Öyle bir hikâye: ‘Acı Limonlar’ romanından geriye kalanlar…

Öyle bir hikâye: ‘Acı Limonlar’ romanından geriye kalanlar…

Kimi zaman biri, size bir şeyler anlatır. Bu anlatılan şey, anlatan kişi için çok önemli olsa da sizin için o kadar önemli olmayabilir. Ama nezaket gereği dinlersiniz. Hikâyenin sizi ilgilendirmediği anlatıcı tarafından fark edildiğinde, o da kısa kesmek zorunda kalır ve bu başı sonu belli olmayan hikâyeyi bitirir. Bitirdikten sonra da genellikle şöyle der: “Bu da öyle bir hikâye işte.”

Ben de size bugün, böyle başı sonu pek de belli olmayan kısa bir hikâye anlatmak istiyorum; bu bir seyahat hikâyesi… Ne kadar ilginç gelir? Bilemem…

Kıbrıs’ın Girne kentinde Bellapais adlı bir manastır vardır; onun yanı başındaki meydanın ortasında yükselen ağacın kahvehaneye bakan tarafında ise iki ahşap tabela asılıdır. Bunlardan birinde “huzur ağacı” yazar. Hemen altındakinde ise İngilizcesi yer alır: “Tree of idleness” (düpedüz “tembellik ağacı” aslında)… “Huzur ağacı” aynı zamanda, ağacın yanı başındaki o kahvehanenin de adı olmuştur.

Yaklaşık yirmi yıl önce, kahvehanenin sahibesi ya da işletmecisi olduğunu sandığım Meryem hanım ile karşılaşmıştım. Umarım sağlığı yerindedir. Gölgeye çektiği bir sandalyede oturuyor, ara sıra kahvehaneye bakıyor, bazen de kahvehanenin market bölümüne gelen müşteriler ile ilgileniyordu. Bana 1974 harekâtından sonra Akanthou’dan geldiğini söylemişti.

Ben onun doldurduğu nane yapraklı limonatayı içerken, o, kahvehaneye girip bir kartpostal getirmiş “al, sende kalsın” demişti. Bu, “huzur ağacı”nın yaklaşık elli beş yıl önceki resmiydi (yani meydanın, onun daha buraya gelmeden önceki hali) ve oradaki görüntü, o anda orada gördüklerimden pek de farklı değildi. Yine üç-dört kişi ağacın gölgesindeki sandalyelerde oturuyor, yanlarından bir eşek geçiyordu. Ve yine evlerin beyaz duvarlarına kızgın güneş vurmuştu; belli ki ortalığı yakıp kavuruyordu.

Durrell ve Meryem Hanım

Akanthou’nun adına, Durrell’in kitabında rastlamıştım. “Acı Limonlar” romanının 32. sayfasında Durrell şöyle yazmıştı: “Bana söylenen köy isimlerini ezberledim. Daha sonraları örgü ve ipek kumaşları (Lapithos) ya da oyma dolapları ve rafları (Akanthou) nerede bulacağımı öğrenecektim.”  

Demek ki Akanthou’nun marangozları ünlüydü. Kısa bir süre geçince de buranın, Mağusa’nın kuzeybatısındaki Tatlısu köyü olduğunu öğrendim. O halde ihtimal ki Durrell, o “Huzur Ağacı” kahvehanesinin az ötesinde yaptırmakta olduğu eve birkaç ucuz eşya alabilmek için Akhantou’ya gidip gelirken, Meryem Hanım küçük bir çocuk olmalıydı. O zamanlar köyün sokaklarında hiç karşılaşmışlar mıydı? Bunu bilemem; fakat sonunda Bellapais’te birbirlerine hayli yaklaştıkları açıktı.

Durrell ile Meryem Hanım’ın yolları önce Akanthou’da, sonra da Bellapais’te iki kez kesişmişti, ama yazık ki ilkinde Meryem Hanım henüz küçük bir çocuk olduğu için, ikincisinde de Durrell çoktan Girne’yi terk edip gittiği için, oturup konuşamamışlardı. Şu var ki yine de Meryem Hanım, Durrell’i yakından tanıyordu; romanlarından ve 1952’den beri Kıbrıs’taki yaşamından tabii… “Evi şu yokuşun sonundadır” dedi; “biraz yürüyünce orada sor, herkes gösterir. Şimdi orayı bir İngiliz pilot satın aldı, ama pek gelmezler.” Ve tam kalkıp yola koyulmuşken arkamdan şöyle dedi: “O da savaşlar içinde ailesiyle oradan oraya göçmüş, birçok kişiyi de yitirmiş, benim de öyle oldu.” 

Bir süre sıcakta dik yokuşu tırmanmıştım ve bir inşaatta tek başına çalışmakta olan bir işçiye sormuştum: “Yazarın evini biliyor musun, hangisi?” İşçi, “o şimdi bir pilota ait” diye yanıtladı ve devam etti: “Pilot ölmüş diyorlar, ailesi de buradan gitti, artık gelmiyorlar. Karı yine İngiltere’de evlenmiş mi ne?” 

Durrell’in evi

Eve doğru yürüdüm, ahşap kapının aralığından bir-iki dakika avluyu seyrettim. Avlunun ortasında bir masa, yanında da yan yatmış büyük bir küp duruyordu. Ev, uzun süredir boş olmasına rağmen, pek de bakımsız sayılmazdı. Üstelik hiç de fena durumda değildi; benim romanda hayal ettiğim ev, daha kaba saba ve daha basit bir evdi. Ne var ki belki Durrell’den sonra tadilat görmüş, ilaveler yapılmış olabilirdi.

Orada fazla kalmadım, “Huzur Ağacı” kahvehanesine geri dönüp orada bir süre daha oturmak istedim. İnşaatın önünden geçerken, işçi seslendi: “İstanbul’dan bana ilaç gönder, belimde kireçlenme var, burada ilaca çok para istiyorlar.” 

“Nasıl göndereyim, kime göndereceğim?”

“Mehmet Perçin yaz pakete… Telefon: 575 25…”

Gönderemedim… İstanbul’a döndükten sonra, onun tükenmez kalemle küçük bir kâğıda yazdığı adrese (pek adres denemezdi ya) birkaç kez baktım, ama ne ilacı alacağımı, onu nasıl göndereceğimi bilemediğim için gönderemedim… Fakat o kâğıt bende kaldı; Durrell’in kitabının arasında yıllardır duruyor. Sonra Meryem Hanım’ın verdiği kartpostal da o kitabın arasında duruyor. O kitabın arasında bir de bir gazeteden kesilmiş bir haber duruyor. Orada şöyle yazıyor: “İngilizlerin Akdenizli çocuğu: İskenderiye Dörtlüsü’nün yazarı Lawrence Durrell 78 yaşında Fransa’da öldü.”

Zaten bir göçmen köyü olan Akanthou’dan, Bellapais’e bir kez daha göçmüş Meryem Hanım ve belinde kireçlenme olan işçi… İkisinin de tanıdığı, ama artık çoktan ölmüş olan yazar Durrell… Girne’nin tepesinde bir ev… O evin romanı… Ve kitabın arasında bir kartpostal, bir adres, bir ölüm haberi… Yaşamın birleştirdiği, ama hiç karşılaşmamış üç kişiye ait üç şey…

Bir roman, bir ada, kaç yaşam?

Bir roman, yalnızca içindeki sözcüklerin sayısı ile mi sınırlıdır? Bir yaşam, yalnızca yıllar ile mi ölçülebilir? Bir ada, yalnızca bir yüz ölçüm biriminden mi ibarettir? Ve bir ada seyahati, yalnızca orada geçirilen boş zaman mıdır?

“Acı Limonlar” şu tümcelerle başlar: “Yolculuklar da sanatçılar gibi doğarlar, sonradan oluşmazlar. Binlerce farklı koşul onlara katkıda bulunur, ne düşünürsek düşünelim, sadece birkaç tanesi istenir ya da istek tarafından belirlenir. Kişilik yapılarımızın istekleri içinde kendiliğinden yeşerirler ve en güzelleri bizi sadece uzamın dışına yöneltmekle kalmaz, yanı sıra içine de yöneltir. Seyahat, içsel gözlemin en ödüllendirici biçimlerinden biri olabilir.” 

Bir roman, bir yaşam, bir ada ya da herhangi başka bir şey… Hiçbir şey uzaktan algılandığı gibi sessiz değil. Bunları anlamak için, Durrell’in yazdığı üzere; seyahatin bize verdiği o eşsiz ödülü fark etmek gerekiyor. Ve yine Durrell’in, “Justine” romanındaki son tümcesi gibi: “Her şey çevremizdeki sessizliği yorumlamamıza bağlı değil mi?” 

Bu da öyle bir hikâye işte… Yani şu anda niçin anlattığımı bilmediğim ve ihtimal ki pek de kimselerin ilgisini çekmeyecek bir hikâye… Ama şunu söyleyeceğim; Durrell’in yazdığı şeyi hâlâ okuyup duruyorum: “Yolculuklar da sanatçılar gibi doğarlar, sonradan oluşmazlar. Binlerce farklı koşul onlara katkıda bulunur, ne düşünürsek düşünelim, sadece birkaç tanesi istenir ya da istek tarafından belirlenir.” Öyledir; Kıbrıs’a her gidişimde mutlaka ziyaret etmek zorunda hissettiğim yer, o evdir işte… Neden? Onu da bilemem…

Oysa artık şunu biliyorum: “Seyahat, içsel gözlemin en ödüllendirici biçimlerinden biri olabilir.” 

Bir de şu: Zaman çok geniştir aslında; dar olan ise galiba şu yıllar…

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal