Şiddetle tersyüz edilen demokrasi

Şiddetle tersyüz edilen demokrasi

Şiddet, ırkçılık ve Avrupa eleştirisine merak salan hemen herkesin yolu, Cezayir Savaşı sırasında Fransa’nın tutumlarına ve eylemlerine karşı söylemiyle dikkat çeken muhalif psikiyatr Frantz Fanon’la bir şekilde kesişir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, işgale ve sömürgeciliğe karşı Fransa Özgür Ordusu’na katılan, savaş sonrası siyah kimliğini merkeze alarak ayrımcılığa dair sert eleştiriler kaleme alıp çeşitli eylemlerde boy gösteren Fanon, kült kitabı “Siyah Deri Beyaz Maskeler”i (Çeviren: Orçun Türkay, Metis Yayınları, 2020) şu cümleyle bitirmişti: “Ey bedenim, beni sorgulayan bir insan kıl daima.”

Ömrünün sonuna dek bu yoldan şaşmayan Fanon, yeni bir insancıllıktan; kişilerin ırk önyargılarını aştığı, anlamanın esas olduğu ve hiçbir şiddet eylemiyle meşrulaştırılamayacak bir hümanizmden bahsedip bunun geçerli kılınması için uğraşmıştı.

Düşmanlığın, ayrımcılığın ve ırkçılığın olmadığı; ‘insanın kendisini yakmaya yeltenmeyeceği’ ve narsisizmin vücuda gelmediği bir özgürlük anlayışı ortaya koyan Fanon; sefalete, sömürüye ve açlığa karşı bir kavga vermişti: “Düşünsel yabancılaşma burjuva toplumunun yarattığı bir şeydir. Ben her türlü evrimi, gelişmeyi, ilerlemeyi, keşfi kendine yasaklayarak belli biçimlerde kemikleşen her topluma burjuva toplumu diyorum. Yaşanılası olmayan, havası kokuşmuş, düşüncelerin ve insanların çürüdüğü kapalı bir topluma burjuva toplumu diyorum. Bence bu ölüme karşı duran her insan bir anlamda devrimcidir.”

Yabancılaşma ve ırkçılık dalgasıyla hesaplaşma

Tarih’in tutsağı olmayı ısrarla reddeden; ırkçılığın, ayrımcılığın ve düşmanlıkların doğal ya da biyolojik değil, belirli toplumsal ilişkilerin sonucu olduğunu savunan Fanon’a göre formel sömürgecilik bitse bile sömürgeleştirilmiş öznenin üretimi devam ediyordu. Bu nedenle zarını mücadeleden yana atmıştı; “Yeryüzünün Lanetlileri”nde (Çeviren: Şen Süer, Versus Kitap, 2007) ‘bireysel düzeyde temizleyici bir güç’ diye nitelediği, kişiyle beraber kitleleri, umutsuzluktan ve pasiflikten kurtardığını düşündüğü şiddet ile şiddetsizlik arasındaki ince ayrımı açıklamıştı: “Şiddetsizlik, en kaba biçimiyle sömürge aydınına ve iş dünyasının seçkinlerine sömürge burjuvazisinin onlarla aynı çıkarlara sahip olduğunu ve bu yüzden ortak yarar için anlaşmanın acil ve olmazsa olmazlığını ifade eder. Şiddetsizlik, sonradan pişmanlık duyulacak bir hareket yapmadan, onarılmaz durumlar ortaya çıkmadan, kan dökülmeden önce görüşme masasının çevresinde sömürge sorununu çözmeye yönelik bir girişimdir. Ama kitleler, görüşme masasının çevresine iskemlelerin yerleştirilmesini beklemeden sorunu kendi ellerine alarak yakmaya ve öldürmeye başlarsa çok geçmeden ‘seçkinler’ ve milliyetçi burjuva partilerinin liderleri, hemen sömürge yetkililerine koşarak ‘Durum çok ciddi; nereye varır bilmiyoruz, bir çözüm, bir tür uzlaşma bulmalıyız’ der.”

Ömrünü sömürgeci sistemin yarattığı yabancılaşma ve ırkçılık dalgasıyla hesaplaşarak geçiren Fanon’un politik kimliğini anlamadan ve fikirlerini kavramadan, onun izinden gidenlerin ne dediğini anlamlandırmak hayli güç. Kendisini onun takipçisi diye niteleyen tarihçi ve siyaset bilimci Achille Mbembe’nin söylemini anlayabilmek için Fanon’un görüşlerine ilişkin yukarıdaki özet yol açıcı olabilir.

“Düşmanlık Politikaları”nda, Fanon’un fikirlerinin kendisi için bir çıkış noktası olduğunu söyleyen Mbembe; 1950’lerden ve 1960’lardan 2000’lere bir yay çizerken şiddet ilişkilerine, kutsanan savaş ve çatışma söylemlerine, bir şiddet eylemini bir başkasıyla yok etmeyi olağanlaştıranlara, yeniden taraftar toplayan milliyetçiliklere, özgürlük-güvenlik, inanç-itaat, şiddet-yasa ikilemleriyle meşruiyet kazandırılmaya çalışılan nanoırkçılığa dair eleştiriler sıralıyor.

‘Hayat zayiatı rejimi’

Mbembe, düşmanlık politikaları ana başlığı altında, sömürgecilik ve Soğuk Savaş sonrası şiddetin farklı görünüşlerle ve kavramlaştırmalarla günlük yaşamda karşımıza çıkışını, olağanüstü hâlin olağanlaştırılmasını ve 2000’lerden itibaren hayatımızın ayrılmaz bir parçası olan özgürlük-güvenlik ikilemini ortaya koyup tüm canlıları kapsayacak bir politikanın gerekliliğinden bahsederken ufukta bir soru beliriyor: “Öteki kimdir ve neye benzer?”

Bu sorunun bizi götürdüğü noktada, ‘Öteki’yle nasıl bir ilişki kuracağımız ve dolayısıyla sınır, öfke, hak, hukuk ve adalet sorunuyla beraber demokrasi kavrayışlarındaki farklılıkların yol açtığı problemler yer alıyor.

Mbembe, haklı olarak ‘arî demokratik’ tavrı gündeme getirip ‘yabancıların temizlenmesine’ dayanan eylemlerin günümüzdeki yansımalarını hatırlatarak yeni milliyetçilik, hukuku ve adaleti eğip bükme eleştirisine girişiyor: “Siyasal düzen, hemen her yerde, ölüme yönelen bir örgütlenme biçimi olarak kendini yeniden oluşturuyor. Moleküler bir öze sahip, sözde savunmacı bir terör, yavaş yavaş şiddet, cinayet ve yasa; inanç, buyruk ve itaat; norm ve istisna; hatta özgürlük, sürgün ve güvenlik arasındaki ilişkileri bulandırarak meşruiyet kazanmaya çalışıyor. Hukuku ve adaleti öne sürerek cinayeti ortak yaşamın muhasebesinden dışlamak artık söz konusu değil. Her defasında riske atılan en yüce değer, yani hayat oluyor. Vatandaş kategorisinin iki yeni ikamesi olarak terörist ya da teröre maruz kalan insan, cinayeti reddetmiyor. Tam tersine, (öldürme veya ölme biçimlerinde) ölüme karşı olsalar bile yine de onu kan ve kılıçla yazılmış bir tarihin -Varlığın tarihinin- nihai güvencesi olarak görüyorlar.”

Mbembe; nüfus hareketleri, militarizm-milliyetçilik ve sermaye gibi üç önemli öğeyle demokrasiden vazgeçme eğiliminin belirdiğini ya da en azından demokrasinin tersyüz edildiğini söylüyor. Bir başka deyişle sınırlar çizen, hapseden, ayrımcılık ve ırkçılık tohumları eken bir ‘küreselleşme’den bahsederken tıpkı Fanon gibi bunun mitolojilere, Tanrı’nın öldürülüşüne ve sömürgeciliğe dayanan demokrasinin karanlık tarafını hatırlatıyor: “Demokrasilerin şiddeti, sömürgelerde bir dışsallaştırma sürecinin konusu oldu ve bu bölgelerde kaba baskı eylemlerine dönüştü. Sömürgedeki iktidar, önceden gelen herhangi bir meşruiyet iddiasında bulunmadığından, kendisini bir çeşit kader olarak dayatmaya çalıştı; hem imgelemde hem de uygulamada, fethedilen ve boyun eğdirilen yerlilerin hayatı, kaderin önceden belirlediği olaylar zinciri diye sunuldu. Bu yaşamın sonunun buna mahkûm olduğu düşünülüyordu; böylece devletin uyguladığı şiddet, her defasında yalnız gerekli değil, aynı zamanda masum bir önlem hâline geliyordu.”

Demokrasi-şiddet bağlantısı, Mbembe’ye göre terör ve karşı-terör ilintisiyle de ete kemiğe bürünüyor; terörizm ve ona karşı girişilen eylemler, ‘hukuka ve haklara saldırıya’ dönüşüyor. Düşmanın hakkından ‘olağanüstü çabalarla’ gelinemeyeceğini söyleyenler ile hukuku yok etmeyi amaçlayan terörizm aynı noktada buluşuyor; Mbembe’nin ‘hayat zayiatı rejimi’ dediği durum, her iki eylemi kapsarken iç savaş tehlikesini daima canlı tutan terör ve karşı-terör, otoriterliğin ana besinine dönüşüyor.

Terörün işlevselliği, diğer tüm toplumsal bağları ortadan kaldırırken siyasal, kültürel ve militarist silahlanmayı esas alan; yazarın ifadesiyle ‘Öteki’nin yaşamı pahasına uygulanan ve normalleştirilen düşmanlık bağını’ öne çıkarıyor. Küçük ölçekli kitle katliamlarına dayanan bu sistemde, kimsenin sorumluluk almadığı ya da sorumluluğu birbirinin üzerine attığı, herhangi bir adalet duygusunun hissedilmediği, ırkçılığın gemi azıya aldığı ve ‘teröre karşı savaş’ maskesinin takıldığı ‘nekropolitik iktidar’la yüzleşiyoruz.

Nanoırkçılık mottosu: ‘Herkes kendi yurdunda kalsın’

Mbembe düşman yaratma arzusunun, yok etme fantazmasının ve duvar örme politikasının, ‘çağdaş ayırma projelerinin’ merkezindeki var oluş ve yok oluş kaygısını canlı tuttuğunu, zamanımızdaki düşmanlık güdüsünün, toplumsal bir ihtiyaç olmanın ötesine geçerek ‘terörizmi boğmak için olağanüstü tedbirler alan’ liberal demokrasilerin ontolojik takıntısı hâline geldiğini hatırlatıyor: “Teröre karşı savaş’ın kızıştırdığı taklitçi rekabet ortamında, mümkünse gösterişli bir biçimde düşmanını yenmek, öznenin oluşumunda ve zamanımızın simgesel düzenine girişinde zorunlu bir evre hâlini almıştır. Kaldı ki sanki düşmanın reddi, insanın kendi içinde derin bir narsisistik yara hâline geliyor (…) İçinde yaşadığımız çağ, âdeta mutlak serbestliğe, dizginleri salmaya ve yasakların kalkmasına çağrı yapıyor.”

Güvensizlikten beslenirken bunun çaresi olduğunu iddia eden güvenlikçi devlet, Mbembe’nin bahsettiği takıntılı ontolojik hâli vücuda getiriyor. Güvenlikçi devlet, düşmanlaştırdıklarıyla giriştiği kavgada, herkesin katılmasını beklediği seferberlikler ilan ederek efendilik taslıyor ve geniş kitleleri tahakküm altına almayı amaçlıyor. Sonuçta yeni bir  ‘Biz’ ve ‘Onlar’ ayrımı meydana getirilirken Mbembe’nin hatırlattığı nanoırkçılık, ‘herkes kendi yurdunda kalsın’ sloganıyla kendisini gösteriyor: “Nanoırkçılık; sıradanlığıyla, toplumun gözeneklerine ve damarlarına sızma becerisiyle düşünceye ket vuran, âdeta makineyle beyinlere hükmeden ve kitlelerin efsunlandığı bir çağda, kültüre ve içimize çektiğimiz nefese dönüştürülmüş ırkçılıktır.”

Biçim değiştiren efendi-köle diyalektiği

Düşmanlık politikalarının oluşturulmasında bir kilometre taşı sayılan; insanların ‘artık’, ‘fazlalık’ ve ‘köle’ diye sınıflandırılması, Mbembe’ye göre hümanizmin çelişkilerinden ve çıkmazlarından biri. Formel sömürgecilik döneminde özellikle Afrika’da son derece sert biçimlerine rastlanan bu sınıflandırma, daha sonra liberal demokrasilerde toplumun kılcal damarlarına zerk edildi. Küreselleşmenin ve kapitalizmin çalışma prensipleri ile güvenlik-özgürlük ikilemi, söz konusu sınıflandırmada kullanışlı hâle getirildi.

Mbembe’nin vurguladığı gibi ‘insan hayvanat bahçesi’ metaforu, vakti zamanında sömürgecilerin Afrika’yı, Güney Amerika’yı ve Asya’nın bazı bölgelerindeki halkları tarif ederken şimdilerde liberal demokrasilerde korkutulan, dışarıda bırakılan ve düşmanlaştırılanları anlatmak için kullanılıyor. ‘İnsan hayvanat bahçesi’; eşitsizliğin ve adaletsizliğin hüküm sürdüğü, içinde tutulanların ne o ne de bu veya ne nesne ne de özne olduğu, askıda bir yaşamı temsil ediyor.

Mbembe’nin deyişiyle çağdaş kapitalizm, zamanı yaratma ve yok etme çelişkisiyle işliyor; zamanı plastikleştiren ve onun hızlandığı izlenimi uyandıran bu sürecin yöneticileri, ‘ortak karar alma ve gerçek bir demokratik yaşam kurma yetenekleri üzerinde yıkıcı etkilere yol açıyor.’ Öte yandan, söz konusu süreçle birlikte efendi-köle diyalektiğinin biçim değiştirdiğini vurguluyor yazar: “Efendi artık ölümlü olmaktan çıktığına göre geriye bir tek yanılsama kalıyor: Biz de Efendiler safına geçmeliyiz. Geriye bir tek arzu kalıyor ve onu da gittikçe ekranlarda ve ekranlar aracılığıyla yaşıyoruz. Yeni sahne artık ekran… Ekran sadece kurguyla gerçeklik arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmaya çalışmıyor, gerçekliğin yaratıcısına dönüşüyor.”

‘Dünyasal ilişki’

İçi boşaltılmak istenen ‘demokrasiyle’, hukuksuz bir ‘hukukla’, yasaları sumen altı eden ve âdil olmayan bir ‘adaletle’ yaratılan gedikleri dolduran ayrımcılık ve düşmanlık politikalarının nefes alıp verişini resmeden Mbembe’nin yanıtını aradığı belli başlı birkaç soru var: “Öteki ile sadece verili bir nesne, elimizi uzatıp dokunabileceğimiz noktada duran bir nesne olarak karşılaşıp karşılaşmanın mümkün olup olmadığı ve bir gün mümkün olup olmayacağı sorusudur bu. Birlikte var olduğumuzu ilan edebileceğimiz diğerleriyle bizi birbirimize bağlayacak herhangi bir şey var mı? Bu kaygı hangi şekillere bürünebilir? Farklılık veya ayrıma değil, benzerlik ve ortaklık düşüncesine dayanan başka bir dünya politikası mümkün mü? Bazen aynı alanda, birbirimize maruz kalarak yaşamaya mecbur değil miyiz?”

Mbembe, bunlara cevaplar ararken milliyetin ve vatandaşlığın ötesine geçecek yeni bir bedenden, hayattan ve düşünme biçiminden bahsedip Edouard Glissant’ın ‘dünyasal ilişki’ ifadesini hatırlatıyor. Dolayısıyla ‘sömürgeleştirilmiş var oluşun yenilmiş bedeninin’ ve zihninin; bununla birlikte, düşmanlaştırmanın ve ayrımcılığın en az düzeyde bulunacağı dünya için bir çağrı yapıyor.

Yazarın bu düşünün gerçekleşmesi epey zor ama imkânsız değil.

“Düşmanlık Politikaları”, Achille Mbembe, Çeviren: Ayşen Gür, İletişim Yayınları, 224 s.           

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal

Son yazılar

En çok okunanlar

En çok yorumlananlar