New York’ta transparan bir hikâye

New York’ta transparan bir hikâye

Şimdilerde, nostalji tüketiminin başta gelen nesnelerinden biri olan 1990’lar; günümüzdeki dönüşümleri, kimi bozuluşları, değer yargılarının değişimini ve hızın hayatımızın merkezine yerleşmesini simgeliyordu. Başka bir deyişle yeni dünyanın kuruluşunun ve yeni insanın yeni evriminin kilometre taşıydı.

Öte yandan, altyapısı 1960’larda ve 1970’lerde kurulmuş, ilk örnekleri yine o dönemlerde verilmiş altkültür ve cinsel kimlik başkaldırılarının zirveye çıktığı, enikonu görünür ve gösterilir olduğu bir zaman dilimiydi 1990’lar. Bu süreç, neoliberalizmin insanlara zerk ettiği tuhaf özgürlük ortamında, konuşulmayanları açığa çıkardığı gibi çok sağlıklı olmayan tartışmaları da beraberinde getirmişti.

1960’larda ve 1970’lerde büyük bir kitle tarafından uzaylı gibi görülen, 1980’lerin kulüp kültürüyle su yüzüne çıkan ve 1990’larla birlikte kendisini yaşamın bir parçasına dönüştüren, bugün LGBTİ+ adı altında birleşen kitle, kimsenin yüz çeviremeyeceği bir hakikat hâline gelmişti.

Performans sanatçısı, öğretmen ve yazar Laurie Weeks, En İyi Lezbiyen Çıkış Romanı dalında Uluslararası LAMBDA Edebiyat Ödülü kazanan romanı “Fermuar Ağız”da, 1990’larda uyuşturucu bağımlısı bir lezbiyenin yaşamıyla beraber o dönemki New York’u anlatıyor.

Engebeli ve heyecanlı yol

Weeks’in “Fermuar Ağız”da odaklandığı şey, yalnızca anlatıcının bağımlılığı değil elbette; bir veya birkaç aşk yaşarken hissettiği utanç, reddedilme korkusu ve düş kırıklığı da kitabın ağır meselelerinden.

Çektiği aşk acısı, zihnini meşgul ederken aktrisleri birbiriyle eşleştirip çift hâline getirdiği hayaller de anlatıcının bir başka uğraşı. Burç yorumları, ateş saçan fotoğrafların yarattığı kalabalık, hatırladığı ergenlik dönemi ve engelleyemediği arzular da cabası.

Aktirslerin yerine kendisini koyması anlatıcının benliğini epey hırpalıyor. Buna New York etkisi demek mümkün; rüya ile gerçeğin, hakikat ile hayalin kesişimi… Hepsinin ortak paydası ise aşk. İçinde birçok kişilik yuvalandığını düşünen anlatıcının kendisini sürdüğü yol, biraz engebeli ve bir o kadar da heyecanlı: “Bakışlarım, beni lekeli bej halının üzerinden dışarı çekti, sonra da öylece bıraktı. Göğsümde boş bir alan açıldı. Bu aşktı, pencere de denizliği. Buz mavisine dalmak için bir adım attım. Jane, düşme hissi. O kadar soğuktu ki cildim yanıyordu. Aşağı düşerken pencerelerin önünden geçiyordum, o an, her birinin vücut ısısı kendine has birçok insandım. Bazıları yanıyordu, bazıları donuyordu; bazen alev, bazen buz. Bazıları şeker hastasıydı, bazılarının gözü kartal gibiydi, bazılarıysa kördü. Kişiliklerimden birkaçı bazen bayıla bayıla Snickers yer sonra da günlerce çikolatanın ‘ç’si akıllarına gelmez, hatta şeker bile yemezlerdi. Aynı şekilde, bazı benliklerim nikotin bağımlılığından mustaripken bazıları bir iki sigara tüttürür sonra bir daha içmezdi. Bazı kişiliklerimin kolu bacağı kesikti, bazılarıysa kolaylıkla bir apartmanı çekip çevirebilirdi. Bazıları komada; bazıları babalarıyla balıktaydı. Diğerleriyse ucuz hislere dudak bükerdi. Kişiliklerimden biri, öldürmeye meyilli bir diktatörün metresiydi ve bu ilişkiden kaynaklanan frengi hastalığı için hiçbir zaman yeterli tıbbi yardımı alamıyordu.”

Anlatıcı, işi gereği pek çok metinle haşır neşir; düzeltmeler, gözden geçirilmeyi bekleyen yazılar, yanıt verilmesi ve gönderilmesi gereken iletiler… Bunların hepsi, ‘yerinden edilmiş benliklerini’ sarsmaya yetiyor; işi ve duyguları, zaman zaman birbirinin yerine geçiyor. Tıpkı içindeki farklı kişilikler gibi. Bu durumlar, ruhunun gizemlerine açılan kapıyı zorlarken kimi anlarda hastalıklı bir hâl alıyor. ‘Aramadığında bulduğu mutluluklar’ ile sumen altı ettiği kaygıların bir mücadelesi bu âdeta.

Öfke patlaması

Weeks’in kurguladığı olaylar ya da ruh hâlleri silsilesi, platonik bir aşktan ve savrulan bir benlikten, işlerin ciddiye bindiği ve hızlı ilişkiler ağına evriliyor. Meseleye, anlatıcının çocukluk hatıraları ve günlük yaşamının ördüğü duvarlar da dâhil oluyor bu satırlarda. Tabii kıskançlık ve bu sarmaldan çıkmak için dozu artan uyuşturucular da… Böylece New York, bir film setine veya romanın arka planına dönüşüyor.

Anlatıcının yaşamındaki hakikatler ile yalan toplumuna gömülmüş olma fikri arasındaki çatışma ise tüm süratiyle devam ediyor bu anlarda. Sonrasında, kapıyı bir öfke patlaması çalıyor: “Yediğimi bile hatırlamadığım yemeklerin kurumuş kalıntılarıyla kaplı yüzlerce (ben beş-altı tabağım var zannediyordum) bulaşık, telesekreteri fırlattığım yerde, tezgâha yayılmıştı. Bakışlarım aynaya, kendi yansımama kaydı. ‘Öfke patlaması’ dedikleri şeyin bu olduğunu umuyordum, patlamak istiyordum. Çok derinlerde bir yerde, sinirlerimin boşalması gerektiğini hissediyordum. Bu korkunç dünya için fazla hassastım, hafif bir sinir krizi geçirmek istiyordum. Bana bir teşhis konmalıydı. Anlayışlı hastane çalışanları, sedye, uyuşturucu ilaçlar, alnıma soğuk bir bez ve dizlerime bir battaniye ile hastane terasından büyüleyici Maine sahiline karamsarca bakmak istiyordum. Ama şimdi elimdeki çekice ve telesekreterimden geriye kalan parçalara bakarken iç karartıcı bir şekilde, aklı başında ve utanmış hissediyordum.”

Anlatıcının yaşadıklarıyla beraber, peşini hiç bırakmayan düşler, doğal olarak onu bir terapistle mesaiye itiyor. Terapistin söylediği şey ise anlatıcının yaşamının bir özeti gibi: “Rüyalarındaki herkes senin bir parçan.” Başka bir deyişle âşık olduğu, işiyle ilgilendiği ya da sadece yürüdüğü sırada ‘rahat dış görünüşünün altında, öfkeden ve kafa karışıklığından kuduran’ benliği, anlatıcıyı takip ediyor. Bozulan formdan, yeni bir şekle girme ve ardından yine bozuk bir forma dönüşme de diyebiliriz söz konusu sarmala.

‘Dünyada bir hologram gibi gezinen kâbus gemisi’

Anlatıcının yaşamı; tutku, aşk, reddetme, reddedilme, karşılık bulan ve karşılık veremediği sevgi, uyuşturucu ve günlük koşuşturmalar arasında yalpalayarak geçiyor. Gerçek aşkı merak ederken tutkularını da sorguluyor. Boşlukta salınma ile boşluğu doldurma girişimlerinin benliğinde yarattığı gerilim bitmek bilmiyor; hem açık seçik hem de gizemli bir şey bu: “Benim için durum hep böyleydi: Sevdiğim kişi ne zaman gerçek dünyada sıradan bir iş yapsa, tabii dünyadaki herkesin her gün yaptığı bir şeydi bu, gözümde o kişinin gizemi artar ve beni aşkla çılgına döndürürdü. Yere yıkılana kadar aşk ve hayranlıkla delik deşik edilebilirdim çünkü ben onlar gibi değildim, bu sıradan işleri yapanlar gibi.”

Weeks, anlatıcı ve onun tuhaf bir bağımlılıkla âşık olduğu Jane karakteri etrafında ördüğü, olayların New York’ta geçtiği romanda kadın yazarların, aktrislerin, kült kitaplardan parçaların resmîgeçit yaptığı bir işe imza atmış. Keskin dönüşlerin belirlediği ruh hâlleri, hayal kırıklıkları, uyuşturucuyla açılan ve uyuşturucusuz günlerde türlü oyunlar oynayan zihin de kitapta önemli yer kaplıyor. ‘Bir kâbus gemisiydim ve dünyada hologram gibi geziniyordum’ sözü, anlatıcının durumunu yansıtıyor.

Hayallerin, rüyaların ve gerçeklerin kesişimini ortaya koyan “Fermuar Ağız”da Weeks, New York’u arka plan hâline getirdiği, zaman zaman karanlık ve bazen de anlatıcının ruhunu transparanlaştıran bir hikâyeyle buluşturuyor bizi.

Öte yandan yazar, tu kaka edilmiş, çoğunlukla tabu hâline getirilmiş cinselliğe dair kavramları (orgazm, seks vb.) ve cinsel kimlik tartışmalarını (biseksüellik, lezbiyenlik, eşcinsellik vd.) hayli cesur bir şekilde okura yansıtmış. Böylece “Fermuar Ağız”, bayağılığa kaçmayan ve klişelere saplanmayan, esprili ve hüzünlü bir romana dönüşmüş.

“Fermuar Ağız”, Laurie Weeks, Çeviren: İpek Yardımcı, Ayrıntı Yayınları, 128 s.     

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal