Istakozun kıskacında koşullanmış aşkın metafiziği / The Lobster

Istakozun kıskacında koşullanmış aşkın metafiziği / The Lobster

The Favourite (2018); Kutsal Geyiğin Ölümü (The Killing Of A Sacred Deer), (2017); The Lobster (2015); Alps (Alpeis), (2011); Köpek Dişi (Dogtooth), (2009)…

Yorgos Lanthimos’un adını yerel Yunan sinemasından dünya sinemasına sıçratan Dogtooth/Köpek Dişi (2009) filminden altı yıl sonra, senarist ve yönetmen olarak kotardığı; bütünlük, ritim, oyunculuk, akışkanlık, cesaret, akıl, fikir yönünden taş üstüne taş koyan, arzı-endam eyledikten sonra da ödüle doyan The Lobster /Istakoz filmi, 2015 yılında gösterildi. Ülkemizde aynı yıl, Filmekimi kapsamında sınırlı sayıda izleyici ile buluşan film, yine sınırlı sayıda sinema salonunda müteakiben izlendi. The Lobster, medyamızın her alanda tel tel dökülmesine paralel, evrensel kültür sanat haberlerinin neredeyse yokla eşleştiği zamanlara denk düştüğünden, üzerinden üç yıl geçmiş olmasına rağmen üzerine yazılması, düşünülmesi, hatırlanılması hatta tekrar izlenilmesinde beis görmediğim bir yapıt.

İçinde yaşadığımız sözüm ona modern topluma konveks bir ayna tutan The Lobster, kadın-erkek ilişkisi ekseninde, toplumsal yaşamın yüksek menfaatleri adına birey üzerinde tatbik edilen kurallar, yasaklar, zorunluluklar bombardımanının insan ruhunda açtığı yaraları, tahribatı, kelimenin tam anlamıyla buz gibi soğukkanlılıkla perdeye yansıtan bir film. Yönetmen ve senaristin aynı kişi olduğu filmlerde daha sıklıkla yakaladığımız inandırıcılık dozunun yüksekliği, otel, şehir, ve yalnız gezenler ormanından oluşan üç alt dünyadan müteşekkil distopik evrenin varlığına izleyiciyi ikna ediyor. İlk sahne; toplumsal yüksek menfaatlerin bekâsını sürdürmek üzere işlev gören otele, kahramanımız David’in otel görevlileri refakatinde getirilmesi ile açılıyor. David’in otel misafiri olma nedeninin  karısının onu zerrece sevmemiş olması olduğunu, etkileyici film  müziği eşliğinde öğreniyoruz.

Karakterlerin üzerindeki donukluk ve hissizlik, modern zaman bireyinin  içinde bulunduğu açmazlara, en temel konularda dahi  kontrol ve karar mercii olamayışına,  normlar sarmalında ömrünü tüketişine karşılık verebildiği yegâne ilkel, belki de bireyi hayatta tutan içgüdüsel reaksiyon. Otelin ziyaretçilerine dayattığı kurallar, içinde bulunduğumuz sistemin ve çevrenin evlilik temelinde bizi nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Otel misafirleri kaldıkları süre boyunca -yani kırk beş gün içerisinde- bir eş bulmak zorunluluğu ile baş başalar. Kurallar gereği eş bulma sürecinde mastürbasyon yapmaları yasak ancak cinselliğe olan ilgilerinin kaybolmaması için de otel görevlileri tarafından periyodik olarak tamamen duygudan arınmış, minimal tensel temas prensibiyle mekanik bir şekilde tahrik ediliyorlar. Yönetmenin bu gibi sahneleri komedi sosuyla harmanlaması, durumun acıklı halini gizlemede yetersiz kalıyor. Belki de tam olarak hedeflenen bu.  Otel yönetimi düzenli olarak ziyaretçilerine duygusal bir eş bulmalarının kendileri için en iyisi olduğunu kanıtlayan gösteriler sahneliyor, yalnız kişinin karşılaşabileceği güçlükler teatral yöntemlerle empoze ediliyor. Tahmin edileceği üzere evliliğin kadınlar için yararlılığının altı daha belirgin çiziliyor.

Sistemi temsil eden ve sistemin bekâsı için çalışan otel yönetimi, romantik ilişkilere adım atan ziyaretçilerin düzenlerinin bozulmaması için de ilişkileri boyunca, sıkıntı yaşadıkları zamanlarda sorun çözme enstrümanı olarak  onlara birer çocuk temin edeceğini vaat ediyor. Velhâsıl genelgeçer evlilik yapılandırma, kurma, yürütme esasında bitmesi gereken evlilikleri sündürme metodlarının tamamı, yönetmenin zeka dolu hiciv oklarından nasibini alıyor. Eş bulmaları için tanınan süre içerisinde partner bulamayan daha da önemlisi herkesin onaylayacağı ortak noktaları, gözle görülür uygunluk kanıtlarını gösteremeyen ya da bulduğu eşine karşı romantik hisler içinde olmadığı anlaşılan kişiler, kendi tercih ettikleri bir hayvana dönüştürülüyor. Unutmadan bu dönüşüm cezasından kaçınmak için hissetmediği halde hissediyormuş gibi yaparak partnerini ve otel yönetimini yanıltanlar hiç kimsenin dönüşmek istemediği bir hayvana dönüştürülmek ile cezalandırılıyor. Modern insanın cehennemi bu olsa gerek… Filmde de esas soru; diyalogların satır aralarına, oyuncuların her sekansta ifadelerine, sahne alt metinlerinin dokusuna sinmiş halde bize yöneliyor. Hissetmediğin halde hissediyormuş gibi yapmak mı zor yoksa hissettiğin halde hissetmiyormuş gibi yapmak mı? Bu noktadan sonra film misyonunu tamamladı varsayımıyla arkanıza yaslanıp ‘’tanık sizin’’ moduna geçilebilir, ancak yönetmen daha söyleyeceklerim var deyip aşkın bedelini ödetmek üzere bizi filmin ikinci yarısına davet ediyor.

Her coğrafyada, her zamanda, her koşulda, distopyada, ütopyada, aşk aynı kesiflikte, gözü karalıkta, kendi paranoyası içinde yaşanır diyor Lanthimos. Herkes kendi meşrebince sever kanaatini  boşa çıkarmadan. Bu noktada kadın erkek ilişkisi, bireysellik, özgürlük, kadınların toplumda varoluşu konularında bizden fersah fersah yol almış, Yunanistan’ın bağrından cehennemvari distopyayı kurgulayıp üzerimize boca eden yönetmene kırgın bir teessüf etmeden duramıyoruz. Distopyanın simülasyonu bu topraklarda gerçek hayat olarak yaşanıyor hem de her geçen gün daha da koyulaşarak.

Kahramanımız David uygun eş arayışında başarısız olup ıstakoza dönüşmektense yalnız gezenler ormanına firar ettikten sonra bu kez yine akıntıya karşı kürek çekmektedir. Gerçek aşkı hissettiğinde, içinde bulunduğu topluluğun yok edici çarkları bu kez insanoğlunun varoluşundaki en güçlü ve tutkulu duyguyu öğütmeye başlayacaktır. Yalnız gezenler topluluğu, görünürde otel ve şehir yaşamının keskin kurallarına direniş göstererek bireyselliği yücelten, insan onurunu toplumsal yaşam menfaatlerinin üstünde tutan bir sistem kurmuştur. İnsana dair umutsuzluğu koyulaştıran ise görece, direniş ve başkaldırı gibi yüce kavramlar paydasında oluşan sistemin kendi lider sultasını ve insan ruhunun özgürlük talebini ayaklar altına alan akla zarar yasaklar, kurallar silsilesini hiç gecikmeden devreye sokmasıdır. Yönetmen yalnız gezenler klanıyla dünyanın dört bir yanındaki özgürlük savaşçısı gerillaların iç dinamiklerini mi yoksa Stalinist komünizmi ya da daha küçük ölçekli herhangi bir sivil toplum örgütünün muhterislerce zapturapt altına alınışını mı sembolize etmektedir, bilinmez. Belki de esas umut kırıcı olan, sistem ya da metot ne olursa olsun dayatma ve zorbalıklara boyun eğmeye teşne insan sayısının çokluğudur. Sanatın göz kamaştırıcı etkisi artık tek sığınaktır. Lanthimos sinema sanatının uzun ince ipini uzatmaktadır. Çıkış mümkün diye fısıldayarak.

En İyi Senarist Dalında Avrupa Film Ödülü

Hellenic Film Academy Awardfor Best Foreign Language Film

Cannes Film Festivali Jüri Ödülü

‘’Biliyorum. Bana tutku verecek herhangi bir şeye ya da kimseye artık rastlamayacağımı biliyorum. Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan.’’ (Bulantı – Jean Paul Sartre)

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal