Konuşma, bu çok tehlikeli!

Konuşma, bu çok tehlikeli!

Üniversite yıllarımda, Platon’un bitmez tükenmez ve çoğu zaman da ucu, onları okuyacaklar için açık bırakılmış diyaloglarının hemen hepsinden edebi ve felsefi bir zevk almıştım. Hâlâ da alıyorum. Onların bana kattığı yegâne şey, soru sormayı veya karşıdaki kişinin nasıl konuşturulabileceğini öğretmesiydi. Platon’un bıraktığı en büyük miras bu.

Konuşmak ya da konuşturmanın dokunduğu bir başka nokta olan tartışmanın gerçekleşebilmesi için diyaloğun ve sağlam bir temellendirmenin bulunması şart. Süsleme işini sonraya bırakabilirsiniz. İnsan, konuşup tartıştıkça hem kendisini hem de karşısındakini tehlikeye atar. Çünkü ilerleyen bir konuşma ve tartışma, bütün bilinenleri ve bilgisizliği ortaya saçabilir. Platon’un “doğum” ya da “doğurtma” dediği şey tam da buna karşılık geliyor.

Osman Çakmakçı, “Konuşmanın İmkânsızlığı Üzerine Bir Diyalog” adlı incecik kitabında işte bu yoldan yürüyor. Fakat hemen uyarayım, hacimsiz görünen böyle kitaplar her zaman başa “bela” olma potansiyeline sahip. Çakmakçı da okur için benzeri bir “sorun” yaratıyor.

Özgürlük, sınırları genişletme çabasıdır’ 

“Konuşmanın İmkânsızlığı Üzerine Bir Diyalog”dakileri önceden okumuş olabilirsiniz, hiç mesele değil. Çünkü herhangi bir döneme ait veya bir daha asla yüzüne bakılamaz metinler değiller.

Çakmakçı’nın konuya girdiği nokta aslında imkânsızlık değil zorunluluk. Yani insanların birbirine bir şey aktarabilmesi için konuşma zorunluluğu. Ancak her daim geçerli sorun burada da karşımıza çıkıyor: Ne kadar konuşursan konuş, ne kadar anlatırsan anlat, kafandakilerin tamamını karşındakine aktarabilir misin? Daha doğrusu, iki kişi, birbirine dünyaları anlatır ama birbirini ne kadar anlayabilir? Çakmakçı’nın yoğunlaştığı “Karşılıklı anlama mümkün mü?” sorusuyla doğan “sıkıntı”, gerçekten zaman üstü bir problem.

Bu sorundan türeyen bir başka açmaz, insanların ve sözcüklerin yabancılığı. Cümleler birbiri üstüne bindikçe, adlandırma ve anlamlandırmalar peş peşe geldikçe, hakikatten uzaklaşıp yabancılaşmayı çoğaltmış olur muyuz? Buyurun, Çakmakçı’nın önümüze attığı gıldırgıcık bir konu daha. Ne demişti Wittgenstein: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” Çakmakçı’nın metnini ayakta tutan sütunlardan biri de bu. Tabii kitaptaki şu cümleyle konuyu zenginleştirebiliriz: “Özgürlük budur; dört duvar içinde, dilin sınırları içinde bulunduğunu bilerek, o sınırları hiç olmazsa genişletme çabası.”

Ancak konuştukça özgürlüğün kısıtlandığı bir ortama da sürüklenebilir insan. Her şeyi apaçık bir biçimde anlatmak, hem başkalarından uzaklaşmaya hem de düşman edinmeye yol açabilir; bu da konuşmanın paradoksu. Buradan baktığımızda, “kendinden geçirerek insanı kendine getiren sözcüklerin büyüsü”nden bahsedebiliriz. Peki, o zaman konuşmanın gerçekleşebilmesi için esas olan ne? Metinde geçtiği gibi duyarlık olabilir mi? Bu duyarlığı deneyimlerimiz, sanat veya mantık sağlayabilir pekâlâ. Böylece konuşmayla ilgili bir başka gerçek daha ortaya çıkar: “Dünya, biz onunla konuşmaya çalışmadığımız sürece bizimle konuşmaz. Çünkü o bize bakmaz; bizimle ilgilenmez. Bizim onunla konuşmaya ihtiyacımız var, onun değil.”

Kafa karıştırıcı bir metin

Çakmakçı’nın metni, konuşma derken “laf yetiştirmeyi” ya da “içini dökmeyi” kastetmiyor. Burada karşımıza çıkan, dert anlatma. Yani bir fikir beyan etme, tartışma yürütme ve anlatma. Daha önemlisi, sınır çizme ve sınırlarını bilme. Bu durum, konuşmayı “insanın kendi kabuğunu soyma” eylemi haline getirir. Söz konusu eylem ise anlamayla mümkün olabilir: “Anlamak, anladığımıza yenilmektir, anladığımız insanın daima gerisine düşmektir.”

Konuşmayı, “egolarımızda yarıklar açma” edimi olarak okumak da mümkün. Tabii bunun, bizim varlığımızı savunmasız bırakma gibi bir tehlikeyi barındırdığını da şöyle kenara not etmek gerek. Bahsedilen tehlikeyi yaratansa egoların bir balon gibi şişmesi. Egonun şişkinliği de bizim haddimizi bilmekten uzaklaşmamıza neden oluyor. Böylece herkes kendince konuşmaya başladığından dil, yarattığımız kapana bizi hapsediyor. Bundan doğan yapay kişilikler yüzünden depresyon, “bir veba salgını gibi” her yanı kuşatıyor.

konusma2Ego fetişizminin neden olduğu bir başka açmaz, etrafta yaşananlara eleştirel bakamama, anlama yetisinin körelip konuşmanın içinin boşalması. Konuşmayı rayına oturtup söyleşi haline getirmenin yolu ise ego patlamalarını durdurup dünyayı duymaktan geçiyor. En azından Çakmakçı, böyle ipuçları sunuyor bize satır aralarında. “Kendini bil” buyruğuyla bağlantı kuruyor. İnsanın, kendini bilerek yaptığı konuşma, olgunlaşmanın da belirtisi. Beri yandan konuşmanın imkânsızlığını ortaya çıkaran bir eylem.

Bir hocam, ders bitiminde “Kafanız karıştı değil mi?” diye sormuş, tüm sınıf “Evet” yanıtı vermişti. Bunun üzerine hiç unutamadığım bir laf etmişti: “Felsefe açısından bakınca kafanızın karışması iyi, işte o zaman hiçbir şeyi peşinen kabul etmez, elinizdekilere soru sorar ve yolunuzu çizmeye çalışırsınız.”

Çakmakçı’nınki de böyle kafa karıştırıcı bir metin: Hemen her gün yaptığımız, daha doğrusu yaptığımızı sandığımız şeyi sorgulamamız için önümüze atıyor…

“Konuşmanın İmkânsızlığı Üzerine Bir Diyalog”, Osman Çakmakçı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 72 s.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal