Ölülerden tek hikâyelik bis

Ölülerden tek hikâyelik bis

Yaşamayı, yazmanın bir boy önüne geçiren; her ikisinde de yalın cümlelerin dert anlatmak için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüp önemsiz gibi görünen ayrıntılardan hareketle romanlar kaleme alan Robert Seethaler; oyunculuğunu ve senaristliğini, kitaplarına ve yarattığı karakterlere yansıtan bir isim.

İşçi sınıfından bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Seethaler’in oyunculuğu ve senaristliği, karakterlerinin nerede ve nasıl durması gerektiğini planlamada ona yardım ediyor. Daha önce Türkçeye çevrilen “Bütün Bir Ömür”deki (Çeviren: Feza Şişman, Timaş Yayınları, 2016) Andreas Egger ve “Tütüncü Çırağı”ndaki (Çeviren: Oktay Değirmenci, Jaguar Kitap, 2017) Franz, tam da bu şekilde ete kemiğe bürünmüştü.

Yazarın yeni romanı “Toprak”ta da söz konusu durum aynen devam ediyor. Seethaler bu kitabında, ölülerin neler anlatabileceğini, anlatmak isteyeceğini ve farklı kişilerin, bir olayı nasıl yorumlayabileceğini kurguluyor.

Yeraltından gelen sesler

Yaşam ve ölüm arasındaki sınırın farkında olan, zaman zaman bunun üzerine kalem oynatan; ölümün yaşarken düşünülebileceğini söyleyen Seethaler, 16 Şubat 2017’de Hürriyet Kitap-Sanat’ta Burak Kuru’yla yaptığı röportajda şöyle demişti: “Ölümü tanımıyorum, kimse tanımıyor; sadece ölümün nasıl bir şey olduğunu biliyor ve bundan korkuyoruz (…) Ölümle uğraşmanın sadece bir amacı vardır, o da bizi daima yaşama geri göndermesidir.”

Seethaler, “Toprak”ta bunun bir benzerine imza atıyor; ölülere pişmanlıklarını, ikilemlerini, mutluluklarını, aşklarını, doğru ve yanlışlarını anlattırıyor. Başka bir deyişle hayatın ardından bir fırsat ve her şey bittikten sonra bir hayat veriyor onlara.

Ölülerin konuşmalarını işittiğini iddia eden; daha evvel verimsiz bir tarım arazisiyken sahibinin belediyeye vererek elden çıkardığı ve mezarlığa dönüştürülen alana gelen bir Paulstadt kasabası sakini, toprağın altındakilerin bölük pörçük cümlelerini kendince tamamlıyor. Hemen hepsini bir yerlerden tanıyan bu adamın, yaşanmışlıklardan fotoğraflara ve oradan da kurguya dönüşen anıları içinde yalpaladığını fark ediyoruz. Sürekli gelip oturduğu bankta ölüleri dinliyor ve ‘insanın ancak ölümü geride bıraktıktan sonra yaşamı hakkında kesin bir yargıya varabileceğini’ düşünüyor.

Yaşlı adamın bazı anlara dair işittiği hikâyeler, hayatın sıradanlığını ve bunun, ölülerin dilinden döküldüğünde ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bir kadın, toprağın altından kocasına sesleniyor, bir evlat babasına ve bir torun da dedesine… Ölüler, nasıl öldüğünden ya da toprak altında olup bitenlerden çok, geriye dönerek hayattan bahsediyor, zihninde anıları canlandırıyor; yaşıyormuş gibi anlatıyor, hayattan sonra ellerinde kalan hatıraları söze döküyor.

Yirmi dokuz hikâye

Yaşlı adam, bankta oturup ölülerin kendisine anlattıklarını dinlerken eski fotoğraflar önüne seriliyor. Hayat muhasebesi yapan, zamandan azade ve vakti zamanında dillendiremediklerini bir bir sıralayan ölülerden bazıları, çıkardıkları derslerden söz ediyor. Örneğin biri, ‘Yaşlıların çok azı bilgedir, çoğu yaşlanmıştır yalnızca’ diyor. Lakırdılara kulak asma ve ‘hiçbir savaşa girme’ diye öğüt verenler de çıkıyor, geçmişten bir ânı hikâyeleştirip ‘aşk gibi bir duyguyu’ tarif edenler de…

Bunlar dışında, çoğunluğun bilmediği veya başka türlü bildiği gerçekler de var; aile sırları denebilecek bu hikâyelerde, sumen altı edilen hakikatler birkaç metre derinlikte dile getiriliyor. Dahası, rakiplerini usulsüzce saf dışı bırakan belediye başkanları, savaş zamanlarının kiri pası ve eski ilişkilerin tortusu yeryüzüne çıkıyor.

Mezarlığın dibindeki bankta oturup Paulstadt ahalisinden yirmi dokuz ölüyü dinleyen yaşlı adam şöyle bir yanılgısı var: “Ölülerin de tıpkı yaşayanlar gibi boş işlerle, gereksiz meselelerle ve atıp tutmayla uğraştığı kuşkusuna kapılıyordu. Yakınıyor ve anılarını aydınlatıyorlardı muhtemelen. Sızlanıyor, feryat ediyor, kara çalıyorlardı. Tabii hastalıklarından da söz ediyorlardı. Hatta belki de yalnızca hastalıklarından, adım adım ölüme gidişlerinden ve ölümlerinden konuşuyorlardı.”

Sonradan anlıyor ki mesele bu kadar basit değil çünkü mezarlıktan yayılan hikâyeler, toprağın altından çok, üstüyle ilgili ve hepsi, bir hatırayı yeniden canlandırırken eksik parçaları tamamlıyor ya da kimi yaşanmışlıkları temize çekiyor.

‘Eskiden insandım, şimdi dünyayım’

Ölülerin anlattıkları, geride kalanlara bir sesleniş gibi. Bunun dışında, artık hayatta olmayanlarla iyi ve kötü anları paylaşma diye de değerlendirilebilir bu hikâyeler. Çözülenlerin veya çözülmeden kalanların bir muhasebesi de denebilir bunlara. İşte onlardan biri: “Herkesten yaşlı olmak ne başarı ne de kazanç. Yüz beş yaşında, seksen beş yaşındakinden ya da otuz iki yaşındakinden farklı bir şekilde ölünmüyor ama uzun bir yaşamın bedeli yalnızlık oluyor. Ölüm, kimse için farklı değil ama mezarın başına gelenler bunu henüz bilmiyor (…) Yaşamdan düştüm, o kadar. Tıpkı yaşamın içine düştüğümüz gibi yaşamdan da düşerek çıkıyoruz. Bir boşluk var, onu bulmamız gerekiyor ya da içine düşene kadar, karanlıkta el yordamıyla ilerleyip duruyoruz. Öyle ya da böyle, sonunda illa başarıyoruz.”

Hikâyeler içinde hayat dersleri de var, ruhunu hafifletme amacıyla anlatılanlar da. Yaşadığı sürece bir şeyler yapma arzusuyla çırpınanlara da öldükten sonra hikâyeleriyle bu konudaki açıklarını kapatmak isteyenlere de rastlıyoruz. ‘Eskiden insandım, şimdi dünyayım’ diyen ölü ise ölümün özünü açıklıyor sanki. Ardından, ihtimallerle yüklü sorular beliriyor ufukta: “Canlıların ölümü düşünmesi… Ölülerin yaşamdan konuşması… Nedir bu? Biri diğerinin durumunu bilmez. Varsayımlar vardır. Bir de anılar. İkisi de yanıltabilir.”

Seethaler’in konuşkan karakterleri, bir bakıma ölülere hayatı sorgulatıyor. Öte yandan, paylaştıkları anlardaki mutluluklar, pişmanlıklar, ikilemler, huzursuzluklar ve hayal kırıklıklarının, ölümün gölgesinin düştüğü hayatta, göz ardı edilebileceğini ve sonradan başka anlamlara bürünebileceğini gösteriyor.

Yaşayanlara seslenen ölüler, hayattan bir hikâyelik süre alıyor. Kısacası Seethaler, yaşadıkları dönemde zihinlerinde iz bırakan bir ânı dile getirmeleri için söz verdiği ölülere âdeta bir bis yaptırıyor.

“Toprak”, Robert Seethaler, Çeviren: Regaip Minareci, Timaş Yayınları, 206 s. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal