Sessizliğin bilgelik yüklü sesi

Sessizliğin bilgelik yüklü sesi

Sessizliğin baskı altına alındığı, tek başınalığın hoş karşılanmadığı ve sakinliğin yaşamın merkezinden uzaklaştırıldığı bir gürültü ve uğultu çağındayız. Sessizliğin ‘yeni lüks’ hâline getirildiğini hatırlatan Erling Kagge; gürültünün insanları sessiz kıldığı ve sessizliğin sesinin bastırıldığı bu devirde, derinleşmenin ya da odaklanmanın küçümsendiğini hatırlatmıştı.

Antarktika’ya yürüyüşünü anlattığı “Gürültü Çağında Sessizlik”te (Çeviren: Nezihat Bakar-Langeland, Alfa Yayınları, 2020) Kagge, sessizliğin konuşkan bir eylem olduğunu söylemişti. David Le Breton ise “Sessizlik Üzerine”de (Çeviren: Zeynep Turan, Sel Yayıncılık, 2021), gürültü ve uğultu çağının ‘düşünce felcine neden olduğunu’ belirtirken bu dönemin yükselen ‘değerleri’ yüzeysellikten ve kofluktan dem vurmuştu.

Sessizliğin bir anlam arayışı, gürültünün ise anlamsızlık olduğu ve yorgunluk yarattığı bir zaman dilimindeyiz. Le Breton, günümüzde sessizliğin dinginlik ve zenginlik, gürültünün ve uğultunun ise sürekli tetikte kalma hâli ve yoksulluk anlamına geldiğini vurguluyor.

Gary Snyder, “Özgürlüğün Görgüsü”nde (Çeviren: İnan Mayıs Aru, SUB Yayın, 2017) sessizliği ‘insanın kendisini durdurup kendinden sakınması’ şeklinde tarif etmişti. Bu sakınma hâlinin, doğayla ve düşünmeyle buluşma yönüne atıf yapan Snyder, bir yürüyüş dediği sessizliği, özgürlüğe açılan kapı, gürültüden ve görgüsüzlükten kurtulma çabası diye nitelemişti.

Gürültü ve uğultu çağında sessizliği ticarileştirenlerin ya da bu alışverişin tarafı olan müşterilerin, uzak ve yakın geçmişte sessizliğin ne anlama geldiğini, kişilerin bunu nasıl algıladığını kavraması beklenmemeli.

Tarihçi Alain Corbin, ‘Rönesans’tan Günümüze’ alt başlığıyla yayımlanan “Sessizliğin Tarihi”nde geçmişin sessizlik örneklerini inceliyor: Sessizliğin, tekinsiz ve doldurulması gereken bir boşluk diye kabul edilmediği, illa bir şey söylemenin zorunlu olmadığı zamanlara; sessizliğin eğitici, düşündürücü, derin, arayışı kolaylaştıran ve bilge yönünün öne çıkarıldığı dönemlere yoğunlaşıyor.

‘Düşünce inzivası’na yolculuk

Sessizliği unuttuğumuz zamanları yaşadığımızı söyleyen Corbin, gürültünün makbul, yaratıcı ve işlevsel sayıldığı bu dönemin kısa bir özetini yapıyor: “Günümüzde sessiz kalmak zor, sessiz kalamamak da insana huzur ve sakinlik veren o iç sözü duymamızı engelliyor. Toplum bize durup kendimizi dinlememizden ziyade bütünün parçası olabilmemiz için gürültüyü kabullenmemizi telkin ediyor. Bundan ötürü bizzat bireyin yapısı değişime uğruyor.”

Bireyin yapısının değişmediği, sessizliğin ise değerli sayıldığı günlere doğru okuru bir yolculuğa çıkaran Corbin’in anlattığı devirlerin en önemli özelliği, kişinin kendi olmayı bilmesiydi. Sessizlik de bunda büyük bir paya sahipti kuşkusuz.

Corbin, göz önünde olmayan mekânlara uğrarken kütüphanelere, kalelere, hapishanelere, kiliselere ve evlere sinen derin hikâyelerle buluşturuyor okuru. Suskun, konuşkan, hareketsiz, ‘kesif ve boğucu’; ‘kurşun gibi ağır’ sessizlikler, bu mekânların duvarlarında, zeminlerinde, avlularında, odalarında ve koridorlarında geziniyor, buralarda ‘engin sırlar’ saklanıyor.

‘Düşünce inzivası’na ve dilsizliğe doğru çıktığı bu yolculukta Corbin, yaşanan ve anlamlandırılan, kimi zaman tehditkâr kimi zaman zihne kılavuz olan sessizlikle karşılaşıyor. Ağır ağır akan ve kişiyi hiçlik sınırına götüren canlı sessizliği anlamaya uğraşan yazar, edebiyat eserlerinin sayfalarında, onların nefes alıp verdiği mekânlarda ve kitaplarda ete kemiğe bürünen karakterler arasında dolaşıyor. Bu sırada ürkütücü, ‘kibirli bir düşmanlığın’ karşılığı olan, öğretici, duyguları uyaran ve arayışı simgeleyen sessizlikle de buluşuyor.

Sessizlikte gezintinin salt mekânlarla sınırlı olmadığını, doğadaki sessizliği de hatırlatan Corbin; kırların, dağların, koruların, ormanların, çöllerin, göl ve deniz kıyılarının da ‘alçakgönüllü’ ve atıl sessizlik barındırdığını, buralarda ‘insanlık dışı bir sessizliğin hüküm sürdüğünü’ söylüyor.

Gürültünün ve uğultuların arasında kalan sessizliğin istirahatgâhları, aynı zamanda geçmişteki arayışları da simgeliyor. Corbin’in bahsettiği çok eskilere dayanan sessizlik arayışı, hem bir isyana hem de içe dönüşe denk geliyor. Meselenin içe dönüş kısmını tamamlayan tefekkür ve inziva, ‘gereksiz ve dikkat dağıtıcı lakırdıdan’ kaçınmayı sağlıyor. Öte yandan, ‘sessizliği koruyabilmenin çok değerli ama çok güç edinilen bir meziyet’ olduğunu hatırlatıyor yazar.

Sessizliğin verdiği esenlik

Sözü ötelemek ve sessiz kalabilmek, geçmişte hayli değerli bir eylemdi. Corbin’in ‘sessizlik terbiyesi’ dediği bu eylem, büyük şeylerin ortaya çıkabilmesi için bir zemin yaratma anlamına geliyordu. Her şeyden evvel bu, kimi zaman buyruklara kimi zaman geleneklere dayanan bir kültürdü: Yeri ve zamanı geldiğinde ketumlaşmayı gerektiriyordu; susmayı bilmek, meselenin özüydü. Bu noktada Corbin’in yaptığı tarihsel hatırlatma önemli: On dokuzuncu yüzyıldan itibaren gürültü; tahammül eşiğinin düşmesini, sessizlik arayışlarını ve bugün karşılaştığımız bazı çelişkileri beraberinde getiriyor: “Acaba günümüzdeki sessizlik talepleri gürültüye dayanma eşiğinin düştüğünü mü gösteriyor? Tabii ki hayır. Gün içerisinde ulaşım araçlarında sessizlik isteyenler ve bu sessizlikten keyif alanlar, geceleri bir kulüpte ya da konser salonunda insanlık tarihinin o zamana dek duymadığı yoğunlukta sesleri sineye çekebiliyor. Sessizlik ve sağladığı esenlik, zamana ve mekâna bağlı fasılalı ihtiyaçlarmış gibi olup bitiyor her şey.”

Sessizliğin sözünün edebiyatta, sinemada, şiirde, dinî metinlerde ve plastik sanatlardaki yansımalarını ortaya koyan Corbin, mutlak ve mutlak olmayan sessizlik örnekleri sıralarken Ionesco’nun ‘söz, sessizliğin sessizliğin konuşmasına engel olur’ ve Pascal Quignard’ın ‘dil bizim vatanımız değildir, bizler sessizlikten geliriz ve henüz dört ayak üzerindeyken doğru yoldan saparız” cümlelerini not ediyor.

Corbin, susma-konuşma meselesinin siyasi bağlamına dair bir anekdot paylaşmış: “Konuşmanın susmaktan daha riskli olduğu görüşü modern çağlarda da sürekli yinelenmiştir. Bu yaklaşımın temeli saray insanı prototipine dayanır. Sözün risk teşkil ettiği inancı, öncelikle saray yaşamını düzenleyen kurallardan kaynaklanır. Dolayısıyla Norbert Elias’ın da ortaya koyduğu gibi on altıncı yüzyıldan on sekizinci yüzyıla dek susma sanatını konu eden önemli metinler, uygarlaşma sürecini gözler önüne serer. Bu metinler, söz konusu sürecin niteliklerini belirleyen normların içselleştirilmesine katkıda bulunur.”

İster siyasi ister dinî ister aşkla ilgili olsun sessizliğin birçok formu ve bağlamı var. Bunlar kimi zaman içe dönüş, düşünme ve dinginlik kimi zaman bir mecburiyet ya da trajedi barındırıyor. Corbin izlemeye, tanımaya, anlama ve anlamlandırmaya imkân veren sessizliğin tarihinden bir kesiti anlatırken bu ilintilerin tümünü örneklerle açıklıyor.

“Sessizliğin Tarihi”, Alain Corbin, Çeviren: Işık Gören, Kolektif Kitap, 114 s.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal