‘Manşetlerin akıl kaçırttığı zaman’dan seslenmek!

‘Manşetlerin akıl kaçırttığı zaman’dan seslenmek!

12 Eylül askeri darbesinden hemen sonra ilan edilen ve altı yıl süren sıkıyönetimin ardından 1987 ile 1991 yılları arasında Olağanüstü Hal Bölge Valisi olarak Diyarbakır merkez olmak üzere bölgede valilik yapmıştı Hayri Kozakçıoğlu.

OHAL Bölge Valisi iken üzerinden neredeyse otuz yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen o meşhur sözü hâlâ konuşulur.

Dönemin sır küpü Kozakçıoğlu demişti ki: “Farz edin ki Türkiye Milli Takımı yabancı bir ülkenin milli takımı ile futbol karşılaşması yapıyor. Böyle bir milli maçta ‘tarafsızlık’ söz konusu olabilir mi? İşte şimdi biz de bir terör örgütüne karşı milli mücadele veriyoruz. Dolayısıyla basının tarafsızlığı söz konusu bile olamaz. Tabii ki devletin askerinin, polisinin tarafında bir milli tavır alış sergileyecek.”

İşte, tam da anılan o yılların yeniden masaya yatırılıp dönemin nam salmış gazetecileri, ünlü kalemleri üzerinden basına oktavı hayli geniş bir mercek tutmuş “Manşetleri Gör Aklını Kaçırırsın-90’lı Yıllarda Gazetecilik” kitabıyla Burcu Karakaş.

manset2Ayşenur Aslan, Celal Başlangıç, Mete Çubukçu, Mehmet Y. Yılmaz, Doğan Akın, Ruşen Çakır, Nurcan Akad, Ragıp Duran, Rıdvan Akar, Özcan Sert ve Tuğrul Eryılmaz olmak üzere 11 gazeteci ile görüşmüş Burcu Karakaş.

2015 Ağustos ayından başlayıp, 2016 ilkbaharına kadar süren hendekli-barikatlı hal ile akabinde ilan edilen sokağa çıkma yasaklı hâllerden sonra Kürt illerinde artık dünya-âleme faş olunan bir büyük yıkım-felaket dönemi yaşandı.

Çokça vicdanlı gazeteci bu zaman dilimi içinde “Haber nöbeti” ekseninde bölgeye gelip gitti. Haber yaptılar, nöbetler tuttular, izlenimler yazdılar. Büyük çoğunluğu kelimenin tam anlamıyla yıkımın, katliamın, sürgünlüğün en âlâsının göbeğinden tanıklığın dik âlâsını ilgilisine ulaştırdı. Arada “nöbet” dışı gelip giden “vicdandan nasibini almamış” olanlar da oldu gerçi! Ama onları saymıyoruz.

İşte Burcu Karakaş bu görüşmeleri yapmaya karar verdiğinde anılan bu fiili “savaş hali” henüz başlamamış. Öncesinde yapmış bu görüşmeleri.

Zaman boyutu içinde önceki 20-25 yılın arka planını, izdüşümlerini, olan bitenini de dönemin medyasının önemli aktörlerini konuşturarak anlatmış.

15 Temmuz 2016 akşamı 17 yıldır uzak bir “konukluk” gibi Pensilvanya’yı mesken tutmuş adı “cemaat lideri” olarak telaffuz edilse bile hükmü dünyanın birçok coğrafyasına yayılmış, adeta bir şirket gibi çalışan bir yapının “hoca”sının izinden yürüyenlerle anılan bir “darbe girişimi” yaşandı ülkede.

16 Temmuz sabahı ve akabinde darbe girişimi bastırıldı, darbeciler başarısız oldular. Ve dahi ülkede farklı bir rüzgâr esmeye başladı.

Düne kadar solcuların işaret ettiği “sokak”, bu kez darbeyi bastıran muktedirin işaretine mazhar oldu. Girişimin üzerinden yirmi küsur gün geçmiş olmasına rağmen sokak hâlâ sıcaklığını koruyor. İnsanlar farklı bir ruh haliyle hâlâ sokakta. Üstelik bu kitle düne kadar sokakla pek de “başı hoş” olmayan kalabalıklardan oluşuyor. Sokağa alıştılar gibi…

Bu sebeple Cumhurbaşkanı sadece sokaktaki sıradan vatandaşa değil, medyaya da desteklerinden dolayı alenen teşekkür ediyor.

İşte belki de iktidar-medya ilişkilenmesinin bu denli boyut kazandığı dönemlerde gazetecilerin yine gazeteciliği ve gazetecileri anlattığı kitaplar zamanın tanıklığı ya da sanıklığı üzerinden daha bir anlam kazanıyor.

Siyasi iktidarlar durduk yerde o içimize sinen ya da sinmeyen kararları alıp da uygulamaya sokmaz! İktidarlar, sırf iş olsun diye o Kanun Hükmündeki Kararnameleri (KHK) imzalayayım da tarihe kalsın diye yapmaz. İktidarları cesaretlendiren çoğumuzun sandığı gibi asker ve polis gibi güvenlik güçleri ve dahi bürokrasi değildir.

İktidarları cesaretlendiren asıl güç “teşekkürü” hak eden medyadır.

Eskilerin tabiriyle “adamı rezil de aziz de eden” bir güçten söz edilir ya! İşte o güç medyadır.

Medya, kendisine yerine göre öfkelenilen ama onsuz olunamayacağı bilinen; yerine göre de teşekkür edilen bir devasa güç olacağına; hep teşekkür edilen bir güç haline dönüşmüşse oturup düşünmek gerek!

İşte bu sebeple vicdanların ve vicdanlıların sesinin pek de güçlü çıkmadığı dönemlerde, bu tür tanıklık kitapları çok anlam ifade ediyor.

“Ya ben anlatamıyorum, ya da onlar duymuyor” diyerek çığlık atanların çağından seslenen bir kitap “Manşetleri Gör Aklını Kaçırırsın”…

Belki de artık kaybedecekleri hiçbir şeyleri kalmayanların kalan tek servetleri olan “akıllarını yitirdikleri” çağ yangınından seslenen bir kitap…

Bu sebeple Romain Rolland’a bir kez daha referans vermek Burcu Karakaş’ın kitabı vesilesiyle anlam kazanmış oluyor: “Yaşadıklarımızla kötümser, irademizle iyimser” bir süreci yaşarken zamanın izinden yürürken yine zamana ışık ve ayna tutacak tanıklıklara çok ihtiyacımız var…

*Burcu Karakaş, Manşetleri Gör Aklını Kaçırırsın, İmge Kitabevi, Temmuz 2016.

7 Ağustos 2016 Diyarbekir

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal