Kıyıda bir ‘ben’

Kıyıda bir ‘ben’

Tek başımıza kalmak isteyip de yalnızlıktan korktuğumuz zamanlarda yaşıyoruz. Kurduğumuz hayallere bazen sadece kendimizi dâhil ediyoruz. Kalabalığın ortasındayken kabuğumuza kapandığımızda yalnız kalmayı değil, tek başımıza olmayı ya da en azından bunu bir süre başarabilmeyi umut ediyoruz.

Başka bir zamanın, başka bir yerin; kısacası başka bir ‘şey’in düşü bu. Fakat onun ne olduğunu pek bilmediğimiz vakitlerde, dünyanın altının ve üstünün bir rüya olduğu hissi ağır basabiliyor. ‘Var mıyız?’, ‘Olup bitenler gerçek mi?’, ‘Bizi kim izliyor?’ ve ‘Gördüklerimiz hakikat mi?’ gibi sorular, yalnızlıkla tek başınalık arasındaki o ince çizgide aklımıza takılabiliyor.

Soruları çoğaltmak mümkün. Mesela Selçuk Demirel, “Kıyıda Tek Başına”da bunlara bir yenisini eklemiş: “Uçsuz bucaksız gökyüzüyle, ufuktaki çizgisiyle, deniziyle, adalarıyla, havasıyla, ağaçlarıyla oluşan gerçek bir manzara karşısında, insanın bütün gördüklerinin kendi hayal gücünün ürünü olduğu kuşkusuna kapıldığı olur mu?”

Tuhaf bir buluşma

Yukarıdaki soru, insanın kendi zihnine kapılıp gittiğini, zaman zaman da gerçeğin ve hayalin izini sürdüğünü gösteriyor bir bakıma. Ona bir diğeri eşlik ediyor: “İnsan başkasının yarattığı bir dünyada yaşayabilir mi?”

“Kıyıda Tek Başına”, insanın kendisini tanıma süreçlerini hikâyeleştirirken dünyanın ‘ne tam içinde ne de tam dışında’ olma hâlini hatırlatıyor. Demirel’in bunu belirginleştirmek için kurduğu şu cümle önemli: “Kıyıda oturmuş sessizliğimin sessizliğini dinliyordum. Diğer insanların sessizliğinden benimki duyulmuyordu.”

Sessizlik, görünen ve görünmeyene dair sorular sordururken kelime ve cümleler dünyayı sırtlandığında, insanı kıyıya iten deniz sonra onu kendisine çekebiliyor. Bu arada kişi, geçmişteki ve gelecekteki ‘ben’le tuhaf bir biçimde buluşuyor: Yaşananlar ve yaşanacaklar, eskiyen ve henüz taze olan kesişiyor.

Söz konusu buluşma, Demirel’in cümlelerine ‘dönüşüm’ olarak yansırken kaybolmayı ve başka şeylere evrilmeyi imliyor. Claude David’in dediği gibi belki de bu ‘fantastik ile gündelik olanın tarihte vücut bulması.’

Kıyıdan bakınca her şey daha net görünüyor ve hem sorular hem de sorumluluklar artıyor: “Sadece önümde duran manzaraya bakmak, yürümek ve hiçbir şey düşünmemek beni mutlu ediyordu. Bilmek sorumluluktur. Niçin yaşadığını bilmek. Kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, yerin altını üstünü, denizlerin, balıkların, kuşların, yıldızların, otların, bitkilerin adlarını bilmek…”

‘Tek tek herkes önemlidir’

Yalnızlıkla tek başınalık arasındaki ince çizgi, Demirel’in anımsattığı düşünme ile bilme ayrımına da benziyor. Kıyıdaki anlatıcı bu ayrımın farkında; üstelik görüp yorumladıkları, onu izleyen ve onun izlediği ‘ben’in hareket noktası tam olarak bu. Bilmenin ve düşünmenin elin tersiyle itilemeyeceğini, bunu çizgiye ve söze aktarmanın önemini gayet iyi biliyor her ikisi de. Sonra ilginç bir not geliyor: “Tek tek herkes önemlidir. Önemli olmak önemli midir? ‘Yalnızlık özgürlüktür’ ya da ‘özgürlük yalnızlıktır.’ Buna benzer bir şeyler okumuştum, hiçbir şey demeye gelmeyen açıklamalar. Ne kadar çok kelime var içi boşaltılmış, anlamını yitirmiş, tekrar, tekrar, tekrar edilen. Neden soruları hep ben soruyorum ve cevaplarını veremiyorum hiçbir sorunun? Her şeyin açıklanmasını isteyen çocukların yaptığı gibi. Birileriyle aynı fikirde olmanın dayanılmazlığı. Birlikte yalnız.”

Anlatıcı, kıyıda yaşayanları, ölenleri, duranları, konuşan ve susanları gördükçe rüya ve hayat arasında bir yerlerde olduğu hissine kapılıyor. Diğer yandan bu, zamanın içinde ve dışında olmanın tasviri. Kalmak isteyen ‘ben’ ile gitmek isteyen ‘ben’in tartışması da diyebiliriz mevcut anlatıma. İnsanın kendi yarattığı dünyada yaşayıp yaşayamayacağına dair sorgulama da gitme ve kalma ikilemine dâhil ediliyor Demirel tarafından.

Zamanın içinde dolanıp duran hikâyede yalnız değiliz; bizi dinleyip izleyen bir ‘ben’ var içimizde. Her an bizimle; konuşuyor, susuyor, görüyor, uyarıyor, uyandırıyor ve yürüyor.

Anlamadığımız, kavrayamadığımız, sumen altı ettiğimiz her şeyi ortaya saçmaya teşne bir ‘ben’ bu. Gölgemizden de yakın; bazen yaşayarak öğrenmemiz gerektiğini sessizce söylüyor.

Demirel, “Kıyıda Tek Başına”da işte o ‘ben’i arıyor, dinliyor ve anlamaya çalışıyor.

“Kıyıda Tek Başına”, Selçuk Demirel, YKY, 134 s.   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal