Sanat bizi kurtarır mı?

Sanat bizi kurtarır mı?

“İlerleme” kavramına aşkla bağlıyız. Bu aşk yalnızca Türkiye’nin başında bir dert değil, neredeyse tüm dünya aynı dertle yüklü ve asla kurtulması mümkün olmayan bir şey. Hepimiz kendimizi ilerlemeye adıyoruz, onun adına kendimizden her tür tavizi vermeye hazırız, hatta canımızı bile feda edebiliriz. “İlerleme” dediğimiz şeyin, başlı başına bir “rasyonalite” olduğuna hiç kimse kuşku duymaz.

Nesnelerle ilerlemek kolaydır ve büyük bir tatmin sağlar: Cep telefonlarıyla, otomobillerle, hızlı trenlerle, mimari teknolojilerin son eserleri olan gökdelenlerle, bilgisayarlarla, buzdolaplarıyla, çamaşır makineleriyle vb… Bunların reklamları zaten bizim ne kadar ilerlediğimizi anlatıp duruyor her gün.

Nesnelerle ilerlemek, iktidar sistemine yararlıdır, ama bu nesnelerle ilerleme süreci bir gün zihniyetteki ilerlemeye dönüşürse, işte orada sistem adına bir tehlike baş gösteriyor demektir. Çünkü zihniyetteki ilerleme, iktidar sisteminin ve dolayısıyla onun “ilerleme rasyonalitesi”nin klişesini bozabilir ki bu noktada bir sorgulamanın başlayacağı kesindir. Ne üzerine bir sorgulama olabilir bu? Yanıt kolaydır: Yaşamın pratiği adına bir sorgulama… Ya da “yaşamın rasyonalitesi” adına bir sorgulama…

Friedrich Engels şöyle demişti: “İlerleme denilen bir şey varsa, o da bir zamanlar olağan karşılanan köleliğin, bugün kötü bir şey olarak görülmesidir.” Engels çok açık bir şeyi vurguluyordu: Kölelik, pratik bakımdan bitmiş miydi? Hayır… Fakat süregiden sistemin sahiplerini rahatsız eden, zihniyetteki değişimdi; yani köleliğin kötü olduğuna dair bir zihniyetin doğmuş olması… “İlerleme” adı altında tanık olunan tarihteki tüm sömürüler, yıkımlar, katliamlar ve soykırımlar karşısında insanları hâlâ umutlu ve diri tutan tek faktör, yaşamın insani bir ortama kavuşmasından çok, bu zihniyet değişiminin eseridir.

Sorgulamalar elbette “rasyonalite” kavramı üzerinden işliyordu; bir yanda “doğal olanın rasyonalitesi” zihinlerde yükseliyor, diğer yanda da iktidar sisteminin sanki “rasyonel-miş gibi” sunduğu bir irrasyonellik duruyordu. Felsefeciler bunu, bir idealizm çerçevesinde, “olması gereken” ve “mevcut durum” diye bir tasnife tâbi tuttular. Estetik, daima bu “mevcut durum” içindeki “olması gereken”i bulup çıkartma ya da en azından hissettirme rolüne soyundu. Bunun uzantısında ise artık sanatın yayacağı haz, özellikle de Marksist kuramcılar tarafından kabaca şöyle açıklanmaktaydı: Kapitalizmin vereceği hazların dışında bir haz duygusu yaratabilmek…

Estetik dilden konuşan sanat hakkındaki düşünceler, onun sorgulayıcı bir zihniyeti savunması yönünde gelişti; o, “doğal olanın rasyonalitesi”ne ve başka bir anlamda da “hakikat”e sarılarak, “mevcut durumun irrasyonalitesi”ni eleştiren bir tavır aldı. Böylece sanat, mevcut pratiğin içinde, ama yine o pratiğe karşı bir “mesafe”nin de kurgulayıcısı oluyordu. Bu iyi bir şeydi, insanları umutlu ve diri tutan sorgulayıcı zihniyet, kendine ait özel bir alan bulabilmişti: Sanattaki “ideallik” alanı…

Oysa söz konusu alanın başka bir perspektifi de vardı, yani bu alana değişik yönlerden bakış, onun bazı engebeli noktalarını da dışa vurmaktaydı. Sırtını estetiğe dayamış sanat, bir yandan “doğal” olanın rasyonalitesini içerdikçe ve diğer yandan iktidar sisteminin bozduğu ve araçsallaştırdığı rasyonaliteye mesafe koydukça, rahatlatıcı bir ortamın da hazırlayıcısı oldu. Sanat, “olması gereken”i ya da “doğal” olanın rasyonalitesini savunup duruyorsa da sokağın pratiği almış başını gidiyor, sürecini sorunsuz biçimde tamamlamakta güçlük çekmiyor, kendi mantığını yaymaktan geri kalmıyordu. Sokaktaki yaşam iktidar sisteminin elindeydi; “hakikat”, “doğallık” ve “rasyonalite” kavramlarının iktidarını ise sanat ele geçirmişti. Sonuçta, estetiğe bağlı sanatın zihinsel dünyası ile sokağın pratiği arasında hayli iyimser, o ölçüde de sahte bir birleşme ortaya çıktı.

Öte yandan şöyle bir şey daha oldu: Sanatın, sokağa pek itibar etmeyen “mesafeli” tavrı, pratik yaşamı (yani “mevcut durum”u) ikincil ve daha vulgar bir algılama pozisyonuna itti. Sanatın o “vulgar dünya”ya karşı ürettiği “alternatif gerçeklik dünyası” da her zaman daha üstün sayıldı; başköşeye, rasyonalitenin algısı yerleşti ki bu yalnızca bir “ideal”den ibaretti. Bazı 19. ve 20. yüzyıl kuramcıları ve sanatçıları, bunun bir kurgudan ibaret olduğunu anlatmaya çalışmışlarsa da sokak pratiğine gönülden muhalif olan kitle, sanatın “olması gereken”ini hep öne sürmekten, ona sarılmaktan vazgeçmedi. Böyle olunca sanat, kendi “rasyonel dünya”sını sokağa dayattı ve meşrulaşmış bir siyasete erişti. Ve giderek fiziksel dünya ile zihinsel dünyanın birbirlerinden ayrılamayacağı tezleri, salt metinlere ya da sanat yapıtları üzerine geliştirilmiş kuramlar arasına sıkıştı.

İşte o zaman bu zamandır ki pek çok kişinin sanattan beklediği şey, bir “kurtarıcılık” niteliğidir. Ama yine de pek çok kişi bilir ki sanat dünyayı kurtarmaz, onun iktidarı zihinsel ilerlemenin suretinden öte bir şey değildir: O, köleliğin kötü bir şey olduğunu savunsa da köleliği yok edebilecek bir gücü içinde bulamaz; kölelikten kurtulmak, daha zorlu başka bir çabaya gereksinim duyar. Pekiyi sanatın bu hali azımsanacak bir şey mi? Elbette hayır… Zaten bir sanat yapıtı bundan başka neyi başarabilir ki? En iyisi onu biraz rahat bırakmak… Sanat yapmanın, iktidar sistemine verdiği tedirginlikten başka, ondan kim, neyi bekleyebilir? Yeter ki onun “mevcut durum iktidarı” karşısında ilân etmiş olduğu iktidara fazla kapılmamalı ve “nesneler yoluyla ilerleme”yi durdurabileceği türden basit bir tasavvura son vermeli.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal