Sartre’ın son on yılı

Sartre’ın son on yılı

On dokuzuncu yüzyılın bitişinden itibaren ve iki dünya savaşı arasında her şey yeniden kurulurken entelektüel ortam da hareketleniyordu. Bu tarihlerde, Jean-Paul Sartre’ın ‘var oluş özden önce gelir’ sözüyle temelleri atılan Varoluşçuluk öne çıkıyordu. Geçmiş ve gelecek arasındaki bağlantıyı, insanın kendisini düşünüp tasarlaması üzerinden kuran Sartre, görüşlerinin merkezine özgürlüğü ve sorumluluğu yerleştirmişti.

Sartre’la birlikte Varoluşçuluk içinde konumlanan Simone de Beauvoir da başta kadın ve özne olmak üzere yaşlılık, ölüm ve hatırlamadan yola çıkıp kaleme aldığı metinlerle yirminci yüzyıl düşünce dünyasında önemli izler bırakmıştı.

İkili, ayrı ayrı ortaya koyduğu fikirlerin yanı sıra uzun yıllara dayanan birlikteliğiyle de tarihe geçmişti. Her şeyden evvel, iyi bir dost olan Beauvoir ve Sartre, fikir ve eylemleriyle pek çok takipçisini etkilemişti.

Beauvoir, bu uzun soluklu dostluğun ve birlikteliğin, politik yoldaşlığın ve sırdaşlığın son on yılını kaleme aldığı “Veda Töreni”nde hem kendisindeki hem de arkadaşlarının gözünden Sartre’ı anlatıyor.

Paranteze girmeyen yaşam

1970’ten, Sartre’ın 15 Nisan 1980’deki ölümüne kadarki dönemi kapsayan “Veda Töreni”nde Beauvoir, yalnızca onu anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda ilişkilerinin başlayıp şekillendiği dönemlere atıfta bulunup son on yılın tanıklığını kâğıda döküyor.

Beauvoir, ‘yaşadığım gibi anlattım’ dediği Sartre’ın son senelerini daha yakından bilmeyi arzulayan dostlarına ve okurlara seslenirken ‘sürekli yenilediği kendisini tartışma konusu yapan ve kendine karşı düşünmeyi seçen’ filozofun ölümünden önceki yıllarını günlüğüne, tanıklıklara ve hatırladıklarına başvurarak aktarıyor.

Beauvoir’a göre Sartre, her şeyden önce klasik olanın karşısında ete kemiğe bürünen ‘yeni aydın’ı temsil ediyor. 1968, bu anlamda hem Sartre hem de Sartre-Beauvoir için bir kavşak. Çünkü bu dönem, ‘yeni aydının gerçek evrenselliği başarıya ulaştırma amacıyla kitle içinde erimeye çabaladığı’ bir zaman dilimi.

Beauvoir’ın bahsettiği dönem ve yeni aydın, Sartre’la özdeşleşmekle kalmıyor, düşünürün politik bir figür olarak Paris sokaklarında, meydanlarda, radyo ve televizyonda boy göstermesini sağlıyor; böylece filozof Sartre, ‘yoldaş’ ve ‘militan’ hâline geliyor.

Sartre’ın dünyada olup bitenle ilgili endişelerinin arttığı dönemde Beauvoir da onun sağlığı için kaygılanıyor. 1970’lerde Beauvoir’ın kafa yorduğu yaşlılık ve ölüm konuları, Sartre için parantezden çıksa da o, hayatı paranteze almadan yaşamayı sürdürüyor; politik eylemlere katılıp Halkın Davası gazetesini yayımlıyor, mahkemelere katılıyor ve Paris sokaklarında turluyor.

Zaman zaman sağlığı bozulan ve sonrasında iyileşip işlerine geri dönen Beauvoir, kendisini kaygısızlığa kaptırdığını söylerken Sartre’ın yaşamında 1970’lerden itibaren felcin gölgesi, yaşlılık ve ‘veda’ huzursuzluğu daha fazla yer kaplamaya başlıyor.

Halk adaletinden yana

‘Yaptıklarımın bütünü felsefedir’ diyen Sartre’ın yaşamı, Tanrı’dan on beş yaşında kopuşu, 1960’lardan itibaren Fransa’da politik özne olarak sokağa çıkışı ve Beauvoir’la ilişkisi de bu söz minvalinde değerlendirilebilir.

Beauvoir da her hatırayı filozofun bu ifadesini aklından hiç çıkarmadan anlatıyor. Onlardan biri, Sartre’ın 1972’de yaptığı konuşmada ‘yeni aydın’ın görevini ve sorumluluğunu tarif edişine dair: “Sartre, ‘sınıf adaleti ve halk adaleti’ konusundaki metnini isteksizce okudu. ‘Fransa’da,’ diyordu ‘iki adalet vardır: Biri, bürokratiktir; proletaryayı kendi durumuna bağlamaya yarar. Öbürü yabanıldır; proletarya ile halk tabakasının emekçileşmeye, emekçi durumuna gelmeye karşı özgürlüklerini kesin olarak bildirdikleri derin andır… Her adaletin kaynağı halktır… Ben en derin ve tek gerçek olarak halk adaletini seçtim’ dedi ve ardından ekledi: ‘Eğer bir aydın halkı seçerse bildiri imzalamanın, sakin geçen protesto mitinglerinin ya da reformist gazetelerde yayımlanan makalelerin zamanının çoktan geçtiğini bilmesi gerekir. Uzun uzun konuşacağına, elinin altında bulunan yollardan, halkı söz sahibi yapmaya çalışması gerekir.”

Okunaksız bir yazı

Beauvoir, belli sınırları aşmadan Sartre’ın günlük yaşamını, kaygılarını, arkadaşlıklarını, eleştirilerini, ilişkilerini ve dünyaya hangi pencereden baktığını anlatırken düşünürü, her şeyin ötesinde saf bir insan olarak niteliyor. Başka bir deyişle kendisiyle kurduğu ilişkide ve pek az insana açtığı kapıların ardındaki Sartre bu.

Söz konusu kapıların ardındaki yorgun, kimi zaman zihni bulanan ve sağlık sorunları daha sık nükseden Sartre, ‘beynim sulandı’ derken Beauvoir’ın ifadesiyle ‘yaşama zevkini koruyor.’

Hafızası gidip gelen, dili peltekleşen, isimleri anmsamada zorlanan, dalgın Sartre, Beauvoir’a göre her şeyin üzerinden kayıp gittiği bir insana dönüşüyor hızla. Bedenindeki olumsuz değişimleri bilen ve bu gerçeklikten kaçmayı tercih eden Sartre var 1970’lerin ortalarında: Beauvoir, daima bilinçli olmayı isteyen düşünürün bu kaçışını bir şekilde kabullenmeye çalışsa da zaman zaman çaresiz kalıyor ve filozofun mevcut durumunu ‘zihinsel uyuşukluk’ diye tanımlıyor.

Gözleri çok az gören, sağlığı enikonu bozulan ve yüksek tansiyondan mustarip Sartre’ın ‘yaşayan bir ölüyüm’ deyişinin ardından neşelenmesi, tanık olduğu ve Beauvoir’ı çaresiz bırakan duygusal gel gitlerden yalnızca biri. Sartre’ın okunaksız bir yazıya dönüşmeye başladığına dair bir işaret aynı zamanda bu durum.

Bütün bu zorluklara rağmen Beauvoir, Sartre’ın televizyon programları yaptığını, politik bildirilere imza attığını, makaleler yazdığını, sesini sık sık radyoda duyurduğunu ve tartışmalara girdiğini not ediyor. Kendi kabuğuna çekildiğinde yaşlılığı düşünen filozof, kalabalıklar içindeyken buna direniyor. Kendisine ‘Ne var ne yok?’ diye sorulduğunda ise şöyle yanıt veriyor aynı günlerde: “İyi olduğumu söylemek zor. Ama kötü olduğumu da söyleyemem… Yazarlık mesleğim tamamen yok oldu… Bir bakıma, var oluş nedenimi elimden alıyorlar: Vardım ve artık yokum da diyebiliriz. Ama çok yorgun, bitkin olmam gerekirdi, bilmediğim bir nedenden ötürü kendimi oldukça iyi hissediyorum: Yitirdiklerimi düşündüğümde ne acı duyarım ne de üzüntülü anlarım olur… Bu böyledir, benim elimden hiçbir şey gelmez, o hâlde üzülmem için bir neden yoktur. Çok zor anlarım oldu… Şimdi, bütün yapabileceğim, ne isem onunla yetinmek. Bundan böyle bana yasaklanan biçem, yani bir düşünceyi ya da bir gerçeği yazınsal biçimde açıklamak (…) Ölümü düşündüğümden değil, bunu hiç düşünmem, ama geleceğini biliyorum (…) İşte böyle. Yapmam gerekeni yaptım… Yazdım, yaşadım, üzülecek hiçbir şey yok.”

‘Veda’nın ağırlığı

Beauvoir, 1970’lerin ortalarından itibaren kendisini ‘dünyada bir figüran’ olarak gören Sartre’ın içinde büyüyen ‘boşluğu’ sıkıştırıyor satır aralarına: Yeniliklere kolay uyum sağlayamayan, geçmişe göre daha az konuşup daha az yazan, yaşamdan vazgeçmese bile eskisinden daha ağır yaşayan bir Sartre; ‘yapıtlarından kurtulan, daha yaşlı olan ve yazılı şeylerin ötesine geçen bir canlı…’ Beauvoir bu durum karşısında ‘Sartre yaşlanmıştı ama kendisiydi’ ve ‘etrafını saran mutsuzluğa karşın, mutsuz değildi’ diyor.

Beauvoir, 19 Nisan 1980’de Sartre’ın cenaze töreninde

Son düzlükte, 1980’de, yaşamanın Sartre için başlı başına bir sevinç olduğunu söylüyor Beauvoir; kısa bir süreliğine yüzüne vuran güneşle mutlu oluyor, arkadaşlarıyla görüşmeleri onu oyalıyor, yaptığı söyleşiler hayata tutunmasını sağlıyor. Tabii bütün bunlar, sonu veya ‘veda’yı bir parça erteleyen ya da onun dramatikliğini perdeleyen şeyler.

Sartre’ın ölümünden hemen önce Beauvoir’ın yazdıkları dikkat çekici: “Yarı körlüğünün ilk günlerinin dışında, başına gelenlere hep alçakgönüllülükle katlanmıştı. Kendi sıkıntılarıyla başkalarını sıkmak istemiyor ve elinden hiçbir şey gelmeyen bir yazgıya karşı isyan etmek de ona yararsız görünüyordu (…) Yaşamı hâlâ şiddetle seviyordu, ölümü seksenlerinin sonuna kadar erteleyebileceğine inansa da bu düşünceye yabancı değildi. Ölümün gelişini gürültü patırtı çıkarmadan kabul etti; dostluklara, kendisini çevreleyen sevgilere duyarlı ve geçmişinden hoşnuttu: Yapmamız gerekeni yaptık.”

Dünya çapında bir düşünür, yazar ve eylem insanı olan Beauvoir’ın, dünya çapında bir filozof, yazar ve eylem insanı olan Sartre’ın son yıllarını anlattığı “Veda Töreni”, hem büyük bir dostluğu hem de Beauvoir’daki Sartre’la birlikte Fransa’yı, ikilinin içinde yer aldığı entelektüel ortamı, paylaştığı yaşamı ve birbirine vedasını görmemizi sağlıyor.

Beauvoir’ın son cümleleri, bu ‘veda’nın ağırlığını yansıtıyor: “Ölümü bizi ayırıyor. Ölümüm bizi birleştirmeyecek. Bu böyle. Yaşamlarımızın o kadar uzun bir süre uyum içinde gidebilmesi bile çok güzel bir şey.”

“Veda Töreni”, Simone de Beauvoir, Çeviren: Nesrin Altınova, Alfa Yayınları, 204 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal