‘Mutlu olmak için ne kadar ileri gidilebilir?’

‘Mutlu olmak için ne kadar ileri gidilebilir?’

Kitleyi ve bireyi aynı anda anlatmak, hatta romanlaştırmak kolay değil. Bireyi içine düştüğü tüketim çılgınlığıyla resmetmek, zaman zaman eleştirip kitlenin ve kişinin ruh hâlini çözümleyebilen bir romancı olmak da zor.

Dimitris Sotakis, bunları başarıyla gerçekleştiren bir romancı: Kitlenin ve bireyin sesini duyup buralardaki çözülmeyi ve bozuluşu ironik dille kurgulayabilen bir isim.

Kişinin, düştüğü klostrofobik ortamı ve geniş alandaki sıkışmışlığını betimlerken girişimciliğin sınırlarını zorlayan insanın başkalarıyla hoyrat bir ilişki kurmasını da es geçmiyor Sotakis; yeri geliyor sanal kalabalıklar içindeki yalnızlığı yeri geliyor yalnızlığın zenginliğini ortaya koyuyor romanlarında. Bununla birlikte eşya ve para fetişizmini işliyor, ideallerinin sınırlarını zorlayanların başkalarını nasıl örseleyebildiğini anlatıyor. Sıradan ve anti-karakterler aracılığıyla uyum ve uyumsuzluk üzerine satırlar kaleme alıyor. Kısacası benzerler ve benzemezler arasındaki alışverişe yoğunlaşırken zenginlik ve saygınlık düşlerini eşeleyip özgürlük ve olmak istenen kişiye ulaşma hayalinin gerilimini irdeliyor.

Yeni kitabı “Romanyalıyı Yiyen Yamyam”da Sotakis, metaforik bir anlatımla paranın gücüne yoğunlaşıyor: Satır aralarında, ‘Mutlu olmak için ne kadar ileri gidilebilir?’ ve ‘Hayalleri gerçekleştirme yolunda engeller nasıl aşılır?’ gibi soruların yer aldığı romanda yazar, zaman zaman kara mizaha çalan zaman zaman da okurun zihnini yoran anlatımıyla vahşi kapitalizmin esir aldığı ve yiyip yuttuğu insanlarla buluşturuyor bizi.

‘Romanya rüyası’

Sotakis, zengin Zerin karakteri ve onun hiç gitmediği Romanya ile Romanyalılara takıntısı üzerinden kurguladığı ironik ve metaforik hikâyede, bu kişinin günlük aktivitelerini resmederek başlıyor: Banka işleri, alacak-verecek meseleleri, oturduğu devasa konak, yiyip içtikleri, oturup kalkışı vs.

Çok geçmeden, bazı Romanyalıların liman çevresine yerleştiği duyumunu alan Zerin’in zihninde eski saplantılar canlanıyor, Romanya haritası ve ülkeye ait kimi manzara fotoğraflarını ortaya çıkıyor.

Avucunun içi gibi bildiğine inandığı Romanya’ya Zerin’in neden ilgi duyduğu ise belirsiz veya gizli; bunu, ‘içinde yanan Romanya ateşi’ diye adlandırmak mümkün.

Zerin, bir tane bile Romanyalı tanımıyor, en büyük arzusu bunu tersine çevirmek. İşte bu dürtüyle ve merakla limana iniyor, âdeta bir dedektif gibi takibe başlıyor.

Takibi başarıyla sonlandıran Zerin, bir sonraki aşamada bulduğu kişilerin Romanya’nın hangi bölgesinden geldiğine kafa yoruyor. Gözüne kestirdiği aileyi ziyaretiyle ‘Romanya rüyası’nı anlatmaya koyulurken biraz tedirgin edici biraz merak uyandıran tavrıyla dikkat çekiyor.

Aslına bakılırsa bu çılgınca, üstelik getirdiği hediyeler de hızlı ve tuhaf bir yakınlaşma çabasının kanıtı. Çocukların neşesine rağmen, anne İonela ve baba Flavio, hediyeleri kabul etmede tereddüte düşüyor; ne de olsa Zerin bir yabancı ve ziyaretinin fazla bir anlamı yok. En azından aile için böyle bu, Zerin ise neredeyse kendisinden geçmiş hâlde: “Hediyelerle ilgili tereddütleri, çocukların gözlerindeki ışık, Flavio’nun iyilik dolu tavrı, İonela’nın yüzü, saçları, zarif elbisesinin içinde belirginleşen hatları… Bu aileye âşık olmuştu, evet, bir aileye âşıktı; bedeninde şimdiye kadar olmayan belirtilerin ortaya çıkması bunu kanıtlıyordu. Onlarla birlikte olmak, neşeli seslerini, lisanlarını duymak, pencereden mehtabı seyrederken lahana dolması yemek isteyecekti. Gün ağarırken uykuya daldı. Koltukta kalıp gibi yatmıştı. Hayatını şimdiye kadar yaşadığı gibi sürdürme konusunda artık isteksizdi.”

Zerin’in bu hâli, sıradan bir ziyaret ve sevgi değil elbette; içinde kendisinin de varlığını çok iyi bilmediği ‘canavar’ harekete geçiyor ağır ağır.

‘Hayat soru sormaz’

Çok kısa zamanda İonela ve Flavio’nun günlük yaşamının bir parçasına dönüşüyor Zerin; ailenin, özellikle de İonela’nın hayatına nüfuz ediyor. Tabii bu durum Flavio’nun içindeki kuşkuyu artırırken Zerin’in mutluluk sanrısı ise her şeyin daha yeni başladığı izlenimi uyandırıyor.

Bu noktada, Zerin ve İonela yakınlaşması hezeyanla, tutku ve gücün kuşatıcılığıyla şekilleniyor. Telaşlı ve bazı şeylerin hızla tamamlandığı, bazılarının ise eksik kaldığı veya gizemini koruduğu bir birliktelik bu: “Garip bir şekilde İonela, Zerin’e duyduğu aşktan, beklendiği gibi suçluluk falan duymuyordu. Yaşadığı şey çok doğal geliyordu ona; bir bardak su içmek ya da tuvalete gitmek gibiydi. Geçen zamanla birlikte, ilk günlerdeki heyecan ve utanç nedeniyle yüzünün kızarması geçmiş, normal rengine dönmüştü (…) Onun problemi, Zerin’den uzak geçen saatlerdi; artık gerçekten Zerin’in kararlarıyla yaptıkları şeyler ilgilendiriyordu İonela’yı.”

Hızlı ilişki, İonela’nın zihninde bir dizi soru ve ikilem doğururken Zerin ise bunlara kendince ‘çözüm’ bulma arayışına girişiyor. Sorunun ve ikilemin kaynağı elbette Flavio: İonela, Zerin’in illüzyonuna kapılıp gittiğinde kocasıyla yüzleşmek zorunda kalarak onun olası tepkilerini hesaplıyor. Zerin, İonela’yla ilişkisini şöyle tarif ediyor: “Pek çok kez, yaşamımızdaki şeyin kaderimiz olduğunu anlayamadan, olan biteni kaçınılmaz bir gerçeklik olarak kabullenmiyor muyduk? Kesinlikle olan buydu, bu bir gerçeklikti. Hiç kimse güçsüz gözlerinin karşısında beliren bir hayata karşı çıkacak, kadere itiraz edecek zihinsel güce sahip değildir. Hayat soru sormaz, kendiliğinden, kafasına göre akıp gider.”

Absürt bir ‘çözüm’

Kendisini ‘bir kahraman ve oyunun mutlak hâkimi’ gibi gören Zerin, Flavio’yu İonela’yla ilişkisi için engel olarak nitelerken ona ‘saf arkadaşım’ diyor: İkili arasındaki çekimin ayırdına varamayacak kadar naif biri olduğunu düşünmesine rağmen onu kendisine rakip görüyor.

Aşktan gözü dönmüş hâli, Zerin’i bir noktadan sonra deyim yerindeyse kör ediyor; zihni ve bedeni büyük bir değişime uğrarken olup biteni doğru algılama ve yorumlamada zorlanıyor. Flavio da konuya dâhil olunca ortalık karışıyor doğal biçimde: Gücün simgesi Zerin karşısında ruhu çekilen Flavio, çaresizliğin simgesine dönüşüveriyor; arada kalmışlığı ve herhangi bir yere gidememesi, onun yok edilmesi gerektiği anlamına geliyor. Zerin’in deyişiyle pişirilip yenmesi, hem kurtuluş hem de üçlünün ebediyen bir arada kalmasını sağlayacak bir ‘çözüm’ gibi görünüyor. Absürt, dehşet ve mantığın tüketildiği bir ‘çözüm…’

Roman karakterlerinin, özellikle Zerin ve İonela’nın davranışları; güç zehirlenmesi yaşamaları ve histerik hareketleri, absürt kurban Flavio ile olan biteni kavramaya çalışan ama bunun için kendilerini zorlamayan iki çocuk, şiddet ve zehirli bir aşk sarmalının içinde buluyor kendilerini. Vicdan ve para arasına sıkışan, gücün yarattığı tılsıma kendisini kaptıran, bunları da ‘aşkla’ maskeleyen Zerin ve İonela, mutluluk arayışını ve bir türlü dolmayan, daha doğrusu doldurulamayan boşlukları simgeliyor. Kısacası Sotakis, karakterleri aracılığıyla insanı sarıp sarmalayan vahşi kapitalizmin, insanların ruhunu nasıl ele geçirdiğini ve kişilerin daha fazlası için neler yapabileceğini anlatıyor.

Romanyalıyı Yiyen Yamyam, Dimitris Sotakis, Çeviren: Yılmaz Okyay, İbrahim Arık, Delidolu Yayınları, 148 s.        

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal

Son yazılar

En çok okunanlar

En çok yorumlananlar