Özneler, kavramsal kişilikler ve Türkiye fotoğrafı

Özneler, kavramsal kişilikler ve Türkiye fotoğrafı

Basit bir soru: Bir yazar ne yapar? Yanıt da basittir: Bir şeyler yazar… Ve ne yazar? diye düşünsek, bu kez de hemen şöyle deriz: Özgün bir şeyler… Bu söylenenler doğrudur kuşkusuz, özgün olmayan yazara yazar denmez. Daha önce yazılmamış, yani hiç kimsenin yaklaşımına benzemeyen bir şeyler ve denenmemiş bir üslup… Bunlar da yerine getirilirse o yazının tadına doyum olmaz. Ne var ki yazma işinin türleri o kadar fazladır ki bazen verdiğimiz yanıtlar hakkında tereddüt ederiz. Örneğin belki bir roman, bir öykü yazarı için sıraladığımız özellikler geçerli olabilir; ama bir gazete köşe yazarı, durmadan çoğalan gündemlerin etkisiyle her zaman bunu başaramayabilir. Bir deneme yazarından ya da bir felsefeciden beklentimiz ile bir ders kitabı yazarından beklentimiz arasında da fark vardır. Bu karşılaştırmalar uzayıp gider.

Oysa durum bu kadar düz değildir, o sıraladığımız roman, öykü, deneme, felsefe vb. için de tereddüt kapıdadır. Açıkçası, onlar arada sırada karşımıza başka yazıların ya da başka yazarların etkisini taşıyarak çıkabilir pekâlâ… O zaman ne yapacağız, başka yazıların ya da yazarların etkisi ile yazılmış yazıları çabucak reddedecek ve duvara fırlatıp atacak mıyız? Böyle bir davranış doğrusu kimseyi şaşırtmazdı ve pek çok kişi, bizim kitaba karşı o kötü davranışımızı haklı bulurdu.

Yine de bir karar vermek adına hâlâ acele etmemekten yanayım. Çünkü bir yazarın olması gereken tavrının bu kadar sıradan bir sorgulamaya bağlı olmadığını sanıyorum. Sözgelimi yaklaşık bir yıl önce, bir gün gözüm evdeki kitaplığa takılmıştı ve orada ilk kez şuna dikkat etmiştim: Bir yazarın izinden giden, onun edebiyatından ya da kuramsal yazılarının peşinden ayrılmayan, hatta kendisini bir yazara adamış o kadar çok yazar vardı ki… Kendimi şaşkınlıktan alıkoyamamıştım ve sonra da oturup bunun üzerine “Bir Yazar Niçin Başka Bir Yazar Hakkında Yazar?” adlı bir yazı yayımlamıştım. O yazının girişinde şöyle satırlar vardı: “İlk anda gözüme çarpan, J. M. Bernstein’ın Theodor Adorno üzerine yazdığı bir kitap oldu. Ayrıca Terry Eagleton, Williem van Reijen ve Roger Behrens de Adorno’yu yazmıştı. Adorno ise sert tartışmalara girdiği, hatta zaman zaman acımasızca eleştirebildiği Walter Benjamin üzerine (onun ölümünün ardından) bir kitap yayınlamıştı. Yine Adorno’nun ‘Edebiyat Yazıları’ kitabında Honoré de Balzac, Thomas Mann ve Aldous Huxley’den söz ediliyordu. Sonra bunların yanı başında Michael Taussig’in kitabını gördüm, o da Benjamin’i ele alıyordu. Kitaplığın Benjamin rafında, onun Bertolt Brecht hakkında yazdığı bir kitap duruyordu.”

Kitaplığımda aynı konuda rastladığım kitaplar bundan ibaret değildi; orada Stefan Zweig’ın “Balzac ve Dickens” ile “Rotterdamlı Erasmus” kitapları karşıma çıkmıştı; o sırada yine Zweig’ın “Yıldızın Parladığı Tarihsel Anlar” kitabına gözüm kaymıştı, o kitapta da J. W. von Goethe, Fyodor Dostoyevski, Lev Tolstoy bölümleri yer almaktaydı. David Edmonds ve John Eidinow “Wittgenstein’ın Maşası”nda bu filozofun K. Raimund Popper ile tartışmalarına odaklanmışlardı. Richard Ellmann’ın “James Joyce” kitabı Joyce’un edebi kişiliğini ortaya koymaktaydı. Frédéric de Towanicki “Martin Heidegger” kitabında onun anılarını ve günlüklerini değerlendiriyor, Adam Shar da “Mimarlar İçin Heidegger”i öne sürüyordu. Karl Jaspers’ın kitabının adı doğrudan doğruya “Nietzsche” idi, aynı Gilles Deleuze’ün kitabının adı gibi: “Nietzsche”… Bundan başka Deleuze’ün “Spinoza: Pratik Felsefe”si” bunların arasında bekliyordu. Deleuze-Guattari’nin birlikte yazdıkları kitapta “Kafka” irdeleniyordu. Deleuze için de kitap yazan yazarlar vardı elbette, örneğin François Zourabichvili “Deleuze: Bir Olay Felsefesi”ni kaleme almıştı. Böyle kitaplar öylesine fazlaydı ki bir yazarın peşine düşmüş, onunla kader birliğine girişmiş yazarları izlemekten vazgeçmek zorunda kalmıştım.

Bu arada şunu da belirteyim: Bir yazarın başka bir yazar üzerine yazması, yalnızca Batı’ya özgü bir durum değildi. Türkiye’ye ait örneklere de rastlamak olasıydı: Besim Dellaoğlu’nun “Benjamin” kitabı çoktandır okunmaktaydı. Ali Akay, Deleuze ve Foucault’ya dalıp gitmişti. Ahmet Hamdi Tanpınar “Yahya Kemal” için, M. Orhan Okay “Beşir Fuad” için, Atilla Özkırımlı “Tevfik Fikret” için, Afşar Timuçin “Nâzım Hikmet” için, Selim İleri “Behçet Necatigil” ve “Halit Ziya Uşaklıgil” için yazmıştı. Asım Bezirci ve Beşir Ayvazoğlu’nun başka yazarlar üzerine yazdığı kitaplar listesi hayli kabarıktı. Bezirci’nin listesi “Nâzım Hikmet”ten “Oktay Akbal”a ve “Sabahattin Ali”ye, Ayvazoğlu’nun listesi de “Yahya Kemal”den “Peyami”ye (Safa), oradan da “Mehmet Akif ve Safahat”e ve “Fuzuli”ye kadar uzuyordu. Dahası, okuyucular da bir yazarın diğer bir yazarın peşine düşmüş olduğu kitaplara ilgi duyuyor, bunları okuyor ve orada tam bir yenilik niteliği aramıyordu.

Başkasının kimliğini benimsemek ve adanma

Evet, bazı yazarlar, başka yazarları izlemek işini edinmişlerdi, bu ilk anda bana ilginç gelse de demek ki böyle bir yazma yönteminin yaygın olduğuna ikna olmuştum. Ama aradan bir yıl geçtikten itibaren (yani bugünlerde), bu kez de o kitaplıkta biraz daha farklı bir yöntemin varlığına dikkat etmeye başladım. Bunlar ara sıra elime geçiyor ve giderek o konuyu da düşünmeme neden oluyordu. Bir yazarın kimliğini benimseyerek yazan yazarlar da vardı. Onlar, kendilerini bir başka yazara o kadar adamışlardı ki yeni ve özgün bir roman, öykü, deneme ya da felsefi bir metin yazmaktansa, kendilerini mevcut birtakım yazıların içine atmak, onları tekrarlamak istemişlerdi (en azından yaşamlarında bir ya da birkaç kez). Bunlar da çok sayıdaydı. Örneğin Michel Tournier, Daniel Defoe’nun 1719 yılında yayımlanan “Robinson Crusoe” romanını 1992 yılında yeniden yazmış ve bu roman da “Cuma ya da Pasifik Arafı” adıyla yayımlanmıştı. Bunun yanı sıra Alain Badiou da Platon’un “Devlet” adlı eserini temize çekmiş ve “Platon’un Devleti” adıyla, 2012 yılında yayımlamıştı. Derken, bunlardan çok daha ötede bir kitap daha buldum: Alfred Rényi’nin “Matematik Üzerine Diyaloglar”… Bu kitap da 1970 yılından önce yazılmış olmalıydı (çünkü Rényi o yıl ölmüştü) ve yine Antik Yunan’ın bilgileri üzerine kurulmuştu. Hem Badiou’nun hem de Rényi’nin kitaplarındaki asıl ilginçlik şuradaydı: Bu yazarlar, kendi düşüncelerini ya da yorumlarını kendilerini ortaya koyarak değil, ele aldıkları dönemdeki kişilerin yerine geçerek öne sürüyorlardı. Sözgelimi Badiou, çok zaman Sokrates idi… Ve biliyoruz ki Platon’un metinlerinde de “Platon”, Sokrates gibi konuşuyordu. Rényi ise kendisini Sokrates ve Hippokrates diye sunmaktaydı. Yani bu yazarlar kendi öznelerini, başka yazarların özneleriyle paylaşmaktaydı.

Öznelerin paylaşılması, daha da açıkçası bir kişinin “başkası” olabilmesi, Antik Yunan filozoflarından bize ulaşan bir gelenektir, 18. yüzyıl Aydınlanma dönemine kadar uzanır ve günümüze kadar ulaşır. Kabaca bir tanımla, bir öznenin, toplumsallık adına, “başka” öznelerle bir paylaşımda bulunmasıdır bu… Artık kitaplarda okuduğumuz düşünceler ve yorumlar, “tek ve bağımsız” özne yerine, diğer özneler ile paylaşımda bulunan öznedir. Bu, kadim bir felsefi çizginin de ana fikridir: “Atomize” olmuş bir özne yerine, paylaşıma geçtiği diğer öznelerin de “onay”ını almış “kavramsal bir kişilik”… Öyleyse özgünlük, “kavramsal kişilik” yaratma işidir.

Bu konuyu kendi ilginçliği ve önemi bağlamında ele almak için, uzun bir metne gereksinim vardır elbette. Fakat ben köşenin bu sınırlı alanı içinde, okuyucuya bir şeyi anımsatarak yazıyı bağlamak istiyorum: Türkiye’de de çoğunlukla karşımıza  “adanma” metinlerinin çıktığından kimsenin kuşkusu yok. İster gazete köşelerine bakalım, ister tarihsel metinlere bakalım, ister felsefi metinlere bakalım ve hatta denemelere, araştırmalara, şiirlere ve en ilginci de mevcut siyasi sistemin körüklemesiyle alevlenmiş müzik, tiyatro, sinema eğilimlerine bakalım, buralarda da “adanma”lar ile karşılaşacağız. Ve göreceğiz ki birçok kişi birbirinin yerine geçiyor, bilerek ya da bilmeyerek birbirlerinin yazılarını ya da yapıtlarını tekrarlayarak ilerliyor. Soru şu: Bunlar Antik Yunan felsefesinden bu yana uzanan, birbirleri ile paylaşıma geçmiş “kavramsal kişilikler” midir, yoksa belli bir iktidar yapısı ile özdeşleşmiş, onun söylemlerini tekrarlayarak var olabilen, bundan bir yarar uman, iktidar söylemlerine bağlı olmayan özneler ile bağını tümüyle kopartmış “sığ kişilikler” midir? İki durum arasındaki farka dikkat etmek, galiba Türkiye’nin de genel bir fotoğrafını çekmek anlamına gelecek. Yine de aralarındaki ince farklılıkları gözden kaçırmadan ve kolay suçlamalarda bulunmadan…

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal