Murat Gülsoy’dan ‘Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet’.. Kitaptan tadımlık bir bölümle

Murat Gülsoy’dan ‘Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet’.. Kitaptan tadımlık bir bölümle

Murat Gülsoy’un yeni romanı “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” Can Yayınları tarafından basıldı. Ölüm – yaşam, yalnızlık – delilik sınırlarında gezinen, zaman zaman fantastik bir anlatıma bürünen romanın, Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Oğuz Atay’a, Yusuf Atılgan’a selam veren, ama en çok Borges’le, Nerval’le konuşan bir anlatı olduğu belirtiliyor.

Kitabın başındaki, Borges’e seslenen “Önsöz”den tadımlık bir bölüm aktarıyoruz:

mgSonra Yavaş Yavaş Delirdim 

Sevgili Borges,

Biz seni ilk okuduğumuz zamanlarda İspanyolca nasıl telaffuz edileceğini bilmediğimiz için adını “g” harfine bastıra bastıra söyler, en ufak bir kuşku duymadan seni kendimizden sayardık. Jorge… Belki İskandinavların telaffuzuyla söyleseydik Jørg diyecektik, Hamlet’in Yorick’i gibi… Belki de Oğuz Atay’ın Olric’i. Bu şakalarımı mazur gör, her şeyi birbirine bağlamayı senden öğrendim. Ama o yıllarda henüz dünyadan haberim yoktu. Yolları Çatallanan Bahçe’ydi ilk okuduğum kitabın. 1985’ti sanırım. Parke taşlı eğri yokuşlardan taze bir nefesle inerken Boğaz’a, Hisar’a, suyun kenarına, açıklığa, şehrin marjına, marjinal hayata… Yanımdan hiç ayırmadığım dedemin doktor çantasının içindeki kitaplardan biriydi.

Şimdi birdenbire sana yazmak istedim.

Ah, nedenini bilme daha iyi. Mektupla tedavi gibi bir şey. Bir zamanlar babamın İngilizce öğrenmek için yaptığı gibi, masanın başına oturup mektupla çalışıyorum. O dil öğreniyordu, ben dili unutmaya çalışıyorum. Babam elektrik teknisyeniydi; gri takım elbise giyer, kravat takmaz, pazarları maça giderdi. Seninki gibi değildi. Biliyorum, bu samimiyet, bu senli benli hal şaşırtıyor seni. Ama artık yaşamadığın için bunu sorun edeceğini sanmıyorum. Gerçi bir yerlerde demiştin; biz zaten ölülerle konuşan ölüleriz ama bunu unutuyoruz çoğu zaman, diye. Haklısın. Çok defa olduğu gibi. İşte karşımda duran kitaplık. İçinde o kitabı bulabilir miyim şimdi? Yolları Çatallanan Bahçe’nin o yıllarda okuduğum Can Yayınları baskısını? Hiç sanmıyorum. Kim bilir hangi dostuma ödünç verdim heyecanlı bir sohbetin ortasında ve sonra da unuttum gitti. Aslında önce dostlar unuttular beni. Çekilmiş dişler gibi boşluklar kaldı arkalarında. Kitaplığımda yani. Verdiğim kitaplar geri gelmedi. Emekler boşa gitti galiba. Sözler havaya karıştı. Onca rüya ve hikâye boşluğun içinde dağılıp gitti. Neyse ki bir önemi kalmadı artık. Ya da… Yakında kalmayacak. Her şey yavaş yavaş çözülüyor. Kusura bakma, bazen kiminle konuştuğumu da unutup haddimi aşan cümleler kuruyorum. Belki de artık varlığına sadece edebiyatçıların inandığı bilinçdışı bilhassa bu gibi farklı anlamlara gelen cümleler serpiştiriyor yazdıklarımın arasına. Senin şakaların gibi değil, hayır. Bunlar daha çok senin gibi Batılı bir okurun gözleri için: yerel edebiyatları o ulusların alegorileri olarak okumaya meyilli araştırmacı ruhlar için. Gerçi biz * seni Batılı bir yazar olarak okumadık, kendimizden saydık ama sen de kendini Avrupa’nın gurbetine düşmüş bir entelektüel olarak gördün hep. Babandan sana kalan o kocaman kitaplık Batılı dev yazarlarla doluydu. Belki de o yüzden cenneti sonsuz bir kitaplık olarak düşledin. Oysa ben kitaplığıma bakıyorum da… gördüğüm tek şey ölüm. Bak, geçenlerde not almışım sarı post-it’lerimden birine:

Malzemesi ölümdür kitapların. Ölü ağaçlardan elde edilen kâğıt, ölü hayvanların derilerinden yapılan ciltler, ölü yazarların sözleri. Orada öylece dururlar. Çok ayrıntılı bir mezarlıktır kütüphane. Üstelik insanlar tüm bu ölüm artıklarının zaman ötesine ulaşma gibi bir özelliğe sahip olduğunu düşünürler. Ne garip bir yanılsama. Oysa bir mumyadan fazlası değildir kitap. Düşüncenin mumyası.

Sevgili Borges, İstanbul hakkında yazdığın o kısacık metni defalarca okudum. Doğu Roma’nın ve Bizans’ın gizemli başkentini, şu anda üzerinde yaşayan insanlara pek de yakıştıramamışsın. Ne demek istediğini anlıyorum tabii. Yok, hayır alınmıyorum. Söylenen her kötü sözün bir hakikat barındırdığına daha fazla inanır oldum gitgide. Eskiden, çok daha fazlaydı alınganlığım. Demek ki “biz” duygusu daha güçlüymüş o zamanlar. Sonra köprülerin altından çok sular aktı, hatta o suların üzerine yeni köprüler kuruldu, bu da diğer kavramlar gibi çözüldü. Aslında bu çözülme meselesi üzerinde de durmam gerekli evet; çünkü yaşadığım şehir, ülke, kültür ve hatta dünya çözülüyor sevgili Borges. Kıyımlar, haksızlıklar, cinayetler, hırsızlıklar ve barbarlıklar önce ağrılı düğümler olup yerleşiyor içimize. Konuşmak, yutkunmak ne mümkün. Ağrı, ateş, sancı, içe atma, kapanma… Ama sonra çözülüyor. Zaman kuvvetli asit etkisi yapıyor bu düğümlere. Hepsi lif lif ayrılıp dağılıyorlar. Nereye mi? Havaya, toprağa, suya karışıyorlar elbette. Hayatımız zehirleniyor durmadan. Bu yüzden her şeyi yıkıp dökmek istiyoruz bazen. Büyükler küçükleri anlıyor böyle durumlarda. Bazen de kime ait olduğunu artık hatırlamadığımız nesnelere bakarak kendi uydurduğumuz şarkıları söylüyoruz. Böyle zamanlarda, uzaktan bakıldığında insana benziyoruz. Z. Biz. Kimiz?

Ben onlardan değilim sevgili Borges, sonradan anladım. Delirirken yavaş yavaş aydınlandım. Dinle bak benim ait olduğum insanlar nereden gelmişler bu masal şehrine. Elbette senin sevdiğin türde aktaracağım bu hikâyeyi… Onların hikâyesini eski bir elyazmasında bulan Arap tarihçi her şeyi bırakıp ömrünü bu kıssadaki hikmeti anlamaya verdi.

Platon’un düşüncesini takip ederken kendilerini yepyeni bir âlemde bulan insanların yaşadığı şehir devletin hikâyesidir bu. Yazı yalancıdır, yanıltır, demişti filozof, tıpkı duvarlarda asılı resimler gibi canlı görünürler ama onlarla konuşmaya çalışırsanız size cevap vermezler. Yazmayı önce ayıp saymaları bu öğretiye bağlılıklarındandı. Ama ayıp sayılan, gizlenen her şey gibi yazı da kutsallaştı

o ülkede. Gündelik yaşamın içinden kovulup öte tarafa geçti, bilinmeyenin, ölümden sonranın alanında kendine yer buldu. İnsanlar özgür kedilerin dolaştığı parke taşlı sokaklara bakarak tüllerin ardından, yalnız başlarına yazdılar hayatları boyunca. Gizli gizli. Hayatlarının kitabını yazdılar. Yaşamak yazmaktı asıl. Ama gizli, görünmeden. Herkesin bildiği, birbirinden gizlediği bir ikinci hayat. Kaçınılmaz son gerçekleştiğinde yakınları bulup çıkardılar yarım kalan kitapları. Ölüm her zaman yarıda bırakandır. Bunu bildiler, söylemediler, sessizce ölülerini gömdüler. Cansız beden mezara girerken elyazmalarını baskıya verdiler. Kitap insanın ölümden sonraki uzantısı, bir ölüm nesnesi. Ancak senin yazdıklarında rastlanabilecek bu garip kentin kütüphanelerinde her yazarın tek kitabının olması da bir tesadüf değildi. Tek kitap. Tek hayat. Tahmin edebileceğin gibi, onların dilinde “ölü” ile “yazar” birbirinin yerine kullanılan sözcüklerdi. Elbette “yaşayan” ile “okur” da aynı sözcükle ifade ediliyordu. Böyle bir kentte yaşadığını hayal edebiliyor musun sevgili Borges? Hayatını mükemmelleştirmeye adadığın o tek kitabın okurlarına ulaştığını asla görmeden ölüp gideceğini bilerek yine de yazmak nasıl bir deneyim olurdu? Belki de müthiş bir özgürlük sağlıyordu kişiye. Bu hikâyeyi bulan tarihçinin belirttiği üzere sağlığında pek de fark edilmeyen sıradan insanlar öldükten sonra kitaplarının yayımlanmasıyla birlikte ünlenebiliyor, yakın çevrelerini şaşırtabiliyorlardı. Sıradan bir tüccarın ya da basit bir çiftçinin yazdıklarındaki olağanüstü derinlik ya da akıl almaz dil ustalığı okurların bir başka deyişle yaşayanların insana dair inancını pekiştiriyordu. Böyle bir kitap yayımlandığında insanlar dünyanın gidişatından duydukları endişe ve kaygıları bir tarafa atarak umutla doluyor; yaşamak denilen mucizenin bir kez daha farkına varmaktan dolayı kendilerini şanslı sayıyorlardı.Tıpkı meleklerin ete kemiğe bürünüp göründükleri eski zamanlarda insanların hissettiklerine benzer biricik olma duygusuydu bu. Şimdilerde kimsenin hatırlamadığı… Bazen de tersine, yaşarken çok önemli ve say-gın bilinen kimilerinin aslında ne kadar kısır, yüzeysel ve kaba saba dünyaları olduğu ortaya çıkıyor ve yakınlarını utandırıyordu.

Tüm bu nedenlerden, onların yazıyla ve ölümle kurdukları ilişki çok farklıydı sevgili Borges. Yapıt ölümün bir uzantısı olarak görüldüğü için “ölümden sonra hayat” denildiğinde kitap yayımlandıktan sonra kişinin toplumun gözünde yeniden doğuşuyla başlayacak olan hayat anlaşılırdı. Bu bazıları için çok istenir bir şeyken kimileri kitap yazma fikrinden ölümüne korkardı. Yazmak kendi mezarını kazmak demekti onlar için. Onların dilinde de “yazmak” ve “kazmak” sözcüklerinin kafiyeli oluşu düşünürleri epeyce meşgul etmiştir. Ama şurası apaçık ortadadır: Ölümden sonra yaşayabilmek için önce bu dünyada kişinin ölmesi gerekir; bu yüzden de kitaba eklenen her satır mezardan kaldırılan bir kürek topraktır aynı zamanda.

* Bu “biz” kavramının beni ne kadar uğraştırdığını bilemezsin sevgili Borges. Senden iyi olmasın, çok sevdiğim bir yazarımız gibi kolaylıkla “biz” diyebilmeyi hem çok isterdim hem de diyemediğim için kendimi ileri sayıyorum.Yazarı mı merak ettin?Garip şey. Ölüler merak etmez sanırdım.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal