, Ali Eşref Dervişyan, Abbas Kiyarüstemi…

Eivazi, bu kez bir çeviriyle değil, “Sonun Bacakları” başlığı altında kitaplaşan öyküleriyle karşımızda. Öykülerinde, yaşamın olağan akışından kesitler sunan yazar, aynı zamanda kurmacayla bu çemberin dışına; açığa çıkanlar (konuşanlar) ile gizlenenler (susanların) arasındaki gerilime davet ediyor bizi.

Zamanın yordukları, gecenin rahatlattıkları

Sessizliğin bazen sözlerden daha çok şey anlattığı ve daha derin anlamları olduğu söylenir. Sessizlik bir inat, isyan veya kayboluş diye de nitelenebilir. Eivazi’nin öykülerinde sessizliğin tüm yönlerine rastlamak mümkün. ‘Varlığının, aslında yokluk olduğuna inanmaya başlayan’ ve ‘içi boş kurşun kalem gibi’ karakterlerin suskunluğu bu sessizliğe örnek gösterilebilir.

Tersi de geçerli bunun: ‘Çok kişi, çok ses olanlar’; zamanın içinde mi, yoksa dışında mı konumlandığını, geçmiş ile gelecek arasındaki şimdide, hem birbirleriyle hem de kendileriyle tartışıyor: “İnsan neyi kaybedeceğini, nasıl kaybedeceğini bilir mi? Belki de bunun bir önemi yok. Asıl mesele şu ki insan, hiç yalnız kaybetmiyordu ve bunu çok geç anlıyordu. İki kişilik bir yükü tek başına sırtlanmanın mümkün olmadığını da. İnsan ne çok şeyi sonradan anlıyordu. Ve belki de bu, çok daha iyiydi. Her şeyi anlaya anlaya yaşamak mümkün değildir belki de. Anlamak, bazı duyguları yok ediyordu.”

‘Geçtiğimiz günlerde’ diye bir ifade dilimize pelesenk olmuştur ya, aslında günler geçip gider yanımızdan. Eivazi’nin öykülerinde işte o geçen zamanın bıraktığı izler hayli belirgin. Yaşlılık, koparılan takvim yaprakları, gidenler ve geride kalanlar… Ağır aksak ilerliyormuş gibi gelen fakat hızla akan zamanın değiştirip dönüştüren gücünü hissedenleri de unutmamak lazım.

Zamanın sanki durduğunu düşündürense rüyalar: Birbirine benzeyen rüyaları veya aynı rüyayı görenler, hep tek bir günü yaşadığı ya da günlerin fena hâlde birbirinin kopyası olduğu izlenimine kapılıyor.

Yanlış anlamalardan doğan huzursuzlukları, önyargıları, iletişimsizliği veya iletişim kurma beceriksizliklerini de anlatan Eivazi, bunların sonucu olan rahatsız insanlar ve öfkeli grupların yarattığı tekinsiz ortamı betimliyor. O ortamı, dört mevsim boyunca bilinmeze doğru gidenler izliyor.

Ardından, ‘gecenin karanlığıyla sakinleşenler’ ve ‘insanla gökyüzü arasındaki engellere karşı olanlar’ geliyor: “Balkonda, ayaklarım betonun serinliğini içine çekerken ruhum, bahçenin gece âlemine dalardı. Yüzleri bahçeye dönük, halka şeklinde, elele duran altı binadan ibaret lojmanımızın ağaçlı, çiçekli bir de bahçesi vardı. Gece yarılarına kadar orada geçerdi ömrümüz, merdivenleri çıkarken aklım hep bahçede kalırdı. Aslında hepimizin aklı bahçede kalırdı. Sabahı, sabrın içinde saklamak ne zordu. Gündüzleri top oynayıp koşturduğumuz bahçe gece, yalnızlığına gömülüp dizlerini karnına çeker, uykuya dalardı.”

Küçük mutluluklar ve büyük huzursuzluklar

Öykülerdeki karakterlerin ayakları toprağa basıyor; kimi köy yerinde, kimi şehirde bazıları da ikisinin arafında bulunuyor. Yerinden yurdundan ayrılıp huzur arayanlar, yerinde yurdunda kalıp huzursuzlananlar ve yola çıkıp yeni bir yaşam peşine düşenler… Çok düşünüp az konuşanları da unutmamalı: “Ne tuhaf değil mi, ayak izlerimiz silinecek şu kumlardan bir gün, rüzgâr bütün kelimelerimizi alıp götürecek ama bu deniz, bizden iz kalmayan dünyada yine de dövecek kayalıkları.”

Uzun sessizlikler ile kısa konuşmalar arasında gidip gelenlere ve kendisini anlatanlar ile başkasının hayatını merak edenlere de rastlıyoruz satırlarda. Bunların tamamında, akışkan yaşam içinde pek göze çarpmayan ya da önemsenmeyen ayrıntıları su yüzüne çıkarıyor Eivazi. Söz konusu ayrıntılar, zaman zaman akıntının tersine kürek çektiren yeni soru ve yanıtlar doğuruyor.

Küçük mutlulukların ve büyük huzursuzlukların anlatıldığı öykülerde, ‘kendi hayatlarından sıkılan insanlarla’ ya da ruhunu kaybedenlerle, bunların farkında bile olmadan yaşayanlarla yüzleşiyoruz tek tek. Hayatına öylece devam edenler ve içinde bulunduğu durumdan rahatsız olanlar da cabası. Kısacası dertlerini dolambaçlı yollardan geçerek anlatmaya çalışanlarla ve payına düşeni kabullenenlerle, yaşanmışlıkların izleriyle yüzleşenler ve bu izleri silmek (ya da unutmak) isteyenlerle, kendi dünyasına hapsolan ve başka bir dünya arzulayanlarla buluşturuyor bizi Eivazi.

Eksik yaşayanlar, bazen konuşuyor, çoğunlukla dinliyor; kimi zaman karşısındakine kulak veriyor kimi zaman da kendisine… Eivazi, bu suskunlukları, dinleyişleri ve konuşmaları farklı anlatım teknikleriyle kurgularken sıradan yaşamlar içindeki sıra dışılıkları yansıtıyor okura sakin bir şekilde.

“Sonun Bacakları”, Makbule Aras Eivazi, Yapı Kredi Yayınları, 120 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal