İnsancıllığı katleden histeri

İnsancıllığı katleden histeri

Yirminci yüzyıl, hem kelimenin gerçek anlamıyla hem de metaforik olarak tam bir deliler çağıydı. İnsanı değersizleştiren, yeryüzünü çeşitli gerekçelerle savaş meydanına çeviren, işkence ve katliamlarla bireyi yok etmeye koyulan delilerle onların hamlelerini çok önceden fark edip insanları uyarma görevini ve sorumluluğunu bir an aksatmayan, bu nedenle ahlaksızlık ve yozlaşmışlıkla yaftalananların mücadelesine sahne olmuştu geçen yüzyıl.

Nietzsche’nin “Tanrı öldü, onu biz öldürdük” sözünü çok yanlış anlayıp Tanrı olmaya çabalayanlarla “İnsan kalın” diye çağrı yapanların, yirminci yüzyıldaki atışmasında, zaman zaman iki taraf da galip gelmişti. Ancak ortalığı kasıp kavuran ikiyüzlü politika, dünyayı parselleme girişimleri, çizilen sınırlar, ahlak bekçiliğine soyunan yalancı burjuvazi ve halkın krizlerle yola getirilip savaşlarla yaşamaya alıştırılmak istenmesi, vicdanlı hümanist aydınların sesini kısmak için delilerin elinde güçlü bir silaha dönüştü. 1933’ten itibaren yazdığı ne varsa ortadan kaybolan ve o zamana dek Almanca edebiyatın ve tiyatronun en önemli isimlerinden biri sayılan Ödön von Horváth da bu tezgâhtan geçmişti.

Doğduğu 1901’den 1938’deki ölümüne kadar, etkileri bugün bile hissedilen ve dünyayı kökten değiştiren pek çok olaya tanıklık eden Horváth, özellikle yazdığı yergi dolu oyunlarla ünlendi. Bilinci çıplak bırakmayı amaçlayan metinleri, burjuva dünyasındaki riyakârlığı resmektmekle birlikte insanın harekete geçmesini, sorumluluk almasını ve kendisine atfedilen o kadim suçluluğu aşarak miskinlikten vazgeçmesi gerektiğini savunyordu. Temmuz 1936’da Almanya’dan sınır dışı edilene dek, eserleri hayli ilgi gören ancak kısa bir süre sonra meyveleri alınan toplum mühendisliği ve algı yönetimi yüzünden ülkesinde istenmeyen adam haline gelen Horváth, eserlerine el koyan yeni Reich tarafından “zararlı yazar” listesine alınacaktı.

İnsanların faşizme nasıl kapılıp gittiğini, önce kendisine sonra da eserleriyle tüm dünyaya soran Horváth, baskı ve şiddetin, kişinin benliğini nasıl yönlendirdiğini, insanı nelerin körleştirip vicdandan yoksun bıraktığını, özellikle gençlerin nasıl insancıl hale getirilebileceğini, yaşadığı dönemdeki aptallığın ve yalanın, akli melekelerin ve ahlaki değerlerin yitimiyle bağlantısını sorgulamıştı. Tarihsizliğin ya da tarih bilincinin kayboluşunun, insanları kötülüğün peşinden sürüklemesini inceleyip bu konuda kalem oynatan Horváth, zamanının çok ötesinde bir yazar olduğunu kanıtlamıştı.

1980’lerin sonunda Berlin Duvarı’nın yıkılma ve iki Almanya’nın birleşme arifesinde, ülkenin geçmişiyle yüzleşme isteği, Horváth’a ve onun ölümsüz eseri “Tanrısız Gençlik”e olan ilgiyi artırdı. İşte bu kitap şimdi Türkçede.

Mutsuzluğun nedeni 

Hangi zaman diliminde ve hangi koşullar yaşanırsa yaşansın, bir şekilde gündeme gelen masumiyet, hakikati görmeyi sağlayan önemli bir unsur. Masumiyetin yitimi ve hakikatin karartılması, insanları susturdu, baskı altında tuttu ve tarih sahnesinden sildi. Geçmiş, bunun acı örnekleriyle dolu.

Ödön von Horváth, “Tanrısız Gençlik”in başkahramanı genç öğretmenin, Avrupa’yı kırıp geçirmeye başlayan ve kendi “hakikatini” yaratan faşizme karşı sorular sorarak hem toplumdan dışlanma ihtimalini hem de vicdani bir hesaplaşmaya girişmesini gözler önüne serer. Böylece onun mutsuzluğunun farkına varırız. Peki, o mutsuzluğun nedeni ne?

En başta, 1920’lerin ikinci yarısından itibaren Almanya’da baskın hale gelen Nasyonal Sosyalist hareket, genç öğretmenin tarih ve coğrafya okuttuğu lisede olduğu gibi tüm okullarda, ülkenin, halkı için neden sömürgelere ihtiyaç duyduğunun tartışmaya açılmasını istiyor. Bir başka sebep, Almanya’da boy veren ayırımcılık; mesela, “zenci” denerek Yahudilerin yaftalanması.

Horváth’ın, genç öğretmen aracılığıyla anlatmaya koyulduğu manzara, eski inançların yerini, kof ve şiddet temelli bir dinin almaya başlamasıyla ilintili. Yazar, girişilen kavga ve toplumu yönlendiren öfke dalgasının, en çok da gençlerin elinden tutup bambaşka bir yapı inşasına giriştiğini resmediyor. Bu tablo, “ikinci sınıf” vatandaşlar ile kendini “ari” olarak gören yeni kurucu güç arasında akıl-dışı bir kapışmaya dönüşüyor.

“Zenciler de insandır” diyerek vicdani bir önerme ortaya koyan genç öğretmen ise bir veliden kallavi tepki görüyor: “Vatana ihanettir bu! (…) Sizin şu hümanist zırvalıklarınızın hangi gizli yollar ve sinsi hilelerle günahsız çocuk ruhlarını zehirlemeye niyetlendiğini inanın çok iyi biliyorum!”

Horváth’ın gündeme getirdiği mesele, genç öğretmenin zaman zaman vurgu yaptığı ve hemen herkesin üstünde birleştiği kutsal kitaptaki insan anlatısının paramparça edilişiyle ilgili. 1920’lerin sonlarına doğru nefes alıp vermeye başlayan “yeni insan anlatısı”, değerleri tersyüz etme ya da tam bir değersizleştirme temelinde yükseliyor. Horváth, kahramanı genç öğretmen yardımıyla her satırda bunun bir salgın gibi yayıldığını dile getirmeye çabalıyor. Zaten olay, kutsalın reddedilmesi değil, bunu yapanların hangi suda yüzdüğünü bilmeden harekete geçmesi: “Düşünmenin her türlüsünden nefret ediyorlar. İnsanları umursamıyorlar, onlardan vazgeçmişler. Makine olmak istiyorlar.” Söz konusu isteğin bir sonraki aşaması da belli: Ölmeye ve öldürmeye hazır olmak, cinayetlerle gurur duymak!

Horváth’ın, Roma İmparatorluğu’na, Eski Ahit’e ve kutsal kitaplarda anlatılanların toplumsal yansımalarına değinmesi, 1920’lerden 1930’lara geçiş döneminde, özellikle genç kesim eliyle sosyal dokunun hızla bozuluşunun çerçevesini çizmesi açısından önem taşıyor. Bu gençlerin sayısının hızla artırılıp bir güruha dönüştürülmesi ve onların kurtarıcı arayışına girmesinden doğan boşluğun çabucak doldurulmasına neden olacak zemini yaratıyor. Genç öğretmen durumun farkında; giriştiği kavganın ve aldığı tepkilerin esas nedeni de bu.

1930’ların suç denizi

Horváth’ın ergen genç erkeklerin tutumlarına gönderme yapmasının manidar bir tarafı var: Bu dönemin, bilhassa erkek cinsi için gelecekteki kararların ve eylemlerin niteliğini belirlemesi. Başka bir deyişle Avrupa’daki savaş iklimini yaratanların, gençlerin ergenlik dönemlerindeki kırılmaları ve onların peşine taktığı kitlenin varlığını ima ediyor bir anlamda.

O imanın gerçekle buluştuğu an ise 1935’e denk geliyor: Topyekûn savaş. Nasyonal Sosyalistlerin zihinlere ince ince işlediği bu kavram, 1940’larda dünya tarihinin akışını değiştirecek şekilde hayata geçiriliyor. Horváth’ın romanında boy gösteren gençler, hem bu kavram etrafında hem de dağlarda kurulan çadır kamplarında birleşiyor. Gençlerin şevkle katıldığı ama gerçekte ne olup bittiğinin farkına varamadığı bir savaş oyunu bu.

“Doktor olmaktansa öğretmen olmak; hastaları iyileştirmektense sağlıklı olanlara bir şeyler katmak, daha güzel bir geleceğin inşasına ufacık bir katkıda bulunmak istedim” diyen genç öğretmenin mutsuzluğu, yaşadığı hayal kırıklığından kaynaklanıyor. Yaşadığı bozgunun temelinde ise insanlığın bencillik, yalan ve kaba kuvvetten güç alan bir düzen yaratması yer alıyor.

Horváth’ın bunun ardından, mevcut kilise yapısıyla dönemin yükselişteki şiddet yüklü siyaseti arasında bağ kurup tartışmayı buradan sürdürmesiyle yüzleşiyoruz. Genç öğretmenin “zenginleri koruyan kilise ve zenginlerin yönettiği devlet” belirlemesi, bu noktada bize ipucu verebilir. Yoksullara, savaşa katılıp ölmesi ve gençlere cinayet işleme telkininde bulunan da aynı kilise. Horváth, öğretmen karakteri aracılığıyla bu riyakârlığın peşine düşüyor. Üstelik o gönderme, tarihte barbarlık-insancıllık savaşını çıkaran, yöneten ve kavramların içini boşaltıp insanları yanlış yönlendirmeleri de ifşa ediyor. Horváth, kitabı yazdığı günlerde zihinlerde beliren soruların yanıtlarının önemli bir bölümünün geçmişte çoktan verildiğini anımsatıyor. 1930’ların hemen herkesi boğan suç denizinin aslında ebedi bir boyutu bulunduğunu gösteriyor.

‘Üstün insan’ ve hümanizm 

Horváth’ın anlattığı dönem, cinayetin sıradanlaştığı, suçun ve suçlunun, masumlarla ve masumiyetle yer değiştirdiği bir zaman dilimi. Dolayısıyla “değerli yurttaş” yaratma mottosunun, genç beyinlere nakli sırasında kasıtlı biçimde farklı ve tehlikeli yönlendirmelere girişiliyor.

İşte Horváth, bütün bunları genç bir öğretmen ve onun öğrencileri arasındaki ilişki özelinde anlatarak 1930’ların Almanyası’na başka bir açıdan yaklaşıyor. Yaratılan “düşmana” karşı takınılan tavır ve marşlar eşliğinde oluşturulan kalabalığa dâhil edilmek istenen gençlerden söz açıyor yazar. O kervanı şöyle anlatıyor: “Canilerle ve çılgınlarla muhatap olan kişi, canice ve çılgınca davranmak zorundadır aksi halde yok olup gider. Geriye kemikleri bile kalmaz (…) Artık kişilik değil, yalnızca itaat var sayılıyorsa hakikat gider ve yalan gelir. Bütün günahların anası olan yalan.”

Horváth’ın genç öğretmenle hayat verdiği hümanizmle savaş ve ölüm çığırtkanlığı yapan “üstün insan” arasında günden güne büyüyen gerilim, “Tanrısız Gençlik”te öne çıkan başlıca öge. Bununla beraber, insanın değerinin sıfırlanmaya uğraşılması; ayırımcılığın kutsanıp gençlerden başlayarak kitlenin harekete geçirilmesini sağlayan histeri ve bu zemine oturtulan cinayet, yazarın dikkat çekmeye çabaladığı bir başka şey. Askerî zihin yapısının, insancıllığın önüne geçtiği bu dönem, Horváth’ın gelecek öngörüsüyle kesişerek Avrupa’nın ve ardından yeryüzünün tamamının süratle nasıl bir kırıma götürüldüğünü de resmediyor. Antik Yunan ve Roma’nın askerî gücünü yeniden yorumlayıp diriltmek isteyenlerle Horváth’ın genç öğretmeninin temsil ettiği hümanist gruplar arasında yaşanan bir kırılma bu.

insancil2Horváth’ın romanı, kendisini Tanrılaştırmaya çalışanların çekimine kapılan veya kapılma eğiliminde olan gençlerin, ölü Tanrı’nın mezarını kazmaya girişmesini anlatıyor. Şiddetin meşrulaştığı bu dönemi betimlerken Horváth’ın kaleme aldığı “Kimse Tanrı’dan söz etmiyor” cümlesi, durumu tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor aslında. Bu, genç öğretmenin, ne pahasına olursa olsun şiddeti bastırıp cinayetin akıl-dışılığını vurgulayarak vicdanıyla hareket etme eğilimini, yalanın dümen suyuna gitmeme çabasını ve bu yüzden suçlanışını da yansıtıyor.

Tanrısız Gençlik, Ödön von Horváth, Çeviren: Oktay Değirmenci, Jaguar Kitap, 192 s.   

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal