Küratör, kelebekleri iğnelemekten vazgeçmeli

Küratör, kelebekleri iğnelemekten vazgeçmeli

Sanatı üretenler ile “tüketenler”; onun alıcısı ile yorumlayıcısı arasında bazen gerilimli bazen uyumlu bir ilişki söz konusu. Özellikle üretilenlerin sergilenmesi gündeme geldiğinde, aracıların hazırladığı sunum, “tüketim” için hayli önemli bir mesele haline geldi. Bugün küratörlük müessesesi, tam da bu nedenle incelenmesi ve tartışılması, tarihsel perspektifi göz ardı edilmeden bakılası bir alan.

Latince “curatus” kökünden türetilen “küratör” kelimesi, “sergi düzenleyen” anlamına geliyor. Koleksiyonu inceleyip belirli bir etki yaratmak amacıyla sanatseverlere sunan küratör, müzeler veya sanat galerisi için çalışabildiği gibi bu işi serbest olarak da sürdürebiliyor. Anglosakson dünyada ve ABD’de küratörlük meselesine ayrı bir parantez açıldığı, sanat fakültelerinde sırf bu konu üzerine dersler verilip lisansüstü programlar oluşturulduğu biliniyor.

Son elli yılda, sanat dünyasında hatırı sayılır bir yere sahip olan ve “fail” diye nitelenen küratörlerin yapıp etmeleri ayrı bir inceleme konusuna dönüştü. Vesna Madžoski “Küratörlük” ismini verdiği kitabında, durumun hem kültürel ve sanatsal hem de tarihsel boyutunu ele alarak literatüre katkı sundu.

Roma İmparatorluğu’ndan bugüne

Madžoski, küratörlerin çağımızda sanatın üretiminde de ürünlerin sergilenip izlenmesinde de etkin bir role sahip olduğu görüşünde. Roma İmparatorluğu’ndan başlayarak günümüze kadar gelen küratörlük kurumu, denetleme ve pedagojik bir müdahale (yönlendirme) yetkisini hiç aksatmadan kullandı.

Madžoski, söz konusu yetkinin 1990’larla birlikte nasıl etkin biçimde gündeme geldiğini ve anlamını tam olarak bulduğunu açıklıyor: “Neoliberalizmin yayıldığı 1990’ların ortalarında, kapitalist dünyanın fetiş nesnelerini topladığı alanı genişletme ihtiyacı doğduğunda, sahne ışıkları birden küratörlerin üzerine döndü. Mevcut üretimin bu küresel fetişist nesneler koleksiyonunun taleplerini karşılamaya yetmeyeceğinden korkuldu ve bunu engellemek için koleksiyona nelerin dahil edileceği konusunda onay verecek yeni, eğitimli küratör orduları üretildi.”

Sanatsal sergilerin inşa edicisi olarak karşımıza çıkan küratörler, küresel sanat çılgınlığını döndüren çarkın bir dişlisi olmanın ötesinde, yönlendirici ve dinleyici kimliğiyle ön planda. Yazarın dediği gibi onlar da birer “hizmetli”; nesneleri “koruyup” kaos’tan kurtardığından bir anlamda logos’un günümüzdeki temsilcisi.

Küratörlerin sunduğu hizmetin başında, koruma ve kapatma geliyor. Bunun kökeni ise Roma İmparatorluğu’na uzanıyor: Roma’da, kendi işini göremeyenlere bir vekil tayin edilir ve böylece onların dünyayla ilişki kurması sağlanırdı. Reşit olmayan, akıl hastası ya da müsrif kişiler, küratörlerin yardımıyla hizaya getirilir ve yaşama dahil edilirdi. Ancak bugün küratör, sergi düzenleme ve eserleri koruma göreviyle öne çıkıyor. İşte bu noktaya ulaşmamızı sağlayan, yani küratörün anlamının evrim geçirmesine neden olan süreci Roma’ya borçluyuz.

Madžoski, kitabını üçlü sacayağı üzerine kurarken başlangıçta, az önce bahsettiğim Roma konusuna, yani küratörlüğün köklerine odaklanıyor. Bu, bir anlamda ortaya koyacaklarına temel oluşturma aşaması. İlk ayak, Almanya Kassel’de yapılan documenta. İkincisi her seferinde başka bir şehrin ev sahipliğinde düzenlenen Manifesta. Üçüncü ayağı ise Avatar filmi oluşturuyor. Yazar, üçüncüsünün garipsenebileceğinin farkında. Çünkü sergiler ve küratörler, üzerine saf bir çalışma bekleyenler, Avatar özelinde üç boyutlu imgelerin araya nasıl sızdığını sorgulayabilir. Fakat Madžoski’nin, “kitlelerin alanı” olarak nitelediği Hollywood filmleri, hakikati aşarak bambaşka imgeler yarattığından kürate etme eylemiyle yakından ilgili.

Yazar, küratörlüğün sanatsal, küresel, siyasi ve antropolojik bağlamını incelerken kafasına takılan soruları dillendirmekten de geri durmuyor: “Son yıllarda, algımızın ve dijital dünyayı kurgulayışımızın büyük arama motorları tarafından ‘kürate edildiğini’ duyduğumuz bile oldu. Bunu zihnimin bir kenarına yazdım ve araştırmamı, küratörlüğün günümüzde gerçekten ne anlama geldiğine odaklanmaya karar verdim. Başka bir deyişle neden birden bire gerçekliğin bizim için kürate edilmesine ihtiyaç duymaya başladık?”

Kapatmayı özgürlük sanmak

Madžoski, özünde güvenli ve korumacı bir ortam yaratmak bulunduğunu söylediği küratörlüğün, kimi unsurları dışarıda bıraktığını kimilerini de aşırı sahiplendiğini belirtir. Bu, piyasa şartlarını bilmekle eşdeğer bir tutumdur ve gösteri sanatına katılma anlamına gelir.

Roma İmparatorluğu’nda, hayatını idame ettiremeyenlere atanan kayyımlar misali küratörler, sanatta korumacı ve yönlendirici kimlikleriyle belirginleşiyor. İnsanları kollayan ve kamu hizmetlerinin düzenli verilmesini sağlayan Romalı küratörler, bir anlamda kişinin varlığını temsil etmekle yükümlüydü. Ancak küratörler, ufukta bir tehlike ya da risk gördüğünde ilk iş olarak malları korumaya alıyordu. Gerek özneyi gerek nesneyi elinde en arzulanır şekilde hazırda tutan küratörler, sistemin aracısı haline gelip kurulu düzenin bozulmaması için çabalıyordu.  

İşte günümüzde eserlerin korunup sergilerin sağlıklı biçimde sürdürülmesini sağlayan küratörlük müessesinin içi, tarihten süzülüp gelerek böyle dolduruluyor. Bin bir güçlükle elde edilen, galerilere kazandırılan ve kotarılan sanatsal objeler, küratörün kanatları altında sunum (gösteri) için hazır bekletiliyor.

Roma’da ahlakın muhafızı olan küratör, günümüzde sanatsal anlamda moderatör, arabulucu ve yapımcı gibi işlevlere sahip. Madžoski, sanatçıların bugünlerde küratörlere neden ihtiyaç duyduğunu anlatıyor: “Görünüşe bakılırsa sanatçılar artık kendini kurumların önünde de içinde de temsil edemiyor, kendi hakkını koruyamıyor ve birden bire muhafız olarak küratörlere sadece eserleri için değil, kendi yaşamı için de ihtiyaç duyar hale gelmiş durumda. Ne yazık ki bu gerçek bizi, küratörlüğün Roma İmparatorluğu dönemindeki köklerine geri götürüyor; küratörlerin o zamanki görevleri tam da buydu: Kendi işlerini göremeyenlere atanıyorlardı. Bu, aynı zamanda sanattaki sömürü sisteminin de kabulünü ortaya çıkarıyor; koruma ihtiyacı buradan kaynaklanıyor. Ancak sanatçılar buna karşı çıkma gücünü kaybetmiş durumda. Bunun yerine, zaten aşırı sömürülmüş küratörlerden bir sorumluluk daha üstlenmesini istiyorlar.”

Madžoski, her halükârda küratörlerin birer aracı olduğunu düşünüyor. Sergiler, fuarlar ve müzeler, küratörlerin fetişleştirme faaliyeti yürütüp aracılıklarını icra ettiği mekânlar haline geldi. Yazar, küratörlerin yeni bir anlatı yarattığını belirtir; böylece nesneler, onlar tarafından anlatılacak hikâyelerle bezenirken yetime de dönüştürülür. Madžoski’ye göre nesnelere yeni bir öykü yazma anlamına gelen bu durum, aynı zamanda özneyi nesneleştirme işi. Yazara göre, sanat yapıtlarını dış dünyadan koparan ve her şeyi tüketim için güvenli hale getiren küratörler, kapatmayı özgürlüğün en büyük başarısı olarak sunar.

Demokratik sanatın icrası (!)

Madžoski, Nazizmin sanata saldırılarından yola çıkıp zihinleri kürate ederek düzenlediği sergileri, tüketilecek metalar haline getiren documenta’yı gündeme taşırken kapitalizmi allayıp pullayan estetik söylemi tartışıyor. Travmatik geçmişi ustalıkla bir gösteriye dönüştürüp pazarlayan documenta’nın küratörlerini ele alan yazar, anı üretimine dışlamanın eşlik ettiğini söylüyor. Kurumsallaşan ve kimi simsarların eline düşen sanatta “ekmek parası kazanmak zorunda kalanlara” yapılan atıflar, documenta’nın yumuşak karnının bir parçası.

Madžoski, bu noktada sanatın pazarlanması ve gösterileştirilmesinin devreye girişine işaret ediyor. Buna bir de documenta’nın erkek egemen yapısını eklediğinde yazarın dışlamadan ne kastettiği rahatlıkla anlaşılabilir: documenta anlatısında, kadının yeri ve feminizmin adı yoktur.

Madžoski, documenta’nın zihinleri kürate etme işini, “liberal sanat” deyişindeki ilk kelimeden yola çıkarak piyasanın anlaşılması ve Amerikancı sanata kayışın pekiştirdiğini ifade eder. Dolayısıyla documenta, siyasetsizleştirilip pazara doğru dümen kırar.

Madžoski, arşivin emir verenlerin evinde bulunduğunu ve onların izni kadar kullanılabildiğini söylerken lafı Manifesta-Avrupa Çağdaş Sanat Bienali’ne getiriyor.

Manifesta’nın “Avrupa ruhu”nu devam ettirme ve eski Doğu Bloku’na davet yollayarak oluşturduğu demokratik sanat icrası, “bilinmeyen” ya da “az bilinen”e yönelmeye getiriyor olayı. İki taraf da birbirine arşivini açıyor gibi görünüyor. “Farklılıkların birliği” teması, kültürel ve siyasi bir girişime işaret ederken yazara göre bu homojenleşme barındırıyor. Manifesta için sınırı geçen “Öteki”nin durumu da bundan farksız. “Demokratik eşitlik” retoriği, küratörlerin eline düştüğünde iki dünya arasındaki “Öteki Özne” hızla sergileniyor. Bu da “Öteki”nin yaşadığı şiddeti tekrarlama anlamına geliyor bir bakıma. “Yerel kültürlerin uzmanları”, Francesco Bonami’nin deyişiyle “görsel antropolog” haline geliyor; kültür analistliği sayesinde kimi elemelerle, Madžoski’nin deyişiyle “silerek” ilerliyor. Söz konusu kürate etme, duyarlılık değil yerelliğe karşı duyarsızlık haline geliyor. Bu da “bilinmeyenle” sahici bir karşılaşmadan çok çözülen kimlikleri yeniden kodlama girişimi demek. Madžoski’nin, Manifesta küratörlerine yönelttiği eleştirinin odağında da bu yer alıyor.

“Kusursuz halüsinasyon”

Madžoski, küratörlüğün antropolojik değerlendirmesi için Avatar filmini seçmiş. Küratörlüğün modern hayvanat bahçelerindeki işlerinden biri olarak gösterdiği Avatar, yazara göre ölü bedenlerin klonlanmasıyla resmî antropolojinin tersine kürek çekerek hem sosyal hem de siyasi gerçeklikler üzerinden bazı sorunlu etkiler yaratıyor.

Yazar, Avatar’ın “sahte ekolojik-aktivizmin”, çok tehlikeli bir hikâyenin “kötü uygulanmış ideogramı”ndan başka bir şey olmadığını savunuyor. “Öteki” üzerinde gizliden gizliye ve görsel bir şölenle hâkimiyet kurma düsturuna dayanan bu edim, hakikiliğin yeniden yaratılıp önümüze getirilmesine denk düşüyor: Hakiki hayat ve hakiki hayata hayranlık duyup bir başka gerçekliğin içinde yaşayanların varlığı…

Madžoski, ekolojik felakete atıf yapan ve bu konudaki duyarlılığı harekete geçirmeyi amaçlayan filmin konusunun basitliğinden kuşkulanmamız gerektiği kanısında. Avatar’ın antropolojik bir günlük olduğunu söyleyen Madžoski, “kusursuz halüsinasyon”un hedeflendiği anlarda beliren kırıkların, işin rengini değiştirdiğini ifade ediyor. Bunlar, Tanrı lütuflarıyla desteklenen fanteziler ve eski diye bir şeyin asla olmadığının anlaşılmasıdır. Böylece Avatar, ekolojiden uzaklaşıp militarizm ve köktendincilik kokan bir kulvara kayıyor. Dahası, bastırılmış “Öteki”nin başka bir formda ortaya çıkışından yürüyen hikâye, yazarın ekolojiden hızla uzaklaşma tezini destekler. Üstelik Avatar’daki antropolojik tını kapatma, koruma ve bilgi edinme izleğini takip ettiğinden Madžoski, buradan küratörlükle bahsi geçen disiplin arasında güçlü bir ilişki kurulabileceğini düşünüyor. Yazarın baştan beri anlattıklarıyla gelmek istediği nokta çok açık: “İmgeyi kapatmak yerine özgürleştirmenin yollarını aramalıyız. ‘Öteki’yi özgürleştirmenin yolunu, kesip biçerek değil, mimesis ve düşünce içeren bir süreçle bulmalıyız.”

Madžoski, korkunun canlı tutulma pratiğinin, küratörlerin eğitiminde öyle veya böyle önemli bir yer tuttuğunu belirtiyor. Bunu cebe atanların süzgecinden geçen gerçeklik ve sanat, insanları hakikatin korkunçluğundan korumada bir araca evriliyor. Oysa yazarın bir önerisi var: Kelebekleri iğnelemekten vazgeçmek. Madžoski, böylece “Öteki”ye yaklaşımımızın temel unsurlarını değiştirmeye başlayabileceğimizi ve kendimizi tanıma yoluna girebileceğimizi ifade ediyor.   

kuratorluk-kapakMadžoski’nin incelemesi, Avrupa’nın siyasal ve kültürel tarihiyle paralellik gösteriyor. Aynı zamanda, sansür ve otosansür gibi bir uygulamanın, sanatın açılmasının ve modern mekânlarla kamusal alanlara uzman ellerce taşınıp sergilenmesinin tarihini ve anlamını da gündeme getiriyor. Bu nedenle Roma İmparatorluğu’ndan bugüne küratörlüğün geçirdiği aşamaların anlaşılıp anlatılması ve aktarılması hayli önemli.

Koruma ve kapatmayla özgürce sergileme arasındaki o ince çizgide duran küratörlüğün geçmişine inen ve bugününü inceleyen Madžoski, en özgür gibi görünen sanat ortamlarında bile bir şiddet ve engellemenin söz konusu olduğunu hatırlatıyor bize.

Küratörlük, Vesna Madžoski, Çeviren: Mine Haydaroğlu, Koç Üniversitesi Yayınları, 150 s.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal