Macit Koper’den ‘140 vuruşta’ oyunculuk dersleri

Macit Koper’den ‘140 vuruşta’ oyunculuk dersleri

Usta oyuncu Macit Koper, yıllar içinde edindiği deneyimlerini aktardığı önerileriyle genç oyuncuların ufkunu açıyor. Twitter üzerinden oyunculukla ilgili fikirlerini paylaşan Koper, oyunculuğun anlamından role hazırlanmakla ilgili tüyolara kadar, birçok konuda yol gösteriyor. İşte Koper’in Twitter hesabından bugüne dek yazdığı önerilerin bazıları:

***

Kendine yolculuğunda kendini, kendi kişiliğini yitirme korkusuyla sarsılır oyuncu.

Yüzde yüz kendine ait, ancak çeşitli baskılarla uğranılması yasaklanmış bölgeler, ihtiari bile değilken mecburi duraklar haline gelmektedir

Aşmaya çalıştığı kendini tanıma yabancılığı, garip bir çekim alanı oluşturmakta, bireysel bir doyum biriktirmeye başlamaktadır.

Bulunduğu bilgi noktasından sürekli ileri gitmeye dürten bir baş dönmesi.

Bu aşamada oyuncunun kontrolü daha fazla tatmini amaçlayan kontrolsüzlüğün denetimindedir.

koper2

***

İyi bir oyun ya da iyi oynanmış bir rol, zamansızlık bilinciyle yaratıldığında, zamana direnme gücü kazanır.

Şöyle de denebilir; zamansızlıkta yaratılan değer, zamanın içinde yayılmaya başlar.

Bir anının kötü, çirkin, acı, her ne olsa da bir anı olarak kalmasının nedeni de budur belki. Kaydedilemez oluşu.

Bu dediğimizde tiyatroya ilişkin olan, sanata ve ölüme ilişkin olandır.

Bir oyunun ya da bir rolün yıllar sonraki imgesi mutlaka kendisinden daha büyük bir değer taşımaktadır.

Kaydedilemezliğin, anlığın zaferidir bu. İmgesini taşıdığımız ve yıllar sonra yeniden izlediğimiz filmler- hepsi değil elbette- nasıl da bir tatminsizlik, kandırılmışlık duygusu yaratır bizde. Ve nasıl da yerleştirildikleri imge katından yuvarlanıverirler.

***

Bir  oyuncu mu rolden daha çok şey öğrenir, yoksa bir rol bir oyuncudan mı?

Bu soru yaşamsaldır, yani ölümcül. Çünkü iyi oyuncu ile kötü oyuncuyu belirleyebilir.

***

Bir tiyatro oyunu, bir kez oynanır. Tekrarlanacaksa, yeniden yaratılmak zorundadır.

Bir oyun sadece kaydedilemeyeceği için değil, yeniden yaratılmadan tekrarlanamayacağı için de saygıdeğer bir ölünün anısı kadar ölümsüzdür.

Artık olmadığı yerden, sahneden başka bir yerde değildir. Ona bir anımsamayla sahip olunabilir ancak.

Sonuçta bir oyun -iyi bir oyun- saygıdeğer bir ölü gibi, bir imge olmayı sürdürebilir.

Bir oyun, acaba yaratıldığı anda orada, sahnede midir? Yaratılan her an’ı, bir daha geri dönmemek üzere yok oluyorken?

Oyun bittiği anda da, yeniden yaratılmak üzere, sadece bir imge olmaya yazgılıyken?

koper3

***

Oyuncu, gerçekten oynama gereksinimini, bu gereksinimin kendisi hakkında bir şey söyleme gereksinimiyle çakıştığı noktada ele geçirir.

Bu nokta, yüzde yüz oyuncuya ait olan gerçekliğin role ait görünmesiyle oyun (ya da rol) haline gelir.

Bu oyunu, ölümün sahneye gelmesine neden olan yazarlar bile ayırt edemez.

***

Oyuncu yaşadığı ya da gözlemleyerek benimsediği gerçekliği role birebir oranda taşıyarak yaratıcı olamaz.

Bu yaklaşım çeşitli becerileri sergileyebilmesini sağlayabilir, ancak oyuncunun yaratım alanında özgürleşmesini, birey olarak özerkleşmesini sağlayamaz.

Ölüm, hiçlik yaratma konusunda en yetkin otoritedir ve bu durumda oyuncunun onun karşısına koyabileceği yeni bir şey yoktur.

Aile içinde ya da bir toplulukta fıkra anlatma becerisinin ölümü püskürtme yeteneği yoktur.

***

Yalnızlık. Ben’in yitirilmesi. Başka bir bedenin bulunması. Daha büyük bir yalnızlık. Ölüme benzemek ve ölüme daha çok benzemek.

Yeni bir şey söyleyebilmek için anlaşılmamayı göze almak. Alışılmış bir var olma yerine, alışılmamış bir belirginleşme.

Oyuncu hep vardır ama, oyunculuk bütün bunlardan sonra ortaya çıkmaya başlar.

koper4

***

Kendisinin ve rolünün karşılaşmasından kaynaklanan çelişkileri bir oyun haline getiren oyuncu, benden kurtulup bilinmeyen bir o yaratır.

Daha önce var olmamış bir “O”. Bu “o” aracılığıyla ölümün karşısına çıkabilmesi kesinlikle bir kaçış değil, bir oyundur.

Evet, bir oyun, bir alçaklık tasarımıdır bu. Bir maskedir.

Şöyle de denebilir: Oyuncu ölüme karşı, tıpkı ölümün insana takındığı tavrı, o evrensel alçaklığı takınır.

***

Role doğru her adım, ölüme biraz daha yakınlaşma gereksinimiyle atılır.

Oyuncuya bir başka yaşamı yaşamaktan daha fazla doyum veren bir şey yoktur.

Bu amaca yaşamından vazgeçerek değil ama en azından bunun gerekliliğini bilerek yönelir.

Böyle bir yeteneğe sahip olup olmadığı kuşkusu yiyip bitirir onu. Bu arada çektiği ölüm sıkıntılarını yaratıcılık sanması da cabası.

Ölümün yönünü gösterecek kimsesi de yoktur, yazık.. O ölüm ki her an arkadan dolanabilir…

***

Oyuncu için gerçek giz, oyun bittiği zaman şekillenir. Oynadığı rolün ne kadarının rol, ne kadarının kendine ait gerçeklik olduğunu bilemez.

İyi ki gerçek bir gizdir bu. Yoksa öldüğünün farkına bile varamaz.

koper5

***

Oyuncunun kendi bilgilerini, kendisi için bilgisizlik katına çıkardığı süreç, yaratıcı süreçtir.

O yaratıcı süreçte, ölümün yalancı maskeleriyle karşılaşır oyuncu. Peki, maskesiz yüzüyle ölümün karşısında olduğunu nasıl anlayacaktır?

Ölümün artık gerçekten ölüm olduğunu?

Ah, ölümün bir defalık olduğunu ve onunla tek defa karşılaşıldığını sananlara nasıl anlatılır ki bu?

***

Nesneyi sadece algılamak değil, onu içselleştirmek, nesnenin sınırlayıcı etkisinden kurtulmaktır bir işi de oyuncunun.

Bu noktada nesnenin tasarımı, nesneden bağımsızlaşmış, özgürleşmiştir.

Örneğin bir su bardağının, aşkın bir obje olarak nesnesi değil, içsel, bedensel açıklaması da olduğuna bir oyuncudan başkası inanmaz.

Maddeyi özgürleştirerek, bir bardaktan bir sevgiliyi oyuncudan başka bir deli bile yaratamaz.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal