Kuramlarda kurgu, kurgularda kuram -I-

Kuramlarda kurgu, kurgularda kuram -I-

Kuramcıların ileri sürdüğü tezler aslında aynı zamanda birer okuma önerisidir. Yazar odaklı olanından metin odaklı olanına, tarihsel okumadan yapısal okumaya, roman okumanın sayısız yöntemi var. Bunlar içinde zaman değiştikçe bazı okuma biçimlerinin diğerlerine kıyasla değer kazanması, bazılarınınsa arkaik kalması kaçınılmaz. Yazarın kendinden menkul yaratıcılığına yaslanan okuma bugün her ne kadar hâlâ iktidarını devam ettiriyor görünse de en azından akademik alanda muteber konumunu yitirmiş durumda. Ancak onun tam karşısında duruyor gibi gözüken, biçimcilerin ve yapısalcıların önerdikleri gibi salt metin odaklı bir okuma gerçekten mümkün olabilir mi? O da tartışmalı; çünkü bugün artık biliyoruz ki, yalnızca metinle baş başa kalabildiğini iddia etmek, “ben evden dışarı çıkmıyorum, dolayısıyla da çevre kirliliğinden etkilenmiyorum,” demeye benziyor. Bütün metinlerin metinlerarası oluşu ve önceki okumalarımızın doğal etkisi ve katkısı dışında da okuyan-metin ilişkisine çoğunu dile bile getiremediğimiz tarihsel, toplumsal, kişisel, ideolojik ya da başıboş sayısız faktörün karıştığı malumumuz.

Barthes’ın bir zamanlar ortaya attığı iddia zamanlarüstü şekilde geçerli; okuma, gerçekten de bir yeniden yazma. Bu iddianın doğruluğunu her okur kendi tecrübeleri ışığında elbette sınayabilir, ancak bunu yine Barthes’ın kendisi, Balzac’ın Sarrazine adlı novellası üzerine yazdığı S/Z adlı yapıtta en çarpıcı biçimde doğrular. Balzac’ın metnini satır satır okuyan Barthes, yapısalcılığın ve de aynı zamanda post-yapısalcılığın abartılı bir örneğini sergileyerek minimal parçalara ayırdığı metnin kültürel bağlarını ve metinlerarasılığını ortaya serer. Aşırı-yorumlama da denebilecek bu girişim, özünde kurgusal bir çaba, bir yeniden yazmadır. Bu arada konu, bir yapıtında düşüncelerini dile getirdikten sonra, bir sonraki yapıtında o düşüncelerden vazgeçmekten gocunmayan (bir romancının bambaşka saiklerle yeni romanını yazmaya soyunması gibi) Barthes olunca bir zamanlar ve zamanlarüstü vurgusu, ayrıca önemli.

Kuramcılar, gerçekten de okudukları romanları yeniden yazarlar, hatta daha da ötesi, okudukları romanlar arasındaki benzeşmeler ve ayrılıklar üzerinden giderek neredeyse yepyeni bir roman kurgularlar. Peki, sanatsal açıdan onların üretimlerine gerçekten de “roman” denilebilir mi? Bunu söylemek elbette mümkün değil, ama tarihte öyle örnekler, romancılara taş çıkartacak öyle performanslar var ki bazen bu saçma iddia, insanın dilinin ucuna kadar gelebiliyor. Evet, keskin şekliyle bu iddia saçma, ama onların en azından bir tür romansal “kurgulama” faaliyeti yürüttüklerini söylemekte bir sakınca yok.

Barthes’ı uç-emsal sayıp daha gerilere gidelim; ülkemizde sıklıkla referans gösterilen bir Bahtin örneğin. Tezlerini ağırlıklı olarak 1930 ve 1940’lı yıllarda vermiş olan Mihail Bahtin, eleştirmen ve kitap tanıtım yazarlarımızın günümüzde yayımlanan romanları anlamlandırmakta sıklıkla başvurdukları bir kuramcı. Romantiklerin, “edebiyat ve edebiyat kuramı birbirinden ayrılamaz” felsefesinin izlerinin her yapıtında açık seçik görüldüğü bu kuramcı, aslında yazarı ve kahramanını aynı düzleme yerleştirecek kadar kuramsal bakıştan uzak yaklaşımlara sahip. Dostoyevski’nin karakterlerine dayandırarak yükselttiği, yazarı yalnızca diyalogun bir katılımcısı olarak gördüğü meşhur “diyalojizm” yaklaşımı, çelişkilerle dolu ve daha çok romansal bir varsayımlar bütünü. Dostoyevski’nin çok-dilliliğini ve karakterleri arasındaki inandırıcı diyalogları yansıtma yolunda, neredeyse Dostoyevski’nin kendisini bir karaktere dönüştürmesi, onun etrafında romantik ve efsanevi bir hikâye örmesi, bu romansal faaliyetin en derin ve belirgin halkası.

Benzeri bir romansal kurguyu Maurice Blanchot, tek bir yazarın değil, aynı anda birçok modernist yazarın üstüne kurar. Blanchot’nun tezlerine bakınca insan, sanki Hölderlin, Valéry, Rilke, Proust, Joyce ve Kafka’nın, hepsinin birden bir araya gelerek neredeyse aynı şeyi söylemekte olduklarını düşünebilir. Bu yeniden yazmanın şahikasıdır. Ayrıca bazı noktalarda Blanchot, romancıların bile cesaret edemeyecekleri oranda mantık-dışılığa savrulur. Onun “edebiyat, kendini sürekli olarak kurallara uymaz biçimde tutarak da yapılabilir,” “edebiyat hem derinliktir hem de derinlik yokluğudur,” ve “aynı olan-aynı olana benzemez” türündeki paradoksal çıkarımları, romancılığa soyunmasının değilse de kurguculuğa olan eğiliminin birer kanıtıdır.

Chaucer, Dante, Freud ve Shakespeare üzerine havai ve kışkırtıcı tezler öne sürmüş Harold Bloom’un bu alandaki göz kamaştırıcı performansını da görmezden gelemeyiz. Özellikle bir Shakespeare tutkunu olan Bloom, onu edebiyat dünyasında ölümsüz bir mitolojik kahraman gibi karşılar. “Aynı anda hiç kimse ve herkes, hiçbir şey ve her şey olarak Shakespeare, Batı Kanonu’nun kendisidir,”[i]demeye kadar vardırır işi.

Shakespeare kanonun kendisidir. Edebiyatın ölçütlerini ve sınırlarını o belirler. Onda bir körlük, bastırılmışlık, hayal gücünde ya da düşüncelerinde bir başarısızlık bulabilir miyiz?[ii]

Kim olursanız olun, hangi dönemde olursanız olun kavramsal ve imgesel anlamda, o her zaman sizden bir adım öndedir. Sizin anakronistik olmanıza neden olur çünkü o sizi kapsar, siz onu kapsayamazsınız. Marksizm, Freudculuk ya da DeMancı dilbilimsel kuşkuculuk gibi yeni bir doktrinle onu aydınlatmanız mümkün değildir.[iii]

Dönüp Shakespeare’e bakarız ve ondan ayrıldığımız için pişman oluruz çünkü ondan uzak olmak gerçeklikten uzak olmaktır.[iv]

Eleştiride kurgusal türlerdekine benzer şekilde bir romansallığın varlığı ve etkisini Bloom’un her cümlesinde, her yaklaşımında rahatlıkla görebiliriz. Konuya uzak olanları, edebiyatın teorisine fazla kafa yormayanları da cezp edecek niteliklere sahiptir Bloom; oyuncu dili, tuhaf metotları ve çarpıcı örnekleriyle bir edebiyat teorisyeni değil de daha çok bir romancı gibidir. Kendisi de romanının huysuz karakteridir sanki; fevkâlade öznel, sağa sola sataşan, başına buyruk…

Kuramcılarda gözlediğimiz bu eğilim elbette anlaşılabilir, zira bir kuram ortaya koymak, bir yapı oluşturmak, özünde bir şekil çizmektir. Çizilen şekli hakkıyla aktarabilmek için bazen kuramcılar hikâye yazmaya dahi soyunurlar. Meselemiz, daha çok o hikâyelerden ne oranda ve ne şekilde istifade edeceğimiz.

Peki biz, bir romanı okurken ya da eleştirirken bu kuramcılara her durumda mecbur muyuz? Kendi okumalarımızda onlarla bir paralellik kurmak zorunda mıyız? Ya da şöyle soralım; biz bir yapıtı yargılarken Lukacs, Adorno, Bahtin, Blanchot, Williams, Bloom, Barthes ya da Derrida’yı referans gösterdiğimizde veya aldığımızda metnimizin daha sağlam bir zemine oturduğunu ve de zenginleştiğini mi düşünmeliyiz? Bu soruların yanıtını yine bir kuramcıdan almak tuhaf gelebilir ama “eleştiriye olan ilgim temel edebi metinlere olan ilgimden sonra gelir,” diyen De Man, kendine biçtiği konumu ortaya koyarken hem konuyu kısmen aydınlatıyor hem de okumalarımız için bize daha ‘direkt’ bir yöntem gösteriyor.

Eleştiriye olan ilgim temel edebi metinlere olan ilgimden sonra gelir. Nasıl modern eleştiri tarihine bir katkı sunma iddiasında değilsem, özerk bir disiplin olarak var olacak bir eleştiri biliminden de kendimi aynı derecede uzak hissediyorum.[v]

Bu yöntemi, bütün bir eleştiri bilimini ve kuramcıların tamamını dışarıda bırakmak olarak algılarsak hata ederiz. Buradan çıkarılacak en sağlıklı sonuç şu olur: Birincil referansımız her zaman edebi metinler olmalıdır. Çünkü bazen, hiç istemeyeceğimiz şekilde, metni bütünüyle unutup bir kuramcının romansal boyunduruğunda çok uzak noktalara savrulabiliriz. Üstelik de bu, çoğunlukla kuramcının herhangi bir hatasından, herhangi bir yanlış yaklaşımından kaynaklanıyor değildir. Kuramların da romanlar gibi bağlamları ve kendi özgül maksatları vardır. Bahtin’in kendi içinde bile çelişkiler içeren ‘gösterişli’ kuramını alıp günümüzde kaleme alınmış bir geleneksel anlatının (melodram, romans, polisiye, tarihi romans vesaire), ‘karnavalesk’ ve ‘diyalojik’ gibi terimlerle roman sanatının içine sokuşturulması gayretine (promosyonuna mı demeliydim?) alet edilmesi, hem komik hem de anakroniktir.

Ayrıca referansımız romanlar da kuramsal metinler kadar kuram içerebilir; çünkü her bir roman, aynı zamanda bir roman kuramı sayılır. Yazarlar kurguladıkları ve nihayetinde metne dökerek oluşturdukları (buna bilinçdışı dile gelmiş yapılar da dahil) romanlarla bize “bakın, işte roman böyle yazılır,” derler. Kundera, Fielding’in Tom Jones’unu eğlenceli bir roman kuramı, bir roman poetikası olarak görür. Döneminin geleneksel anlatılarından kaçınarak, hatta onlarla alay edilerek kaleme alınmış bir Don Kişot da bir anlamda Cervantes’in kuramı olarak okunabilir. Bu bir yönden, Jameson’ın, Flaubert ya da Joyce’un cümlelerinin düzanlamsal içeriklerinin ötesinde “Ben Edebiyat’ım” beyanında bulundukları[vi]şeklindeki iddiasına benzer. Yalnızca Flaubert veya Joyce’un yapıtları değil elbette, yazılan tüm romanlar, “Roman benim!” der ya da demelidir. Bunu demeye kalkışmayan, bu iddiayı taşımayan yazar, roman sanatıyla hesaplaşmıyor, bu sanatı aslında pek umursamıyor sayılır (“Roman benim!” iddiasında kendini beğenmiş, ukalaca bir tavır olduğunu söyleyenler çıkacaktır, çıkar; ama hiç şüphe yok ki, ukala görünmek -olmak değil, sanatsal iddiası olmayan cümleler yazıp durmaktan evlâdır).

Yazının devamı yarın…


[i]Harold Bloom, Batı Kanonu, İthaki Yayınları, Çev: Çiğdem Pala Mull 1. Baskı, Ağustos 2014, s.76.

[ii]a.g.e., s.53.

[iii]a.g.e., s.31.

[iv]a.g.e., s.474.

[v]Paul de Man, Körlük ve İçgörü, Çev: Ferit Burak Aydar, Cem Soydemir, Metis Yayınları, İstanbul 2008, s. 7.

[vi]Fredric Jameson, Modernizmin İdeolojisi, Çev: Kemal Atakay, Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul 2005, s. 108.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal