Kayıtsızlık, adın batsın!

Kayıtsızlık, adın batsın!

Bir süre önce Galata Rum Okulu’nda bir sergi gerçekleşmişti: “206 Odalı Sessizlik: Büyükada Rum Yetimhanesi Üzerine Etüdler”. Serginin, yıllardır çürüyüp gitmekte olsa da yalnızca “yağmura, rüzgâra, yerçekimine ve zamana” karşı değil, kayıtsızlık ve umursamazlığa karşı da sessizce direnen Büyükada Rum Yetimhanesiyle benzer bir yazgıyı paylaşmasına ramak kalmış Galata Rum Okulu’nda düzenlenmesi kuşkusuz çok anlamlıydı.

Küratörlüğünü Hera Büyüktaşcıyan’ın üstlendiği, Ali Kazma, Murat Germen, Dilek Winchester ve Büyüktaşcıyan’ın işlerinin yer aldığı sergi, beni aldı, 15-16 yaşlarımın Büyükada’sına götürdü.

O sıralar Büyükada’da mahalle takımları arasında düzenlenen futbol turnuvaları Rum Yetimhanesi’nin bahçesinde yapılırdı. 1962 ya da 1963 olmalı. Çok küçük yaşlardayken Maden’deki bir arsada bana topa nasıl vurulacağını öğreten Lefter Küçükandonyadis, Yetimhane’deki turnuvanın ilk maçının açılış vuruşunu yapmakla kalmamış, maçın hakemliğini de üstlenmişti.

Yetimhane’nin yöneticilerinin bizi maç aralarında ya da maçlardan sonra tadını ve kokusunu hiç unutamadığım kekler ve limonatalarla ağırladıklarını anımsıyorum. Ama asıl unutamadığım, Yetimhane’de kalan 7-8 yaşlarındaki bir çocuk.

Başka takımların maçlarını tahta sıralardan oluşan küçük tribünden izlerdik. Bir gün o sıralardan birinde otururken küçük bir çocuk geldi, yanıma oturdu ve elimi tuttu. Hiç konuşmadan maçı seyrettik. Maç boyunca elimi bırakmadı. Turnuvanın sürdüğü birkaç gün boyunca bu olay yinelendi. Ben tribüne oturunca, o çocuk yanıma gelip oturuyor, elimi tutuyordu. Hiç konuşmadan…

O birkaç gün boyunca o ufacık el bana kardeşlik duygusunu yaşatmıştı. Yetimhane’nin 1964’te boşaltılmasından sonra o çocuk nereye gitti, nasıl bir hayat yaşadı, hâlâ hayatta mı? Bilmiyorum. Bilmem olanaksız.

Şimdi, onca yıl sonra, Romalı yazar Quintillianus’un sözleri geçiyor aklımdan:

“Konuşurken vücudumuzun her yerinden yardım alırız, ama el kendisi konuşur. Ellerimizle soru sorar, vaatte bulunur, dua ederiz… Ellerimizle korkumuzu, sevincimizi, acımızı, kuşkularımızı, rızamızı, pişmanlığımızı dile getiririz…”

O da elimi tuttuğunda, belki hiç konuşmamıştık, yalnızca ellerimiz konuşmuştu; birbirine kavuşan iki el sorular sormuş, korkularımızı, sevincimizi, acılarımızı dile getirmişti. Elimi sımsıkı kavrayan o el kimbilir neler düşünmüştü? Melih Cevdet, bir şiirinde, “Kimbilir ne güzel düşünürler” dememiş miydi ellerimiz için…

Rum Yetimhanesi’ndeki o çocuğu şimdi gökte ararken yerde bulsam, ama bu kez o “206 Odalı Sessizlik”i bozmaya cesaret etsek, o yapıyı bir hayalete dönüştüren siyasal ve toplumsal hoyratlıklardan söz açsak buruk bir dille, ama en çok da ellerimizi göğe açarak “Kayıtsızlık, adın batsın!” diye haykırsak…

Elie Wiesel demişti: “Sevginin karşıtı nefret değil kayıtsızlıktır. Sanatın karşıtı çirkinlik değil kayıtsızlıktır… Ve hayatın karşıtı ölüm değil kayıtsızlıktır…”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal