Roman biterken hikâye başlıyor

Roman biterken hikâye başlıyor

İskandinav edebiyatıyla ilgili atlanan çok önemli bir özellik var: Zihin oyunları, zihinsel karmaşa veya bilinçli şekilde yaratılan bulanıklık. İtinayla ötelenen bu özellik, İskandinav edebiyatındaki duygu aktarımı ve his paylaşımının bir yansıması. Biraz daha ayrıntı vermek gerekirse özellikle bir isim, yukarıda sayılan ögeleri okura sunmada hayli başarılı.

“Hızlandıkça Azalıyorum” kitabıyla tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de tanınan Kjersti Skomsvold, “33”le çıktı bu kez karşımıza. Sorunlu öğrencilerin yer aldığı bir okulda öğretmenlik yapan, sevgilisinin ölümüyle sarsılan ve akciğer nakli bekleyen “33 yaşındaki” K., romanın merkezindeki karakter.

K.’nin matematik öğretmenliğine ve matematiğe tutkuyla bağlılığı, ölen sevgilisi Ferdinand’ın kendisini her an her yerde hissettirmesi, K.’nin melankolisini aşma çabası, hayatındaki değişiklikler ve o hayata atılan tuhaf çentikler, Skomsvold’un okurlara açtığı kapılardan bazıları.

‘İnsan her şeyi söylemeyi asla başaramıyor’ 

Skomsvold’un kahramanları da meydana gelen olaylar da gerçeküstü gibi görünmesine rağmen çoğunlukla naif. K.’nin çalıştığı okuldan hoşlanmaması, intihar eden sevgili Ferdinand’ın öteki yakadan “müdahaleleri”, K.’nin yazar Samuel’le yakınlaşması, dünyaya bir bebek getirmek yerine hayvan alması ve onu çocuk için hazırlık olarak görmesi ve hayatta kalmak için gerekli olan akciğer… “Matematik dışında bir şeye bağlanmak istiyorum; örneğin yanımda birinin yaşadığını görmek, istiyorum ki ben olan biteni anlamdan, ilk sözcüğünü söylesin o, üstelik bunu ben belirlemeyeyim”: İşte K.’nin durumunu anlatan veya özetleyen cümleler.

K.’nin, Ferdinand’ın intiharına ve yakalandığı akciğer hastalığına içten içe kızdığı ve isyan ettiği anlar var. Kendisiyle ve boşluğa bakarken Ferdinand’la konuşmasını tetikleyen ve her tarafını saran melankolinin nedeni biraz bu. Tabii Samuel’le yakınlaşmasının nedeni de. Üçünü bir arada düşündüğümüzde, K.’nin benliğinde nasıl bir gerilimin doğduğunu anlayabiliriz.

Ferdinand’ın gölgesinde, sayılar ve sözcükler arasında, hastalıkla yaşamını sürdüren K., zaman zaman eski günleri hatırlıyor bazen de yeni günün getirdiklerini ve getireceklerini düşünüyor. Skomsvold, hem kendisiyle konuşan hem de hayatı yorumlayan bir kahramanın önüne atıyor okuru. Okuldaki çocuklar, Samuel ve “çocuk” adını taktığı hayvan da K.’ye bu aşamada yardımcı oluyor. Hissettiklerini kâğıda dökmeye başlaması ise aynı minvalde değerlendirilebilir.

K.’nin içini tırmalayan huzursuzlukları birer birer açan yazar, öyle noktalara temas ediyor ki kahramanının dengesini hem sağlayan hem de bozan aritmetiği gözler önüne seriyor. Bu anlarda, gerek K.’nin ailesiyle ilgili bazı kırılmalar gerek Ferdinand’a dair satırlar, sarsıcı bir hava yaratırken kahramanın ağzından şöyle bir cümle çıkıyor: “Önemsiz şeyleri yineliyorum, bu sırada önemli olanlar yazılmamış kalıyor. İnsan her şeyi söylemeyi asla başaramıyor.”

K.’nin, elindekiler ve elinden kaçırdıklarıyla, kendisine ait hissettikleriyle ait olmayanlar arasında derin muhasebelere giriştiği de bir gerçek. Samuel de Ferdinand gibi K.’nin sahiplendiği biri. Ama açıkta kalan bir “çocuk” var: Ona yaptığı gibi kendisini de bir poşete koyuyor sanki; kimi anlarda korunaklı kimi anlarda da boğucu bir yere dönüşüyor o naylon torba.

‘Bize yetmeyen tek şeyin zaman olması ne üzücü’ 

Skomsvold, romanda her şeyden önce zaman algısı ve temasını öne çıkarıyor. Dolayısıyla vaktin nasıl yorumlandığı ve nelere yol açtığı da önem kazanıyor. K.’nin canlı zamanına karşılık, Ferdinand’ın ölü zamanı ilk anda akla gelenler. Bunun yanında Samuel ve K.’nin “çocuk” dediği hayvanın romandaki konumlanışı önemli. Bir yandan geriye sayım yaptıran K.’nin hastalığı var tabii. Alt alta topladığımızda yazar, tetikte tuttuğu okurun K.’nin kişiliğine bürünmesini sağlıyor.

Skomsvold’un bizi sürüklediği ikinci yol ise K.’nin zamanını iyi kullanma isteğiyle hayatını düzenlemesi, daha doğrusu hayata bir şeyler katma çabası. “Çocuk”la ve Samuel’le ilişkisi, Ferdinand’ı hatırlaması ve yazmaya başlaması hep bu yüzden. Yani sözcüklerle gerçeklerin kesişmesi. Skomsvold’un, bunu gerçeküstü bir kurguyla anlatırken K.’ye, “Bize asla yetmeyen tek şeyin zaman olması ne üzücüydü” ve “Zamanı anlamak o kadar güç ki” dedirtmesi, gerçeklerle gerçeküstü arasına bir çizgi çekiyor.

roman2K., “asla yetmiyor” dediği zamanı kendi idaresine almak için bir yöntem buluyor: “Kalkmak, büyük yorgunluk beni yutana kadar dayanmak, kendimi bu umuda teslim etmek, dünyanın tüm çekingenlikleri ve utançlarıyla ve anlaşılmaz bir merakla kendimi ona (çocuğa) bırakmak, sonra ertesi sabah yeniden işe girişmek, kurşun kalemi bulmak. Umudum yazmaya bağlı, yazmak kalbimi içimden çekip çıkarıyor, tekrar tekrar.”

Skomsvold, “33”te, okura çözmesi için düğümler ve bulmacalar sunuyor. Bir an geliyor, sözcükler her şeyi sanki bütün açıklığıyla ortaya saçacakmış gibi oluyor, sonra yazar hepsini bilerek ve isteyerek karanlığa gömüyor. Nihayet, yumurtanın kabuğu çatladığında, K.’nin kapıları da aralanıyor ve cümleler manzarayı resmediyor: O vakte kadar peşinden koşan zamanı yakalayan K., hayatın ördüğü duvarları tek tek yıkmaya koyuluyor. Roman bitiyor ama hikâye daha yeni başlıyor. Tıpkı hayatta olduğu gibi.

33/ Kjersti Skomsvold/ Çeviren: Deniz Canefe/ Jaguar Kitap/ 116 s.  

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal