Atatürk Kitabı - Reklam Atatürk Kitabı - Reklam

Mehmed Uzun ya da şehrin edebiyatı

Mehmed Uzun ya da şehrin edebiyatı

Mehmed Uzun’un bir sürgün yazarı olduğunu ifade etmek yeni bir şey olmasa gerek. Ama sürgünlükten şehirli bir edebiyat, modern bir edebiyat yarattığını söylemek önemli.

Yirmili yaşlarda genç bir insandır. Bir Kürt dergisinin (Rızgari) yazı işleri müdürüdür. Yazdığı siyasal yazılardan ve sorumlusu olduğu dergiden dolayı yargılanmaktadır. Yargılayanlar Devlet Güvenlik Mahkemesi’dir. Askeri savcılar dergi ve derginin yazarı, sorumlusu Uzun’u yargılamaktan öte, hazırladıkları iddianamelerde “Kürdün yokluğunu” kanıtlama telaşındadırlar.

“Tavukların bile dillerinin Kürtçeden daha zengin olduğunu, Kürtçenin uyduruk bir dil, hatta bir dil dahi sayılmayacağını” ve adeta “Kürtlerin hiçbir zaman var olmadıkları” genç dergi yazarının yüzüne karşı ısrarla söylenmektedir.

Çaresizdir. Hiçbir şey yapamamaktadır. Kendisi de ısrarla “Bu halk da dili de vardır. Ben evimde anamla babamla, tüm etrafımdakilerle bu dille, Kürtçe ile konuşup anlaşıyorum. Eğer bu dil yoksa o halde benim konuştuğum nedir?” dese de; sonuç değişmemektedir. Sonuç, kaba tabiriyle cezadır. Bunun adına da “hukuk” denilmektedir.

Bütün o yetmişli yılların Türkiye’sinin Kürtlere dair davaları, “Kürtlerin yokluğu” ve o teze karşı ciddi bir “varlık” savunmalarının;  savcılara, yargıçlara karşı yapıldığı bir dönemin ürünü, hesaplaşmasıdır.

Bu derin hesaplaşma bir yanıyla sürerken, öte yanıyla da yazarın kafasında meşgul edici bir realite vardır. Kürtçe dili, cumhuriyet boyunca son derece daralmış/daraltılmıştır. Kürt dilinde yazmak isteyenler, Kürtçe ile edebi olarak ilgilenmek durumunda kalanlar, modern yaşamdan uzaklaştırılmış bir dille karşı karşıyadır. Ve bu daraltılmış, sıkıştırılmış dille edebiyat yapmaya yeltenenlerin işi gerçekten zordur. Sadece gündelik konuşmalara yanıt verebilen dille edebiyat yapmak için ciddi çalışmalara ihtiyaç vardır.

Çeşitli kaynaklar vardır yazarın önünde; Kürtçenin konuşulan bütün lehçeleri ve şiveleri iyice taranmalıdır. 1900’lerden günümüze kadar diasporada Kürtler adına yapılmış bütün entelektüel çalışmalar da incelenmelidir. Bir de klasik Kürt edebiyatının bütün örnekleri yeniden gözden geçirilmelidir.

İşte belki bunlardan sonra modern Kürt edebiyatının önü açılacaktır…

Bu duygularla, bunun belki de ruh haliyle hem savcılara hem de sonrasında diğer “yok” sayıcılara, uzun bir zaman dilimi içinde, kendi bedenini de ortaya koyarak sürgünlük tercihin edebiyatıdır aslında Mehmed Uzun’un edebiyatı.

mehmed2

Hayatın sıfır noktası

“Nar Çiçekleri” adını verdiği deneme kitabında; 1977 yılının yazında welatê xerîbîyê’ye giden yolda, sürgünlüğün bir gerçek olarak yaşamına girdiğini ve ikiyüz yıllık bir zaman kesitine yayılmış sürgünler kervanına kendisinin de bu sebeple katıldığını vurgulayarak; “Sıra bendeydi. Ülkemi terk etmek zorunda kalıyordum. Sıcak bir yaz gecesi, ışıldayan ayın kaybolmasından sonra, zifiri karanlıkta sınırı geçerek, karanlık velatê xerîbîyê’ye ilk adımımı attım” demesi bundandır.

“Mirina Kalekî Rind” romanında da bu çıkışın devamını şu cümlelerle dile getirir. “O gece sınırı arkamızda bırakıyorduk… Yüzümüzü uğura çevirmiştik, sırtımızı feleğe… Saatler süren bir yürüyüşten sonra sınırın öte tarafına geçtik. Bu yürüyüş zamanın ve hayatın sıfır noktası üzerindeydi. Hem zaman, hem de hayat o sıfır noktasında duruyordu. Sınırı geçtiğimizde tekrar bir başka zaman ve hayat noktasına ulaşmış olduk. Sınırı arkamızda bıraktığımızda döndüm ve bir kez daha arkama baktım.”

Döndüğünde ve arkasına baktığında belki de ondan sonraki bütün hayatı boyunca edebiyatına yol açacak ve yön verecek Kürtlerin simge şehri Diyarbekir’i görür. Görmüştür ki onu, Diyarbekir’i, ilk romanı olan ve 1983’te yayımlanan “Tu (Sen)” adlı romanında adeta romanın başkişisi yapar. Romanın kurgusu Diyarbekir üzerine, şehirde yaşananlar üzerine kurulur:

“Diyarbakır var ya bu Diyarbakır, yurdumuzun güzelliğidir, yürek ağarımızdır. Hem yaşama umudumuz, hem beynimizdeki sancımızdır. Acayip bir şehirdir. Kadim ve hünerlidir. Sestir, renktir, aydınlıktır, acıdır, güzelliktir. Karışıktır. Her şeyi birbirine karışmıştır. Onu anlamak zordur. Hem yaşatır, hem öldürür. Hem sever, hem de öfke duyar. Hem sadık ve yardımcıdır hem de kıskanç ve cimri” der.

Kendisi bilmiyordur! Çünkü uzaklardadır. Haberi var mıdır şehrin! Şimdi oğulları, kızlarının onu sevdikleri için öldürüldüklerini, zincirle, prangayla bağlandıklarını biliyor mudur? Yazarın merak sebebidir.

Bunları yazdığında 5-6 yıldır ayrıldığı Diyarbekir’in hasreti ve özlemi vardır. Kolları bağlı, cehennem yürekli yiğitler, sevdiği şehrin zindanlarında mahpustur. O ise şehirden uzaktır. Ve şehri ilk edebi eseri “Sen”(Tu) romanına bu sebeple nakşolmuştur.

Ve bu ilk romanı “Tu”da anlatılanlar, simgesel bir böceğe anlatılmaktadır. Uzak ve sürgün diyarlarında, ancak o böcek, kêz xatun, (hamam böceği) o sırra ortak olma hakkına o günlerde sahip olabilmektedir.

mehmed3

Yarattığı Diyarbekir

Yıllar sonra, “Tu” romanının yazılışından neredeyse 20 yıl sonra Mehmed Uzun’un rehberliğinde kuzeyin soğuk ve uzak ülkesi İsveç’in Stockholm şehrinin eski antik mekânları olarak anlamlandırılan Gamlastan semtinde dolaşırken daracık sokakları, eski evleri, parke taşlı yolları, mekânla örtüşen kafelerini bana gösterirken; “Ben buralara geldiğimde işte bu gördüğün mekânlarda kendi Diyarbekir’imi yarattım… Beni uzakta kalan Diyarbekir ve burada yarattığım Diyarbekir hayata bağladı” derken, sanki yeniden “Tu” (Sen) romanına dönüyordu:

“Kokusu sarhoş eder insanı, dikenleriyse can yakar. Seçkin ve müstesna bir şehirdir. Derdi, tasası çoktur. Macerası büyüktür” dediğinde ise sanki “Bir mısra boyu maceramız” diyen Ahmed Arif’e gönderme yapmaktadır kuzeyin soğuk ve uzak şehrinden, Mehmed Uzun:

“Acayip tuhaf şeyler gelmiştir başına. Yaralı ve yorgundur. İncinmiştir. İnler. Kim bilir kaç krala, beye, prense, mire makam olmuştur. Kaç ordunun toprağına basarak geçtiğini kim bilebilir. Ama en büyük derdi Diyarbakır’ın, özgürlük ve kendisi olarak yaşamaktır.”

Sonra bir çağrı yapar; “Ey krallar, gelin. Ey vezirler, yaverler gelin. Baldırı çıplaklar, yalın ayaklılar, gelin. Ey bozguncular, ey yedi şehrin uyuz itleri gelin. Yiğitler, savaşçılar, inancının yoluna baş koyanlar gelin” der.

Çığlık çığlığa ve iniltiyle açılan şehrin kapılarını bir şehir edebiyatı yaparak “Tu” (Sen) adlı ilk romanında tam 13 sayfa kesintisiz anlatır. Çarpıcı bir şehir edebiyatıdır Mehmed Uzun’un yapmaya çalıştığı.

“Ya işe böyle” der böceğe; içinde olduğu Diyarbekir’i ayrıntıyla tarif ederek. “Tuhaftır, birçok yüze, görünüşe, şekle sahiptir. İnsan Diyarbakır’ın içinde dolaştıktan sonra onu kendince betimleyebilir. Tanımlayabilir, hayal edebilir. Herkes kendi kişiliğine göre, adet, kültür ve tarihine göre onun halini, süsünü, düzenini dile getirebilir.”

Aslında ilk romanı olan “Tu” (Sen) ile Mehmed Uzun bu şehirli edebiyatının ipuçlarını verir. Şehir kurgusu hemen hissedilir “Sen”de. Sonrasında gelen diğer romanlarında da öyle! Hissedilir ki; şehirlilik kültürüne ulaşabilen bir roman gerekliliği üzerindeki ısrarın edebiyatıdır Mehmed Uzun’un edebiyatı.

Bu ilgi ve ısrar; şehirli okurun da ilgisine mazhar olur. Şehirli, bir başka yönüyle adeta kendisini görür Mehmed Uzun’un romanlarında, denemelerinde. “Sen” romanında Diyarbekir üzerine kurulmuş düşsel, masalımsı bir edebiyattan, Mirina Kalekî Rind’da, yeni sürgün ülkesindeki şehrinin Stockholm’un daracık sokaklarındaki, Diyarbekir izdüşümünü paylaşır:

“Yeni sürgün ülkemde beyaz ve geniş evler gördüm. Çok güzel beyaz evler. Günümüze ait olmayan evler, dar sokaklarla sarılmış evler. Sağlam evler. O güzel, eski evler boyuna yalnızlık ve gurbetimi hatırlatıyorlardı bana” derken; duygularını, düşüncelerini o şehrin sokaklarının parlak taşlarına sanki gözleri ve duygularıyla yazar:

“Evlerin gölgelerine âşık taşlar, çocukluğumun taşları gibi düzgündüler. Onları da çocukluğumun taşları gibi okşayıp sevdim. Taşların, evlerin temellerinin karıştığı yerlerde yaşlı kitapçılar tanıdım. Oturup kahve içtim onlarla ve kitapları seyrettim. Yabancı dillerde yazılmış çok güzel kitaplar gördüm oralarda.”

O dilleri bilmemesine rağmen o kitaplardan kimilerini alıp uzak ve soğuk ülkedeki evine götürür. Ülkeden ayrıldığında yanında götürdüğü kurumuş kırmızı gülün altına güzel bir raf yaparak kitapları o rafın üstüne koyar. Kitapları rafa koyduğunda hüzünlenir ve “Kitaplara baktığımda, kendi dilimle yazılmış çok eski bir kitabın da aralarında olmasını çok istedim. O da yabancılığıma ortak olsun istedim” diye düşünür ve yeniden yazar.

mehmed4

Taşralılıktan kurtuluşun edebiyatı

İşte böylesine şehir cümlelerini Mehmed Uzun’un romanlarında sıkça okumak mümkün. Diyarbekir ve Stockholm, Mehmed Uzun’un edebiyatında iki farklı ve önemli şehir olarak yer etse de; Uzun’un diğer kitaplarında da yer alan başka sürgün şehirleri de var.

Mesela Ortadoğulu yıllarında Şam ve Beyrut başka iki önemli şehirdir. Yine çok önemli bir Kürt modern edebiyat klasiği olduğu daha bugünden belli “Hawara Dicleyê” (Diclenin Yakarışı) de Cizre, İstanbul, Girit ve Şam, Mehmed Uzun’un sayfalarca anlatadurduğu sürgün şehirleridir.

Uzun’un entelektüel yaşamındaki bölünmüşlük, parçalanmışlık, yazarlığına ve yazdıklarına, bir de şehirlerine yansımaktadır. Bir başka yönüyle, bunun değişik cepheden yansıyan yüzü; anadili Kürtçenin yanında çokdilliliğe ve çokkültürlülüğe gönderme yaparcasına Kürtçe edebiyatla birlikte Türkçe ve İsveççe de yazmasıdır.

Edebiyatındaki bu birkaç dilli zenginlik gerçek manada bir zenginliğe işarettir. Bu aynı zamanda çokşehirli bir edebiyatın da zenginliğidir.

Mehmed Uzun, modern edebiyatta Kürdî duruşta ısrar ederken, kendini sadece bir şehirle sınırlamamıştır. Aslında bu biraz da koşulların dayatması sonucunda vuku bulmuştur. Mesela Orhan Pamuk için İstanbul, Proust için sadece Paris varken; Uzun, bir sürü dolambaçlı yollardan geçip badireler atlatarak Diyarbekir-Stockholm hattında bir dizi şehirle yolu kesişerek Kürtçesine destek olarak da Türkçe ve İsveççe’yi de yanına katıp ısrarcı bir şehirli edebiyat yapmıştır.

Kendi ifadesi ile bu macerasında, anadili Kürtçenin dışındaki diğer diller, Türkçe ve İsveççe onun ufkunda yeni pencereler açmıştır. Bu çokdilli ve çokkültürlü perspektifin içinde; modern zihniyetle edebiyat yaparken, taşradan beslenerek ama taşralılığı da kıran evrensel edebiyata ulaşıp, Kürtçe ile evrensel edebiyatı yarattığına dikkat çekilmesi gerektiği kanısındayım.

Aslında bu cepheden baktığımızda Uzun’un edebiyatı, taşralılıktan edebi olarak kurtuluşun da edebiyatıdır demek sürpriz sayılmamalı.

Peki, o halde böylesine edebi, kültürel, politik; birçok alanda adından söz ettiren bir şehirle, yani Diyarbekir’le buluşan ve bunda da ilkesel manada ısrar eden Mehmed Uzun “Diyarbekir’in Edebiyatı üzerine ne der,” diye bir gün kendisine sorduğumda şyle demişti:

“Tıpkı James Joyces’un önemli eseri ‘Ulysses’te anlattığı Dublin’i gibi, entelektüel bir Kürdün Diyarbakır’da geçirdiği bir günü, 24 saati anlatan bir roman yazmak isterdim. 

Hatta ‘isterdim’ sözü biraz fazla kaçtı. Belki ilerde yazacağım da! Mesela Mehmed Uzun’un Diyarbekir’i gibi. Kırılmışlıkları, acıları, hüzünleri, beklentileri, devlet-toplum ilişkilerini, sivillikleri, insanı, vakur duruşu ve daha birçok şeyi. Şehre ve insana dair olan hemen her şeyi anlatan bir Diyarbekir 24 saatini…”

Bu mealde bir metni 2007’de vefatından yaklaşık sekiz ay önce Mehmed’in kendisinin de Yaşar Kemal’in de katıldığı Bilgi Üniversitesi’ndeki Mehmed Uzun Sempozyumu’nda sunmuştum. Dokuz yıl geçti ölümünün üzerinden hâlâ geride bıraktığı yarım kalmış işleri hakkında hiçbir çalışma yok. Ne acı… Herhalde böylesine üretken bir edebiyatçı için öte yakaya göçtükten sonra en hüzünlü son ne olabilir diye sorulsaydı, başka bir şey söylemeye gerek kalmazdı…

Amed 2. Kitap Fuarı’nın son gününün son paneli Mehmed Uzun’a ayrılmıştı. Yukarıdaki metnin özeti sunumum oldu. Bu vesileyle altı günlük kitap fuarını da Mehmed Uzun ile uğurlamış olalım…

22 Mayıs 2016 Diyarbekir 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal