Ken Loach’tan öfkeli ve haysiyetli bir film: ‘I, Daniel Blake’

Ken Loach’tan öfkeli ve haysiyetli bir film: ‘I, Daniel Blake’

Sinema yazarı Peter Bradshaw, Cannes’da Altın Palmiye’ye değer görülen Ken Loach’un “I, Daniel Blake” adlı filmini “öfkeli ve haysiyetli” olarak niteliyor: “Ken Loach, şayet ortada korkunç derecede yanlış bir şey dönüyorsa harekete geçmekte ve aşevlerini hayatın bir gerçeği olarak kabul etmemekte ısrar ediyor” diyen Peter Bradshaw’ın yazısını aktarıyoruz: 

Belki son filmi olacak, belki de olmayacak ancak bu filmle Ken Loach, güncel Britanya sinemasının John Bunyan’ı olarak kendini bir adım ileriye götürdü. Bu film, senarist Paul Laverty’nin araştırmaları ve görüşmelerinden yola çıkarak; İngiltere’nin kuzeydoğusunda yaşayan ve neredeyse canına mal olan bir kalp krizi geçirdikten sonra çalışamayan, sosyal yardım da alamayan, orta yaşlı Daniel Blake’in kurgusal hikâyesini, sert ve korkutucu bir yalınlıkla anlatıyor: Süslemeden, özür dilemeden ve abartmadan.

Loach’un filmi, sofistike zevklerin üstü örtülü bir biçimde kabul edilmiş kurallarına karşı çıkıyor: İncelik ve ironiyle. Film nesnel değil ve Loach ve Laverty, Chrurchill’in itfaiye teşkilatıyla yangın arasında tarafsız kalmayı reddeden meşhur vecizesinin altına imzalarını atıyorlar. (Yangında itfaiye ve ateş arasında tarafsız kalamam.)

Ken Loach, şayet ortada korkunç derecede yanlış bir şey dönüyorsa harekete geçmek ve aşevlerini hayatın bir gerçeği olarak kabul etmeye alışmamak gerektiği konusunda ısrar ediyor. Adaletsizliği estetik bir “jest” ya da toplumsal gerçekçi kurguya “lezzet katan” bir malzeme olarak tanımlamaya karşı çıkarak, her şeyi gerçek hayattaki biçimiyle resmediyor.

blake2

Çoğu kişi, gelişen dünyayı konu edinen ve bir yandan açlık çekerken bir yandan da haysiyetli kalan insanları sempatik gösteren bunun gibi filmlerin yansıttığı değerlere teslim olmaktan mutlu olur. Ancak modern Britanya’da aynı şey yaşandığında, bunu mahcup bir omuz silkmeyle reddederler; sanki tembel olmayan Britanyalıların aç kalması imkânsızmış gibi.

“I, Daniel Blake” filminin gerçekten de kusurlu tarafları var, bunu teslim ederim. Birkaç büyük, hatta fazla büyük sahnede, filmin hemen başlangıcında finalini görebildim. Loach’un stilini anlatırken tasarrufa kaçmak tabii ki yanlış olur. Ancak filmde tutku, doğruluk ve idealizmle birlikte, Daniel Blake’i canlandıran stand-up komedyeni Dave Johns’un ve Londra’dan yaşamın daha ucuz olduğu Newcastle’daki bir sosyal konuta taşınan bekâr anne Katie’yi canlandıran Hayley Squires’in çok iyi, tiyatral olmayan performansları var.

blake3

Daha en başta, Blake bürokratik sefaletin mükemmel fırtınasına düşüyor. Bir kalp krizinden kurtulmuş ve doktoru tarafından dinlenmesi, marangozluk işine devam etmemesi söylenmiş. Ancak filmde, korkunç bir biçimde, oldukça iyi bir insan olarak takdim ediliyor; hastalığının en kötümser ihtimallerle yol açacağı zararı memuriyete anlatacak bir kıvrak zekâya ya da kurnazlığa sahip değil; aslında olayları içgüdüsel olarak hep en iyi yanından alıyor. Çalışma ve Emeklilik Müsteşarlığı’ndan bir görevlinin işaretleme kutucuklu değerlendirmesi sonucu, sosyal yardım almaya uygun olmadığına karar veriliyor.

Böylelikle tek geliri, felaket yorucu bir biçimde iş arıyormuş gibi görünerek ve özgeçmiş hazırlama eğitimlerine katılarak alabileceği iş arama ödeneği oluyor; sağlığı için çalışmaktan kaçınma niyeti konusunda naifce dürüst, neşeli bir açıklığa sahip bu aymaz adam, küçük düşürücü bir biçimde beleşçilikle yaftalanıyor. Her şeye çevrimiçi müracaat etmek gerekiyor ama Blake’in bilgisayarı, akıllı telefonu, interneti yok ve halk kütüphanesindeki bilgisayarları kullanma konusunda utandırıcı derecede beceriksiz; ki o bilgisayarlar da tam formun sonuna gelmişken ya çöküyor ya da donuyor, Blake de başa dönmek zorunda kalıyor.

Daniel, çabuk sinirlenen bir bekâr anne olan Katie’ye, iki çocuğu için kibar bir büyük baba figürü olarak yardım elini uzatıyor ki her ne kadar konu internet olduğunda masum bir çocuğa dönüşse de, onların hurda dairelerini tamir edebiliyor ve evlerini mümkün olduğunca sıcak tutmalarına yarayacak ipuçları veriyor. Aslında bu tür işler yapmayı da seviyor.

İş bulma merkezindeki tavan aydınlatmalı ve sunta tahta kabinli soğuk ve sert manzara, pek çok sahneye vahşi bir berraklık katıyor. Aynı şekilde dil de. Memurların tüm şikâyetleri etkisiz hale getirme gibi ürpertici bir alışkanlıkları var; kuralları kendilerinin koymadığında ısrar ediyorlar, bunlar hep “karar verici”nin mesuliyetinde; sanki hepsi tek bir insanmış gibi: “Karar verici” hantal ofis dilinde neredeyse gülünç bir şekilde kullanılıyor ki bu da filmdeki Orwellvari bir yan.

Sonra da kilit sahne: Aşevindeki küçük düşürücü an ve acınası, gururlu Katie’nin kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir aşağılanmaya tahammül edişi. Bu sahne dayanılmaz bir biçimde dokunaklı. Sahne vahşi, açılığın insana ne akla gelmez şeyler yaptıracağını inceliksiz bir biçimde gösteriyor. Dickens’ın “Kasvetli Ev”de dediği gibi “Yoksulların yoksulları nasıl gördüğü pek bilinmez, bunu bir kendileri bilir bir de tanrı”. Bu film yoksulluğun dağınık ve çirkin dünyasını, müreffeh bir ülkede bile olsa, gerçekte neler yaşandığını görmemize dünyevi bir niyetle aracılık ediyor. “I, Daniel Blake” kendine özgü öfkesi ve sade bir haysiyeti olan bir film.

Kaynak: Guardian

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal