Ortaçağ’da destansı bir aşk: Abélard ile Héloïse

Ortaçağ’da destansı bir aşk: Abélard ile Héloïse

Abélard (Petrus Abélardus) ile Héloïse’in öyküsü, Ortaçağ’dan bugüne ulaşan, yeryüzündeki en dokunaklı aşk öykülerinin başında geliyor. Zamanının bütün gerilimlerini barındıran bu hikâye, özellikle Abélard’ın kaleme aldığı “Bir Mutsuzluk Öyküsü”nde (Historia Calamitatum’da) tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilir.

Babasına başkaldıran ve döneminin “çıkıntı” hocalarından ders almak üzere aile evini terk eden Abélard, askeri kışla yerine Paris’e doğru bir hayat yolculuğuna çıkar. Bu seyahat, on ikinci yüzyılda kendi okulunu kurmasını sağlayacak bir dizi gelişmeyi doğurur.

Paris yılları, aynı zamanda dayısı Fulbert’le yaşayan Héloïse’le tanışmasına da denk düşer. İkisinin yolunun kesişmesine vesile olanlardan biri de Héloïse’in ayrıksı kişiliği: Kadın haklarını savunması ve o günlerin önemli filozoflarından sayılması…

Abélard, Héloïse’in dayısı Fulbert tarafından genç kıza ders vermekle görevlendirilince “kader”in saati de işlemeye başlar. İkilinin günden güne yakınlaşması, aralarında tarihi bir aşkı doğurur. Bu aşktan ve dünyaya gelen çocuktan memnuniyetsizlik duyanların başında Héloïse’in dayısı Fulbert gelir elbette; genç kızı Abélard’dan kaçırmayı dener, başaramaz; ikili gizlice evlenir. Üstelik Abélard, güvenli bir ortam yaratmak için eşini Argenteuil Manastırı’na kapatır. Bu olay, “kader”in ikinci aşamasını harekete geçirir; Fulbert, ikisini saklandığı yerde bulur ve Abélard’ı hadım ettirir. Héloïse de istemeye istemeye rahibe olur.

Abélard ile Héloïse, 1125’te ayrı düşer ve bu tarihten sonra birbirini hiç göremez. Bunun üzerine yazışmaya başlarlar ve ilk mektup da 1132’de Héloïse’in elinden çıkar. Mektuplar ilk kez on yedinci yüzyılda yayımlanır ve bu büyük aşk da böylece tüm dünyaya yayılır. Hikâye genel hatlarıyla böyle.

‘Rönesans, Abélard’ın sırtında yükseldi’ 

Abélard ve Héloïse’in aşkından esinlenen nice yazar, pek çok kitap kaleme aldı, şairler dizeler döşendi ve filmler çekildi. Bunların dışında, mektuplar esas alınarak tiyatro oyunları oluşturuldu. Onların en bilinenlerinden biri Ronald Duncan’ın “Abélard ve Héloïse” isimli metni.

Duncan, oyunu yazarken Abélard’ın ve Héloïse’in toplamda yedi adet olan mektuplarını ve oradaki temel duyguları esas alıyor. Bunu yaparken ikiliye dair doğrularla yanlış yorumları birbirinden ayırmaya özen gösteriyor. Örneğin Abélard’ın, kendisine fazla güvenişini ve Héloïse’e bedensel bir tutkuyla bağlanışını es geçmiyor. Aynı şekilde Héloïse’in hümanist tepkilerini ve duygularındaki derinliği de… Duncan, Héloïse’e hakkını teslim ediyor: “Bence Héloïse’in yazdığı mektuplar tarihteki en iyi düzyazı örnekleri; bu da üstü kolay kolay örtülür bir gerçek değil. O genç kadın, henüz yirmi yaşına basmadan Latince, İbranice ve Yunanca öğrenmişti. Yalnızca üstün bir duyarlığı ve güçlü duyguları yoktu, üstelik yetenekli ve bilgiliydi. Bence anlatımındaki ustalık, Sappho ve George Eliot’la kıyaslanabilir, hatta Jane Austin veya Emily Bronte, onun yanında kekeme kalabilir.”

Abélard ve Héloïse, zamanını aşan iki düşünür, filozof ve ozan. Duncan, Abélard’ın tüm böbürlenmelerine rağmen, on ikinci yüzyıl için fazla akılcı olduğunu biliyor, mantıkla ve dille ilgili çalışmalarının çağının ötesine geçtiği gerçeğini unutmuyor. Kilise Babaları’nın hışmına uğraması bile Abélard üzerine çalışmayı gerekli kılabilecek bir neden. Duncan, “Rönesans, Abélard’ın sırtında yükseldi” derken tam da az önce bahsi geçen ileri görüşlülüğe gönderme yapıyor. Abélard’ı, hayatı tüm yönleriyle yaşayan biri olarak niteliyor ve ilgisini en çok bu çekiyor. “Abélard ve Héloïse” isimli oyun da buralardan hareketle ortaya çıkıyor. Kitabın kısa hikâyesi de böyle.

Ödülün adı: Haset ve kötülük 

Duncan’ın yazdığı oyun, Abélard ve Héloïse’in dokunaklı öyküsünü içeriyor. Bu nedenle hayli bilindik bir hikâye zaten. Peki, bu öyküyü özel kılan ne? Öncelikle Ortaçağ’a aykırı nüveler barındırması. Külliyen siyaha boyanan bu dönemde gedikler açan az sayıdaki örneklerden biri olması. İkilinin aşkını, ilişkisini ve ayrılığını bu şekilde değerlendirmek lazım. Duncan, oyununda bu kanaldan yürüdüğünü her seferinde hissettiriyor.

Héloïse, Abélard’ın dehasının “haset ve kötülükle ödüllendirildiğini” düşünürken büyük aşkın başına geleni de özetliyor aslında. Duncan, ikilinin uzaktan ama güçlü biçimde birbirine seslenişini yansıtıyor oyunda. Adı geçen “ödüllendirme” de hep peşimizde.

Abélard tarafında ise Héloïse’in duygusallığından öte, aşkın acıya dönüşmesinin yarattığı bir katılık söz konusu. Bir bakıma unutma çabası, gönülsüzce olsa da cümlelere sızıyor. “Héloïse, Abélard’ın aklını okumaya ve yüreğini açmaya uğraşırken beyhude bir çaba içinde mi?” diye sormadan edemiyoruz. “İnkâr etme beni, kendini ya da bizi, yaz bana, gizli düşüncelerini öğreneyim” cümlesinde, sorunun yanıtına dair ipuçları var. Hatta belki Abélard’ın şu sözleri de benzer bir izlenim uyandırıyor: “Düşünmüştüm ki oruç tutarım, çok çalışırım, küçülür gidersin anılarımda…”

Mektuplar, Abélard’ın ve Héloïse’in birbirine duyduğu sevgiyi ve saygıyı göstermekle beraber, hem zamanlarına hem de sevgili olarak birbirine isyan edişlerini ortaya koyuyor. Héloïse, Abélard’la açıktan ve cesur bir aşk istiyor, Abélard ise zaman zaman kaçıp onun yoğun duygusallığını alttan alta yeriyor. Üstelik Abélard, Héloïse’in hayranlık duyduğu eski benliğinin ölümünü de ilan ediyor: “Yüce sıfatlar yükleme bana, şimdiki cüceliğimi hatırlatıyorsun, artık ben senin tanıdığın adam değilim, saygı duyulacak biri değilim.”

Kısa ve şiirsel aşk

Helosie için aşkını kurtarmakla ruhunu özgür bırakmak arasında hiçbir fark yok. Bu nedenle umuda karnı tok, sadece Abélard’la ilişkisinin devamını istiyor. Duncan, oyunu şiir veya destan gibi kurgulayarak her ikisinin sözlerini, yaşadıklarının bir analizi biçiminde karşımıza çıkarıyor. Birbirine salt övgü ya da bitmek tükenmek bilmez aşkın betimlemesinden çok samimi irdelemelerle karşılaşıyoruz. Bu da Duncan’ın, hem Abélard’ın hem de Héloïse’in kişiliğini çözdüğünü gösteriyor. Yazar, onların birer düşünür oluşunu da gayet yerinde ifade ve hitaplarla belirginleştiriyor.

abelard2Duncan, birbirinin insani yönüne vurgu yapan Abélard’ın ve Héloïse’in, ulu bir aşk yerine ayağı yere sağlam basan ilişkiden yana olduğunu hissettiriyor bize. Belki de Ortaçağ’daki öyküyü güçlü kılan da bu.

Hikâyenin kendisi zaten yeterince acı doluyken Héloïse’in duyumsadığı burukluk bunu ikiye katlıyor. Abélard’ın kimi anlardaki dengesizlikleri, uğradığı şiddetin izlerini taşıyor. Duncan, her ikisinin yaşadığı travmaları ölçülü şekilde oyuna serpiştirmiş. Bunlar arasında Héloïse’in, hissetmediği şeyleri yazarak Abélard’ı ne kadar sevdiğini söylemesi de bulunuyor.

Duncan’ın oyunu, gerçeklerle kurgunun kusursuza yakın bir harmanı; kısa ve etkili şiirsel metinler toplamı. Bütün bunlar, Abélard’ın ve Héloïse’in yaşadıklarına uygun düşüyor.

Abélard, oyunda şöyle diyor: “Tarih beni bir şair, bir filozof olarak değil, bir sevgili, senin sevgilin olarak hatırlayacak.”

Hikâyeyi bir bütün halinde değerlendirirsek sahiden de öyle oldu…

Abélard ve Héloïse, Ronald Duncan, Çeviren: Zeynep Avcı, Helikopter Yayınları, 70 s. 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal