Márquez’in Demir Perde’ye seyahati

Márquez’in Demir Perde’ye seyahati

Gabriel García Márquez’i uzun uzun anlatmaya gerek yok diye düşünüyorum. Hatta hiç. Ancak şunu söylemeden geçmeyeyim: 2014’te öldüğünde, onun için “Ülke kurulduğundan bu yana dünyaya gelmiş en büyük ve en temiz Kolombiyalı” denmişti. Bunun, eleştirmekten hiç kaçınmadığı devlet yetkililerince söylenmesi hayli önemliydi.

Kendi topraklarını anlatmaktan vazgeçmeyen, Latin Amerika’nın hiç eskimeyen toplumsal ve siyasi sorunlarını edebi bir dille aktaran Márquez, Soğuk Savaş döneminde Demir Perde ülkelerine doğru bir yolculuğa çıkar. Ölümünden sonra yayımlanan bu notlar ya da metinler, yazarın diğer kitaplarındaki üslubuna benzer biçimde anlattığı gezileri ve gözlemlerini yansıtıyor.

‘Taze devrimin ortasındaki demode dünya’

Márquez, kafasında epey heybetli bir şekilde canlandırmış olacak ki “Demir Perde”nin, kırmızı-beyaz boyalı sırıktan ibaret olduğunu görünce “hayal kırıklığına” uğramış: “Onun ardında üç ay geçirdikten sonra Demir Perde’nin, demirden yapılmış bir perde olmasını beklemenin bir sağduyu yoksunluğu olduğunu fark ediyorum. Ama on iki yıl inatla sürdürülen propaganda, tüm düşün sistemlerininkinden çok daha güçlü bir ikna yeteneğine sahip.”

Márquez ve iki arkadaşı; Fransız Jacqueline ve İtalyan Franco, Avrupa’nın doğusuna doğru, Demir Perde’nin ardında ne olduğunu görmeye gidiyor. Márquez, seyahatin başlayacağı gün için “Hava -bir ilkbahar sabahının geç saatlerindeydik- yolculuk yapmak için harikaydı” diyor.

Márquez’le arkadaşlarının Batı Almanya’dan Doğu Almanya’ya geçişle başlayan yolculuğu, daha ilk andan itibaren yakın geçmişle o günlerin karşılaştırıldığı tarihi bir zemine oturuyor. İkinci Dünya Savaşı’nın izleri ve o zamanlarda inşa edilmiş yollardan geçmeyi gerektiren maceranın önemli ve Batı’dakileri tedirgin eden tarafı, SSCB himayesindeki Demir Perde ülkelerine gidenlerin başına ne gelebileceğinin kestirilememesi. Bu nedenle herkese yapılan uyarılar, Márquez ve arkadaşlarına da tekrarlanıyor.

Batı’yla Doğu’yu birbirinden ayıran 800 metrelik boşluktan oluşan sınır, Batı’nın Doğu’yla ilgili propaganda ve yönlendirmelerini hatırlamak için Márquez’e fırsat veriyor. Yazar, akşam güneşinin vurduğu o ıssız sınırın, Demir Perde’yi temsil ettiğini düşünürken doğu dünyasının koskoca kapısında beceriksiz ve yarı cahil yeniyetmelerin nöbet bekliyor oluşuna şaşırıyor.

Gezeteci olarak yola koyulan Márquez, Avrupa’nın diğer tarafına geçerken ülkelerde kendisine ilginç gelen şeylerle birlikte dönemin ruhuna da değinmeyi ihmal etmiyor: Rayına oturmaya başlayan kapitalizm karşısında, komünizm ve sosyalizmin ülke ve kent dokusu… Brandenburg Kapısı’yla çekilen sınırın, Batı’dan Doğu’ya; Sovyet tarafına girişi simgeleyişi, Márquez’in dikkatini çeken ilk şey. Bir diğeri, canlı Batı Berlin’e karşı sakin ve eskimiş Doğu Berlin: “Geceleri, Batı Berlin’i rengârenk kaplayan reklam ışıklarının yerine, şehrin doğu tarafında yalnızca kızıl yıldız parlıyor.” Bu parıltıya rağmen insanların hüzünlü oluşu, Márquez’in gözüne çarpıyor; “taze bir devrimin ortasındaki demode dünya” diyor Doğu Almanya için. Yer yer Güney Amerika’ya benzettiği bu coğrafya, yazara bazen oradan daha gerçeküstü görünüyor.

Márquez’in, Doğu Avrupa’ya gidişinin asıl nedeni, halk demokrasilerindeki durumu anlamak. Bu yüzden olabildiğince çok insanla konuşmaya çalışıyor. Bunlar, kimi zaman toplama kampından kurtulan biri oluyor kimi zaman da resmî bir görevli ya da bir kamulaştırma kurbanı.

Demir Perde’de, birbirinin kopyası rejimlerde yaşayan insanların çoğu ucuz yaşam, bir dolu olanak ve parasız eğitimden öte canının istediğini söylemeyi arzuluyor. Kapalı kapılar ardında Márquez’e içini dökenler var: “Doğu Almanya’da sosyalizm olmadığını düşünüyorlar. Bu, proletaryanın değil, Sovyetlerin deneyimlerini, kelimesi kelimesine izlemeye çalışan bir grup komünistin diktatörlüğü.”

Neşeli Prag

Márquez’in gezileri, Doğu Almanya’yla sınırlı değil; Çekoslovakya, Polonya, SSCB ve Macaristan da duraklar arasında. Aynı rejimin, özellikle bürokrasi ve sosyal hayatta ülkelere göre yapısal bazı farklılıklar getirdiğini not eden yazarın gözü, sanayi atılımlarının çokluğuna takılıyor. Özellikle Çekoslovakya’dakilere. Tabii bir de oradaki mutlu insanların varlığına. Doğu Almanya’yla epey büyük bir tezat oluşturuyor bu durum. Canlı ve neşeli Prag, Doğu Berlin’e hiç benzemiyor; Márquez, oradaki yapının, orta sınıf Kolombiyalılara daha yakın durduğunu söylüyor.

Yazara göre Soğuk Savaş döneminin Prag’ı, “iyi korunmuş eski zamanla sağduyulu şimdiki zamanın” ortalamasını temsil ediyor: “Burası, halkın sinirli bir gerilim içinde acı çekiyor gibi görünmediği ve insanın gizli polis tarafından gözetlenmediği şeklinde -doğru ya da yanlış- bir izlenime kapılmadığı tek sosyalist ülke.”

Çekoslovakya’daki neşe, Polonya’ya geçtiklerinde yerini, İkinci Dünya Savaşı’ndaki Nazi yıkımından kalma tedirginliğe ve temkinliliğe bırakıyor. Yeniden inşa sürecindeki Varşova, bu ruh halinin vücut buluşu gibi: “Daha ilk dakikadan itibaren insan, burada hayatın zor olduğunu, büyük felaketler içinde acı çekildiğini ve ev hayatıyla ilgili ufak tefek sorunlar yüzünden ulusal bir dram yaşandığını fark ediyor.”

Yakılıp yıkılmasına ve o kırımdan izler hâlâ bulunmasına rağmen Márquez, Polonya’yı “asalet içinde hayatta kalmaya çalışanların ülkesi” olarak tanımlarken “halkın yoksulluğa, Doğu Almanya’da görülmeyen bir isyankârlık içinde göğüs gerdiğini” söylüyor.

Ülkedeki SSCB ve ABD karşıtlığı dikkatini çeken Márquez, konuştuğu insanların gerçek bir sosyalizm istediğini görüyor. Vakit kaybetmeden bu sisteme geçilmesinden yana olanların tek bir şartı var: Hakiki ve diktatörlük aşamasının yaşanmayacağı bir sosyalizm! Batılı komünistlerin, Polonya’yı bir cennet gibi göstermesine de tepkililer.

Dev kalabalıkların organizasyonu

Demir Perde’nin yaratıcısı SSCB’ye girişte, yine ülkesine benzer bulduğu bazı noktalar yakalıyor Márquez: “Beni Kolombiya köylerinden ayıran on saatlik farkı hissetmemi engelleyen bir köy havası, bir taşra yoksulluğu vardı ortalıkta. Dünyanın, insanın sandığından daha yuvarlak olduğunun ve doğuya doğru yol alındığında, Bogota’dan yalnızca 15 bin kilometre uzaklıkta, yeniden Tolima köylerine vardığımızın kanıtı gibiydi sanki.” Yazar, uçsuz bucaksız toprakların insanın hayal gücüne sığmadığı SSCB’de gezinirken Coca-Cola ilanı bulunmayan 22 milyon 400 bin kilometre karelik ve “hiç ulaşılmayacak ufka doğru yolculuk yapılan” bir ülkeye dikkat çekiyor.

“Yorucu, ağaçsız ve şaşırtıcı” şeklinde nitelediği Moskova için Márquez, “dünyanın en büyük köyü” diyor. Onun, aynı duvar ustalarının elinden çıkmış birbirinin kopyası mekânlardan bahsedişini ise sınıfların ortadan kalkıp herkesin eşitlenmesine yorabilir miyiz?

Gözle görülmeyen bir otoritenin yönettiği Moskova’da, katıldığı etkinlik sayesinde kentin ve ülkenin sosyal yapısını çözmeye başlıyor Márquez. Bunun en başında da dev kalabalıkların organize edilişi geliyor. O kalabalığı oluşturan bireyler ise karşılaştığı her yabancıdan kendisine dünyayı anlatmasını istiyor. Márquez, Kolombiya’daki yaşamla ilgili basit hikâyeler aktardıkça insanların kendisini şaşkınlıkla dinlediğini fark ediyor. Bununla beraber yazarın da şaşırdığı bir şey var: Sovyet halkı, duygularını açıklamada aşırı davranırken siyasetle ilgili bilgisini konuştururken çok dikkatli ve ketum. Konu Stalin’e geldiğinde ise onu, SSCB’deki zevksizliğin kaynağı olarak gösteriyorlar. Márquez’in konuştuğu bir kişi, Stalin’i, dünyanın en büyük ve karmaşık devletini dükkân gibi yönetmekle ve her şeye karışmakla; özel hayatın en gizli noktalarına bile sızmakla suçluyor.

Márquez’in SSCB gezisinin en önemli ayaklarından biri, ülkenin sanayi ve teknolojide yapmaya uğraştığı atılımlar. Özellikle havacılık ve uzay teknolojisi. Yazar, bu konuda zaman zaman ABD karşısında aşağılık kompleksine kapıldığını söylediği SSCB’nin oturtmaya çalıştığı sistemi ve bilim insanlarının sunumlarını yerinde gözlemleme fırsatı yakalıyor.

Doğu’daki gerçeküstü mutluluk ve hüzün

Sıra Macaristan’a geldiğinde, Márquez’de fotoğraf iyiden iyiye netleşiyor: Bu ülkelerde bürokrasi, üç aşağı beş yukarı birbirine benzerken propaganda faaliyeti hemen sınırlarda başlıyor. Yazar, bu iki olayı anlamak için epey bir kafa yorarken tüm gezilerin, başkaları tarafından ince ince planlandığını görüyor.

Hoş geldin faslının ardından, sıkıyönetim ilan edilen Budapeşte’de insanların korkudan öldüğünü ve piyango bileti kuyruklarının, fırınların önündekinden uzun olduğunun ayırdına varıyor.

Grubu müzelere, anıtlara ve resmi davetlere götürenler, Márquez ve arkadaşlarının sokaktaki insanlarla iletişim kurmaması için elinden geleni yapıyor. Yazar, insanların bakışları nedeniyle kendisini başka gezegenden gelen bir göçmen gibi hissediyor kentte.

Macaristan’da uzun süren ayaklanma ve direnişin bıraktığı izleri takip eden Márquez, halkın hükümete ve onun davet ettiği hiç kimseye güvenmediğini anlıyor: “Akşam hava kararırken barları dolaştım, baskı rejimine, Sovyetlerin müdahalesine ve ülkede görünürde hâkim olan sükûnete rağmen, isyan tohumunun hâlâ canlı olduğunu anladım (…) Kimse konuşmak istemedi. Ama insanlar sustuğu zaman -korkudan ya da önyargıdan- ne düşündüklerini anlamak için tuvaletlere girmek gerekir. Aradığımı orada buldum: Dünyanın her yanındaki pisuarlarda artık klasikleşmiş olan pornografik çizimlerin arasında, içlerinde Kádár’ın adı geçen, anonim ama olağanüstü anlamlı protesto yazıları vardı…”

Gabo’nun Doğu Avrupa seyahatinden yansıyan satırlar, hem yazarlık hem de gazetecilik içeriyor. Bir gazeteci titizliğiyle gerçekleştirdiği gözlemlerini, yorumlama ve betimleme gücüyle aktarıyor. Zaman zaman Kolombiya ve Latin Amerika’yla bağlantılar kurup benzerlikler yakalarken bazen de aynı rejimin, Demir Perde ülkelerinde küçük farklarla nasıl nefes alıp verdiğini anlatıyor.

marquez2Márquez’in Doğu Avrupa toplumlarını, oradaki yaşam tarzını ve siyasi algıları, bürokrasiyi ve devlet olgusunu, Avrupa’yla kıyasladığı satırlar da göze çarpıyor. Bu anlarda yazarın, artıları ve eksileri masaya yatırdığını; Doğu’nun, korunmuşluğu ve köhneliğinin bazı insanlarda tuhaf ve gerçeküstü bir mutluluk yarattığını belirtiyor. Ama aynı muhafaza, Demir Perde ülkelerinin kimisinde benzer bir neşe doğurmuyor. Yazar, bunu yaşama biçimi ve hayatı yorumlamadaki bazı ayrımlara bağlıyor.

“Doğu Avrupa’da Yolculuk”, Márquez’in yazarlığının bir başka boyutu. Sadece kendi coğrafyasının insanını anlama ve anlatma yeteneğini değil, hiç tanımadığı yerlerle âşina olmadığı insanları gözlemleyip kâğıda dökmedeki ustalığını da yansıtıyor.

Doğu Avrupa’da Yolculuk, Gabriel García Márquez, Çeviren: Emrah İmre, Can Yayınları, 140 s.   

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal