Onetti ilk kez Türkçede

Onetti ilk kez Türkçede

Juan Carlos Onetti, Latin Amerika edebiyatında hayli özel bir yere sahip. Onu anlatmaya nereden başlasam diye düşünürken bir başka efsanenin görüşlerine başvurmaya karar verdim. Eduardo Galeano’nun ölümünün hemen ardından kaleme aldığım “Hayli ‘Günahkâr’ Bir İnsan Evladı” başlıklı yazıda, Onetti’nin de kulaklarını çınlatmıştım:

“Galeano pek çok kaynaktan beslendi, en fazla da kendi coğrafyasından: Saygıda kusur etmediği iki isim Juan Carlos Onetti ve Juan Rulfo’ydu. Onlar, Galeano’nun yazarlığının kilometre taşıydı. Diktatörlük sona erdiğinde küfretmekten vazgeçmeyen, az konuşan ve yatağının dibindeki mekanizmadan hortumla şarap içip Uruguay’a dönmeyi reddeden Onetti’yle büyük romancı Rulfo, onun yolunu açan isimlerdi. Topraklarının hikâye anlatıcılığını Onetti ve Rulfo’ya borçlu olduğunu söylüyordu Galeano.”

Bu kadarla kalmasın, Galeano’yu dinlemeye devam edelim: “Hiç kimseye nasihat verecek ya da alacak biri değilim, nasihat verenleri sevmem onlardan biri de olmak istemem. Fakat yine de bir deneyimimi aktarabilirim. İlk olarak bir şey söyleyebilmek için ilk önce dinleyebilmek gerek. İkincisi, bunu bana Juan Carlos Onetti söyledi: ‘Var olmayı hak eden yegâne kelimeler sessizlikten daha iyi olan kelimelerdir.’ Yani yeni başlayanlara şunu söyleyebilirim: Kelime bolluğuna dikkat edin. Latin Amerika’da kelime bolluğu, enflasyon kadar yıkıcı.”

Yeni enkazlar

Onetti’nin az ve öz konuştuğu bir gerçek, beri yandan metinlerinde aynı ketumluğu görmüyoruz. Fakat Galeano’nun bahsettiği enflasyon da değil bu. Söylemeye çalıştığım, Onetti geniş geniş anlatıyor belki ama hiçbir cümle boş yere yazılmış değil. Hemen hepsi, karakterlerini de biçemini de açık ediyor. Bunu biraz daha netleştireyim.

Onetti, kişiliği gibi yapıtları ve olay kurgusu da zor çözümlenen bir yazar. Romanları, herhangi bir yerde ve sıradan şekilde geçebiliyor, ipucu vermiyor. Ona dair söylenebilecek en önemli şey, gerçeklerden kaçıp hayal gücümüze sığınma isteğimizi kamçılaması.

Özgünlüğü, kullandığı çılgınca dilin altında yatan sadelikte. Onetti, bununla kahramanlarının karamsarlığını yansıtmayı amaçlıyor. Hayata kırgın ve kızgın Onetti, bu özelliğini neredeyse tüm kahramanlarına bulaştırdı. Söz konusu öfkenin nedenlerinin başında, gerek kendisinin gerek karakterlerinin isyan ettiği ayırımcılık ve adam kayırmacılık geliyordu. Belki de her yanın bu pisliklerle kuşatıldığını gördüğü için topluma fazla karışmadı. Karıştığında ise olay çıkarmaktan geri durmadı. Yazı onun için bir sığınak olmadı; aksine bu kaçış sırasında hayata daha çok daldı. Böylece tüm kaybedişlerini kazanca dönüştürmeyi düşünüyordu. Bu anlarda yalnızdı ve bir bakıma yaşamla dalgasını geçiyordu. Yazı masasındayken günlük hayattaki özgüven yitiminden ve utangaçlığından soyunuyordu. Sıradan bir günde ağzından dökülen küfürler, metinlerinde edebi bir kimliğe bürünüyor ve âdeta sanata dönüşüyordu. Bu tavrı, yıkıntılardan beslenip hayal gücüyle süslediği yeni enkazlar yaratmasını sağladı.

Öte yandan, okuru etkileyen, hatta metne mıhlayan belli belirsiz olaylar kotarıp bu muğlaklığı anlatma başarısını da yine aynı tavra borçluyuz. Kısacası metinlerinde, kimin nerede hangi karanlığa düşeceği Onetti’nin keyfine kalmıştı, tıpkı hayatta olduğu gibi… Bunun anlamı, iç içe geçmiş ve hangi kapıdan, hangi “sorunun” çıkacağı bilinmeyen bir yapı kurmasında aranmalı.

Onetti’nin metinlerindeki gerçek, kaçıklar, yenilmişler, suçlular ve karamsarlardı. Gerçeküstü olansa anlattığı ve kahramanlarının başına gelenlerdi. Tabii bir de tamamlanmamışlık. Belki de bu, tüm gerçeklerin önüne geçiyordu. Söz konusu durum, Onetti okuyanları da huzursuz ediyor ve zihinlerde kuşku uyandırıyordu.

Dolayısıyla Onetti, düşle gerçeğin ve cesaretle korkunun dozunu iyi ayarlıyor, böylece biz de kendimizle didişme fırsatı yakalıyoruz. Bunun bir başka nedeni, yazarın bize yakın veya içimizde bir yerde duranla benzeşen, bir baltaya sap olamamış kahramanlar yaratması. Benliğimizdeki “lüzumsuz” insanı ortaya çıkarması, Onetti’nin bize attığı tokatların en büyüğüdür. Buna yazarın başarısı da diyebiliriz çünkü anlattığı kahramana dönüşüverdiğimizi hissederiz: Bir bakmışız onlar gibi palavralar sıkıyor, yalanlar söylüyor ve gerçekleşmesini umarak düşlere yatıyoruz. Deliliğin sınırlarında geziniyor izlenimi uyandıran Onetti’yi, üç aşağı beş yukarı böyle özetleyebiliriz.

Peki, bir araba dolusu lafı neden ettim? Onetti’ye en yakın kahramanlarından birinin başrolde olduğu “Tersane” isimli romanı Türkçeye çevrildi de ondan.

Larsen’in düştüğü tuzak

O kahramanın adı Larsen: Beş yıl evvel, Santa Maria Valisi tarafından kentten kovulan ve bu süre sonunda şehre dönen, “ceset toplayıcı” diye anılan kişi.

Larsen, az önce bahsettiğim, ununu elemiş, eleğini kaybetmiş ama bunu vaktinden önce yaşama gibi bir şanssızlıkla boğuşan, “işe yaramaz” bir Onetti kahramanı. Santa Maria’daki tersanenin işletmecisi olan Jeremias Petrus A.Ş.’nin kapısını çalıp oranın genel müdürü olmaya niyetleniyor. Ancak asıl derdi, şirketin sahibinin kızı Angélica İnes’le evlenmek ve ardından da mirasa konmak.

Larsen’in hayatında, pek az şey umduğu gibi gittiğinden, ikinci Santa Maria evresini yeniden doğuş gibi niteliyor. Ancak Petrus ailesinin damadı ve bir ferdi olma umudunun önüne, sülale boyu devam eden ve iş yapma biçimlerine de yansıyan çılgınlık, daha doğrusu patolojik boyuta varan bir delilik dikilir. Larsen, tersaneyi huzur bulacağı, geçmişinin tortularını kazıyacağı ve yaşlı Petrus ölünce kasasını dolduracağı bir sığınak olarak görür. Fakat kendi deyişiyle “tuzağa düştüğünü” kısa zamanda anlar. Onetti bu anlarda, biraz önce değindiğim karamsarlığı Larsen öncülüğünde okura sunuyor. Bunu, bir yazgı olarak da nitelemek pek mümkün görünmüyor çünkü Larsen, başına neler gelebileceğini az çok bilerek bu yola giriyor. Yani saçma bir iyimserliğe kapılma gibi bir durum söz konusu olamaz.

Onetti’nin bunları anlatışı sırasındaki üslubu, yavan diye nitelenebilecek bir konuyu zirveye taşıyor. O biçemi çekici kılan bir unsur da neyin, ne zaman olacağına dair kesinliğin bulunmaması. Yani Larsen’in, hayatını ne vakit düzene koyacağı, İnes’le ne zaman evleneceği ve Petrus’un sayılı günlerinin hangi ara sonlanacağıyla ilgili belirsizlikler yaratan Onetti, okurda merak uyandırmayı başarıyor. Santa Maria da bu merakı perçinleyen bir kent olarak konumlanıyor romanda.

Aynı bilinmezlik, Larsen’in geçmşiyle ilintili olarak da karşımıza çıkıyor. Onetti’nin bunu kasten yaptığı çok açık. Belki de o boşlukları okurun doldurmasını bekliyor olabilir veya böyle bir boşluğun varlığı umurunda bile değildir.

Çürümenin romanı

Onetti, kitaplarında geçmişi kurcalamadığı gibi kahramanları da yüz yüze geldiği insanların evvelini merak etmiyor. Bu durum, “Tersane” için de geçerli. Milletin canı sıkılıyor ve içinde fırtınalar kopan insanlar, etrafını izleyip boş boş oturuyor ama kimse bunun kaynağına inmiyor, en başta da yazar.

Onetti, merakı güdük bırakmışsa da bağlılık konusunu kadınlar üzerinden yürütüyor. Kendi geçmişi de ilişki anlamında sorunlu olan yazar, romandaki kadın karakterleri zaman zaman güçlü bazen de hayatın kazık atan tarafı olarak betimliyor.

Larsen başta olmak üzere öfkelenen, kırılan, çıldıran, ara sıra olan biteni deliliğe vuran, kendi kendisini yiyen ve hiçbir şeyi kafasına takmayan insanlarla örülü “Tersane”de yazar, insanın girip çıktığı ruh hallerini anlatırken saygı görmek isteyen ve mevki sahibi olmak için didinenlerle de göz göze getiriyor bizi. Larsen, bu anlamda biraz beyhude olsa veya kendisini kandırsa da bir şeylerin ucundan tutuyor gibi görünür. Buna rağmen romanda, âdice ilişkiler yumağıyla karşılaşırız.

Onetti, “Tersane”de, hem Santa Maria’yla hem de kentteki ilişkiler ağıyla bir illüzyon yaratmış gibi duruyor. Larsen’in hedeflerini ve karşılaştığı (ve ilişki kurduğu kişileri) anlatıyor ama aslında hemen her yerde belirebilecek bir tipe işaret ediyor. Yani gerçekte ve genel olarak insanı anlatıyor.

Bütün parçaları bir araya getirince zihnimizde tartışmalar yürüyor ve etkileyici imgeler beliriyor. Öbür taraftan tersane (metaforu) ve oradaki çürüme, insanın sıkışıp kaldığı ve paslanmaya yüz tuttuğu küçük bir hayatı resmediyor. Onetti, tüm bunları, hepimizin kendisinden bir şeyler bulabileceği şekilde cümlelere döküyor romanda.

Bir küçük not

“Tersane”yle ilgili gördüğüm önemli bir “sıkıntı” var: Keşke yayıncı ve kitabın editörü, romanın sonuna, Onetti ve kitaba dair geniş bir metin koymayıp, kes-kopyala-yapıştır ve önsöz-arka kapak-sonsöz “eleştirmenlerine” yazılarında kullanmak üzere malzeme vermeseydi!

onet2Türkçedeki ilk Onetti çevirisinin, Santa Maria Üçlemesi’nin ikinci kitabı “Tersane” olması, kimilerinin dikkatini çekmiş. Elbette bir diziyi, sırasıyla yayımlamak en doğru olanı. Ancak buradan sunî tartışmalar üretmeye çalışmanın anlamsız olduğunu düşünüyorum; hele kimi seri kitapların, özellikle polisiye dizilerin, bir başından, bir sonundan ve bir ortasından çevrilip konu bütünlüğünün darmadağın edildiği ülkemizde. Burada bence daha önemli olan, bir Onetti kitabının Türkçeye kazandırılmaya cesaret edilmesi ve bu büyük yükün altına girilip emek harcanması; Alef Yayınları’nı ve kitabın çevirisini üstlenen Suna Kılıç’ı kutlamak gerek.  

Tersane, Juan Carlos Onetti, Çeviren: Suna Kılıç, Alef Yayınevi, 246 s.   

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal