‘İnsanlıktan istifa ediyorum’

‘İnsanlıktan istifa ediyorum’

Doğduğu köyün kırlarından kopup kitaplarla tanışmasına kadar geçen sürede Emil Michel Cioran’ın yaşadığı bunalım, yeni bir başlangıcın işaretiydi. On yedi yaşında Bükreş Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne girmesi ise bunalımını anlamlandırmasını ve daha sonra yaptığı okumalarla evvelden kahraman gibi gördüğü Bergson’dan kopuşunu sağlayacak kapıyı açmıştı.

Yirmi üç yaşına geldiğinde yayımlanan ilk kitabı “Umutsuzluğun Doruklarında”ya ilkgençlik dönemlerinde deneyimlediği trajediden, bunalımdan ve özlemlerinden izleri yerleştiren Cioran, daha sonra bu metinler toplamı için ‘yazdığım her şeyin özünü barındırıyor’ demişti.

Kendisini mutlu kılan evinden ve doğadan ayrılışıyla baş gösteren, yirmili yaşlarında şiddetlenen uykusuzluk sorununun tam ortasındayken yayımlanan kitap, Cioran’ın bir filozof olarak kabul görmesini sağlamasının yanında, problemlerini felsefi söylem hâline getirdiği bir metindi.

‘Büyük bir delilik içermeyen yaşamlar değerden yoksundur’

Yirmi ikisinde yazdığı ve bir yıl sonra yayımlanan “Umutsuzluğun Doruklarında”, Cioran’ın geceleri düşünme ve yürüme arasında yalpaladığı bir dönemin ürünü. Kendisini odaya kapatıp çözemediği sorunları kafasında döndürmekten sıkıldığında bunlardan kurtulmak için sokağa çıktığı dönemde oluşuyor bu metinler.

‘Yaşamaktan ölmek’ dediği, içsel çalkantılardan kaçıp ifade ve biçimin peşinden koşma üzerinde düşünen Cioran, ‘aşırılıktan çöküş doğar’ sözünden hareket ediyor. Ölüm korkusunun ve düşüncesinin, zamanla bir takıntıya dönüşüp varlığı sekteye uğratacağını not ederken lirizmin derinliğine atıf yapıyor. Adını andığı lirizm, daha sonraları epey irdeleyeceği ölüm, yalnızlık, hiçlik ve acı başta olmak üzere yaşamın pek çok öğesine dair yorum nüveleri barındırıyor.

Çok genç yaşta, ileride fikir yürüteceği hiçlik düşüncesi ve deneyimine ilişkin keskin cümlelerin yer aldığı kitapta Cioran, o yıllarda mustarip olduğu ‘baş dönmelerinin’ etkisiyle umutsuzluğun ve ölümün ötesine yoğunlaşıyor: “Duyumların son kertesi, aşırı içsellik bizi son derece tehlikeli bir bölgeye taşır, ne de olsa kendi köklerinin bilincine fazlasıyla varan bir yaşamın yapabileceği tek şey kendisini yadsımaktır.”

‘İdeal eksikliği, saçmalık sarmalı, yaşamdaki amaçsızlık ve yönsüzlük, hiçliği Şeytanî bir ışık gibi parlatır’ diyen Cioran, her şeyi yitiren insanın elinde mutlak boşunalığın kalacağını, bunun da bilinçsizliğe ve ürkütücü dönüşümlere yol açacağını belirtip şöyle devam ediyor: “Aşka, dinginliğe kavuşmanın tek yolu kahramanlıktır, bilinçsizlik değil. Büyük bir delilik içermeyen yaşamlar değerden yoksundur. Öyle bir yaşamın bir taşınkinden, bir tahta parçasınınkinden ya da bir yabani otunkinden ne farkı olabilir? Tüm içtenliğimle söylüyorum, taşa, tahta parçasına ya da yabani ota dönüşmeyi istemek için insanda büyük bir deliliğin olması gerekir.”

Zihni övmek ‘bilinçsizlik’, yaşamı övmek ‘dengesizlik’tir

Acının, dışarıdan gelebilecek hiçbir şeyle hafifletilemeyecek bir ‘yalnızlık durumu’ olduğunu söyleyen Cioran’a göre onu ölçmek ve ona değer biçmek mümkün değil. Üstelik başkalarının acısına bakmak, bizimkini hafifleten bir eylem olamaz. Tam da bu nedenle ‘tek başına acı çekmek büyük bir üstünlüktür’ diyor yazar.

Cioran, yazdığı süre boyunca ele alacağı konuların en önemlileri olan yalnızlık, acı, ölüm ve yaşama dair fikirlerinin çerçevesini çiziyor kitapta. Başı sonu belirsiz dünyada var olmaya çabalayan insanın uğraştığı temel problemler olduğuna inandığı bu dörtlü, ilkgençlik yıllarından başlayarak yazarın aklını kurcalıyor.

Tabii bu arada zihnine ulaşmak için kendisini yalnızlaştıran Cioran, yeniden doğum hastalığına tutuluyor. Sonra zihni övmenin ‘bilinçsizlik’, yaşamı övmenin ‘dengesizlik’ olduğunu söylüyor.

Ağır ve hayati konulara dalan yirmi iki yaşındaki Cioran, deneyim ve gözlemleriyle yaşam sorununa hızlı bir giriş yapıyor. Buna eklenen bitkinlik hissi ve can çekişme de cabası: “Özünde, can çekişmek, yaşamla ölüm arasındaki sınırda işkence görmek demektir. Ölüm de yaşama içkin olduğundan yaşam neredeyse bütünüyle bir can çekişmedir. Bense yalnızca yaşamla ölüm arasındaki bu kavgada, insanın bilinçli bir biçimde acıyla ölümü yaşadığı en dramatik evreleri can çekişme anları olarak niteliyorum. Gerçek can çekişme, sizi ölüm aracılığıyla hiçliğe eriştirir; o zaman bitkinlik duygusu sizi anında tüketir, zafer ölümün olur. Her gerçek can çekişmede ölümün zaferine rastlanır, bitkinlik anları geçtikten sonra, kişi yaşamayı sürdürse bile…”

Yaşam mezarlıklar üzerine kurulmamalı

Cioran, “Umutsuzluğun Doruklarında”yla kabul edildiği felsefeciler kulübü üyelerine ölüm bağlamında eleştiriler yöneltirken Platon’un metaforu olan mağaranın girişinden kafasını uzatıp içeride yaşananları ifşa ediyor âdeta: “Varoluşla ilgili sorunları mantık açısından ele almaya yönelik her girişim başarısızlığa yazgılıdır. Felsefeciler ölüm korkularını itiraf edemeyecek denli gururlu, hastalıkta zihinsel bir verimlilik olduğunu kabul edemeyecek denli kasıntılıdır. Onların ölüm düşüncesinde yapmacık bir soğukkanlılık vardır: Aslında, korkudan en çok titreyenler onlardır ama felsefenin acılarını ve işkencelerini gizleme sanatı olduğunu unutmayalım.”

Yirmi ikisindeyken ‘Yaşam benim için bir işkence ama ondan vazgeçmem çünkü kendimi uğruna kurban edebileceğim mutlak değerlere inanmıyorum’ diyen Cioran, dünyanın herhangi bir inanç için insanın kendisini feda etmesine değmeyeceğini, dahası yaşamın mezarlıklar üzerine kurulmaması gerektiğini düşünüyor.

Yazarın bu sonuca ulaşmasını, kuşkuculukla ve umutsuzlukla yalnız olarak yaşanabilecek bir delilik sağlıyor. Deliliğe formel değil, metafizik bir anlam yükleyen Cioran, umutsuzluk deneyimi yaşanmadan coşkunun ne olduğunun bilinemeyeceğini belirtiyor.

Cioran’ın duygular, yaşanmışlıklar, zihin ve deneyimler üzerinden kurduğu felsefi söyleminin derli toplu ilk örneği olan “Umutsuzluğun Doruklarında”, aynı zamanda yazarın fizik ve metafizik ayrımını netleştirdiği bir kitap. Esine ve yaratıcılığa verdiği önem ile bu ikisini küçümseyenler arasındaki gerilimin nasıl nefes alıp verdiğini kendi üslubuyla anlattığı bir metinler toplamı.

‘Kendimi de dünyayı da unutmak isterdim’

Üst-insana dönüşmenin imkânsızlığı ve saçmalığından bahseden Cioran, insan kalmayı istemediğini ve beceremediğini söyleyip ‘insanlıktan istifa ediyorum’ dediğinde, bir bakıma takipçisi sayıldığı Nietzsche’ye selam gönderiyor: “Tırmanmak istediğim basamaklarda yalnız kalacak olsam bile insanlığımdan vazgeçiyorum. Artık hiçbir şey beklemediğim bu dünyada zaten yalnız değil miyim?”

Bireysel yalnızlığın ve dünyaya atılmanın tasviri, varoluşçuluğun Pascal ve Kierkegaard tarafından temsil edilen kanadına bir atıf gibi: Cioran, yakın geçmişin gamlı baykuşlarına selam verirken ruh hâlini betimlediği o tarihte, yıllar sonra gerçekleşecek arzusunu dillendiriyor; ‘kurtuluş unutuşta; kendimi de dünyayı da unutmak isterdim’ diyor. Diğer bir ifadeyle umutsuzca yaşayabilecek tek kişi olduğunu dile getirirken mutlak unutuş umuduna tutunuyor: “Artık hiçbir şey bilmemek istiyorum, hiçbir şey bilmediğimi bile bilmemek. Neden bunca sorun, bunca tartışma, öfke var? Neden bu ölüm bilinci? Yeter, dursun artık felsefe de düşünce de!”

‘Kimilerinin hâlâ hakikati aramaya uğraşması beni yalnızca şaşırtıyor’

Cioran’ın ileride en temel problemlerinden biri olacak zaman, “Umutsuzluğun Doruklarında”da kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Yazarın, an ve sonsuzluk deneyimleriyle ilgili cümleleri, zamana karşı zafer kazandığına dair yanılgıya kapılanların yaşam eksikliğinden mustarip olduğunu ortaya koyuyor.

Cioran’ın yaşamı ve yaşamda kendisini paranteze alışını yansıtan ilk kitabı “Umutsuzluğun Doruklarında”; var oluş karşısında doğrunun ve yanlışın kalmadığını, dahası insanların yalnızlığa az değer verdiğini de anlatıyor.

Uykusuz gecelerinde, takıntıları ve düşünceleriyle baş başa kalan Cioran, ‘sağlıklı insanların’ aksine, uykusuzlukla cebelleşen tek hayvan olan insanın ‘can çekişme duygusuyla, üzüntüyle ve umutsuzlukla’ yüzleştiğini yazarken eleştirilerine de devam ediyor: “Gerçeklerden etkilenmeyen, sinirlerinde, tenlerinde, kanlarında acı çekmeyen insanların bilgeliğinden iğreniyorum. Ben yalnızca yaşamsal gerçekleri, tasamızdan doğan organik gerçekleri severim (…) Kimilerinin hâlâ hakikati aramaya uğraşması beni yalnızca şaşırtıyor. Öyle bir şeyin var olmadığını hâlâ anlamadılar mı?”

‘Derin düşüncelerin sessizliğinde’

Doğrudanlığını yitiren ve dolaylı hayvan hâline gelen insanın trajedisini ve umutsuzluğunu anlatan Cioran, deneyimlerini ve takıntılarını da işin içine katarak söyleminin bir kılavuzunu sunuyor “Umutsuzluğun Doruklarında”da. Sonraki kitaplarından farklı olarak fragmanlarla değil de görece uzun cümlelerden oluşan metinlerle okura seslendiği bu kitapta, gelecekte kaleme alacaklarında oranla daha sert bir üslup kullanıyor yazar.

“Umutsuzluğun Doruklarında”, Cioran’ın söyleminin kılavuzuysa kitabın sonunda yer alan ‘Oluşun Anlamsızlığı’ başlıklı metin de bu kılavuzun bir özeti gibi. Dahası, Kierkegaard’dan, Nietzsche’den ve Wittgenstein’dan etkilenen Cioran’ın fikirlerinin konsantre hâli âdeta:

“Derin düşüncelerin dinginliğinde, sonsuzluğun ağırlığı üstünüze çökünce bir saatin tik-taklarını ya da saniyelerin ritmini duyarken zamanda ilerleyişin boşluğunu, oluşun anlamsızlığını duyumsamadan edebilir misiniz? Daha ileri gitmenin, işi daha fazla sürdürmenin ne gereği var? Zamanın genelde olmayan, ezici bir üstünlük kazanarak böyle ansızın ortaya çıkışı, yaşamdan iğrenmenizden ve aynı güldürüyü artık sürdürememenizden kaynaklanır. Bu açığa çıkış gece olduğunda, geçip giden saatlerin saçmalığına bir de yıkıcı bir yalnızlık duygusu eklenir çünkü -dünyadan ve insanlardan uzakta- indirgenemeyecek bir ikilik ilişkisinde zamanla baş başa kalırsınız. Gecenin terk edilmişliğinde, zaman artık edimlerle ya da nesnelerle dolu değildir aslında: Gittikçe büyüyen bir hiçliği, genişledikçe genişleyen bir boşluğu andırır, öbür dünyadan gelen bir gözdağı gibidir. Derin düşüncelerin sessizliğinde, ölü bir evrende çalan bir çan gibi iç karartıcı, inatçı bir ses çınlar. Bu dramı yalnızca yaşamla zamanı birbirinden ayıran kişi yaşar: O birincisinden kaçarken ikincisinin altında ezilmiştir. Zamanın ilerleyişini de ölümün ilerleyişi gibi duyumsar.”

“Umutsuzluğun Doruklarında”, E.M. Cioran, Çeviren: Orçun Türkay, Jaguar Kitap, 152 s.   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal