Ödüller iyidir, haz verir

Ödüller iyidir, haz verir

Ödüller iyidir, ileriki zamanlarda çok işe yarar. Bu yüzden ödüllü yarışmalar asla kaçırılmamalı, sanat ya da başka bir dalda, ulusal ya da uluslararası alanda tümüne başvurulmalı; o ödülün alınması için uğraşılmalı ve kazanıldığında da bir kenarda özenle muhafaza edilmeli. Bazı kişiler ödüllere karşıdırlar, ama onlar çok açıktır ki ödüllerin yararını kavrayamamış olanlardır ve sonunda kesinlikle bu gösterdikleri olumsuz tavır yüzünden pişmanlık yaşayacaklardır.

Ödülün büyüğü küçüğü olmaz; en küçük ödül bile azımsanmamalı; nerede ne zaman gerekeceği belli değildir çünkü… Hatta keşke her zaman bir olanak yaratılsa da bu kazanılmış ödülleri insan her yere giderken yanında taşıyabilse, gittiği yerlerde de bunları duvarına asabilse.

Ödüllerin hem manevi hem de maddi tarafı vardır, bu iki taraf da bir gün gelir insana ayrı ayrı hazlar sağlar. Ödülün hazzını bir kez bile tatmış olanlar, bir yandan ödülleri reddedenlere şaşıp kalırlar, bir yandan da içine dalabilecekleri yeni yarışmalar peşinde koşarlar; onlar çok doğru bir şey yapmaktadırlar. Hiç kimse onların bu davranışlarını eleştirmesin, kızgınlık duymasın.

Nikos Kazancakis bir ödülü reddetmek hatasına düşmüştü. Ama iyi ki hemen bunun ardından karşısına başka bir ödül fırsatı çıktı, bu kez onu kabul etti ve eve götürüp duvarına astı. Kazancakis bu iki olayı “El Greko’ya Mektuplar” adlı o harika kitabında anlatır ve önce kazanmış olduğu ödülü nasıl masanın üstüne bırakıp gittiğini yazar: “Neden bilmiyorum, günün birinde sırf karasevda ve tutkuyla dolu bir piyes yazmıştım, ‘Sabah Oluyor’ diye de bir isim takmıştım… Aklımca dünyaya, daha büyük bir ahlaka daha büyük bir özgürlük getirmekteydim… Yani yeni bir ışık… Jüri üyesi, ciddi, sinekkaydı tıraşlı, yüksek kolalı yakası olan bir üniversite profesörüydü ve incelenen bütün eserler içinde benimkinin en iyisi olduğu sonucuna vardı. Ama cüretli cümleleriyle başıboş erotizminden korkarak bunları makasladı. ‘Şaire defne tacını veriyoruz’ diye bir sonuca bağladı, ‘ama onu bu ciddi mabetten uzaklaştırıyoruz.’ Ben orada, üniversitenin resmi salonunda, bıyığı terlememiş ve açılmamış bir öğrenci olarak bulunuyor ve dinliyordum. Kulaklarıma kadar kızardım, kalktım, jüri masasının üstüne defneli tacı bıraktım ve oradan çıkıp gittim.”

Sansür karşısında gösterilen tepki, şahane defne yapraklarıyla örülmüş tacın jüri masasında kalmasına neden olmuştu; yazık edilmişti o defne yapraklarına yani… Ne var ki Kazancakis, başka bir zaman katıldığı eskrim müsabakalarından kazandığı ödülü bu kez kabul etti, onu doğruca evine götürdü ve duvara astı. Bu ödül de aynı o ilk reddedilen ödül gibi, defne yapraklarıyla örülmüş bir taçtı. Kazancakis o tacı şöyle tarif etmişti: “Ağır, beyazlı mavili kurdelelerle sarılmıştı; söylendiğine göre, Delfes vadisinden kesilip getirilmişti; bunun bir yalan olduğunu biliyordum… Herkes de biliyordu, ama bu yalan, defne yapraklarına parlaklık vermekteydi.” Tacın yaprakları nereden gelmiş olursa olsun defne yaprağı, defne yaprağıdır işte… İster Delfes vadisinden, ister başka bir yerden… O taç, duvarda yıllarca bekledi.

Defne yaprakları ve yahni

Yıllar yıllara eklendi, Kazancakis ilkgençlik dönemini geride bırakıp delikanlılık dönemine geçti. Atina artık ona dar geliyor, dünyanın geniş ufukları hayallerine doluyordu. Bazen kendi odasında tek başına, bazen arkadaşlar arasında, geleceğin planları hep o geniş ufuklara açılıyordu: Önce bir Avrupa gezisi, derken dünyanın bütün uçları: Rusya’dan Kudüs’e kadar…

Bu hayaller kurulurken, bir gün Kazancakis’in Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan bir arkadaşı, ona ödüllerin önemini hatırlatmış ve duvarda asıl duran eskrim tacını yanına almasını söylemişti. O ödül, gün gelecek Yunanistan’dan çok uzak ülkelerde yararlı olacaktı; özellikle de kuzey iklimlerinde…

Derken birkaç yıl daha geçti, hayallerin gerçekleşebilme ihtimali yaklaşmaktaydı, ilk durak Almanya olacaktı. Kazancakis bu seyahat için tüm hazırlıklarını yapmıştı. Üstelik önce kimlere veda edeceği, yola çıkmadan Atina’da nerelere ziyarette bulunacağı, yanına hangi eşyaları alacağı bile aşağı yukarı belliydi. Bir ara arkadaşının önerisi aklına geldi. Ve duvardaki, beyaz mavi kurdeleli, defne yapraklarından örülmüş eskrim tacını duvardan indirdi, çantasına attı.

Almanya’daki ilk heyecanlı aylar geçmeye başlayınca, sonrakiler yavaş yavaş Yunanistan özlemlerinin yükseldiği, ara sıra bir yerlerden Atina havasının yüze çarpıp geçtiği, geçerken de oynak Yunan havalarının kulakları çınlattığı, mavi bir denizin gri binaların duvarlarını kıpırdattığı zamanlara dönüştü. Günlerin birinde Kazancakis, evde müthiş lezzetli bir yemeğin kokusunu duydu, kokunun nereden geldiği belli değildi; bu, Atina’da sokak aralarındaki lokantalardan yayılan, defne yapraklı soğan yahnisinin kokusuydu. Mutfağa gitti, bir soğan yahnisi yapıp içine eskrim tacından kopardığı bir defne yaprağı attı. Çok güzel olmuştu. Kendisini tam anlamıyla Yunanistan’da hissetti. Kitabında der ki: “İki yıl sonra, bütün defne yapraklarını yahnide yemiş bulunuyordum.”

Şimdi bu yazının başındaki tümceyi bir kez daha yazalım: Ödüller iyidir, ileriki zamanlarda çok işe yarar… Onun hazzı da hiçbir yerde yoktur.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal