‘İçinde yaşadığımız sürekli terör’

‘İçinde yaşadığımız sürekli terör’

Çevirmeni Ahmet Cemal, yayımlanışının 100. yılında Kafka’nın ‘Dönüşüm’ünü anlattı.

Sanırım, yayımlanışının üstünden yüz yıl geçmiş olmasına karşın, okurlar, yazarlar ve eleştirmenleri gittikçe artan ölçüde etkileyen edebiyat yapıtlarının sayısı pek fazla değildir. Franz Kafka’nın o kısacık kitabı “Dönüşüm”, pek çoğumuzu etkilemenin de ötesinde, çağımız insanının korkularını, kaygılarını, yalnızlığını, kendi kendine yabancılaşmasını, çevresiyle iletişimsizliğini dile getirmenin simge yapıtı olmuştur.

“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu…”

“Dönüşüm”ün bu ilk cümlesi, belki de, edebiyatın belleklere silinmeyecek biçimde kazınmış “açılış cümleleri”nin başında gelir.

O artık bir böcek

Gregor Samsa bilinci dışında gerçekleşen bu dönüşümü bir türlü kabullenemese de, çevresi, ailesi ve patronu kısa süren bir şaşkınlıktan sonra onun artık bir böcek olduğunu kabullenirler. Böcek olmakla alışageldiği şeylerden koparak yepyeni bir konuma giren Samsa, o güne kadar sürdürdüğü yaşama ve çevresindekilere değişik bir gözle bakacaktır…

2015, “Dönüşüm”ün yayımlanışının yüzüncü yılı. Ayrıca, Can Yayınları’ndaki Ahmet Cemal çevirisi önümüzdeki günlerde ellinci basımına erişecek.

O yüzden, ben de, “Dönüşüm”ü Ahmet Cemal’le konuşayım dedim.

kafka2Bir sempozyum düzenlense

-Kafka’nın, çağımızın kült yapıtlarından biri olan “Dönüşüm” adlı novellası yayımlanalı yüz yıl olmuş. Türkiye’de ilk kez 1959’da yayımlandığı düşünülürse, kitabın Türkçede de altmış yıla yakın bir geçmişi var. Sanırım, senin çevirin, önümüzdeki günlerde ellinci basımına ulaşacak. Türkiye’de yüzüncü yıl dolayısıyla bir etkinlik yapılıyor mu? Örneğin, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü bir sempozyum düzenlese fena mı olur?

-Fena olmaz elbette… Ama bugüne kadar böyle bir etkinliğin düzenlendiği konusunda herhangi bir haber almış değilim. Öte yandan söylediğin doğru, “Dönüşüm”ün bundan sonraki baskısı 50. basım olacak. Ancak ülkemizde filolojiler kanımca genelde çevirilerle pek ilgilenmezler…

Korkunç yabancılaşmanın simgesi

-Sence, “Dönüşüm”ün, ilk yayımlanışından bu yana geçen yüz yıl içinde bırakalım eskimeyi, durmadan yenilenmesinin, yeni okumalar ve yorumlarla zenginleşmesinin temel nedeni ne olabilir?

-Biliyorsun, “Dönüşüm”  aslında korkunç bir yabancılaşmanın romanıdır. Gregor Samsa’nın bir sabah uyandığında kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulması, kendi insanlığına yabancılaşmasının bir simgesi ve imgesidir. Bu roman, 1915 yılında basıldı. Yani Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından yaklaşık bir yıl sonra. Orta Avrupalı Kafka, doğduğu iklimin 1870-1933 yılları arasındaki zaman diliminde yaşadı. Toplumları sarsan olaylar bağlamında daha öncekilerle karşılaştırılamayacak kadar çok ve köklü değişimlerle dolu olan bu zaman dilimi, o zamanın çoktan bireyleşmiş Avrupalısını doğal olarak: “Ben, hâlâ eski ‘Ben’ miyim?” gibi bir hesaplaşmaya sürükledi. “Dönüşüm” gibi, yaşananlarla bunca örtüşen güçlü edebiyat eserleri, sonraki hayatlarında bütün benzer dönemler için bir simge niteliğini kazanırlar. Ben, “Dönüşüm”ün ilk bakışta şaşırtıcı olan kalıcılığının nedenini, aslında hiç de şaşırtıcı olmayan bu durumda arıyorum…

Her şey bu kitapçıkta

-“Dönüşüm”ün, Kafka’nın yabancılaşma duygusunu en güçlü biçimde yansıttığı yapıtı olduğu söylenebilir mi?

-En güçlü ve aynı zamanda da en yoğun. Bana göre Kafka, sanki yabancılaşma olgusuna ilişkin tüm söylemek istediklerini bu kitapçıkta tek bir dorukta bir araya getirmiş.

kafka3‘Değişim’ mi

‘Dönüşüm’ mü?

-Yanılmıyorsam, ilkin “Değişim” diye çevrilmişti bu kitap. Senin “Dönüşüm” adını yeğlemen neden?

-Kitabın Almanca özgün adı “Die Verwandlung”. Bu sözcük dilimizde ‘dönüşüm’, yani ‘metamorfoz’ anlamına gelir. ‘Dönüşüm’, ‘değişim’e göre çok daha yoğun başkalaşmadır, dahası başkalaşma da değildir, ‘başka bir şey olmak’tır. Gregor Samsa, maruz kaldığı bütün başkalaşmaları yine ‘insan görünümünde’ yaşasaydı, o zaman değişmiş olduğundan söz edilebilirdi. Oysa o, bir sabah uyandığında kendini ‘değişik bir insan’ olarak değil, fakat ‘başka bir canlı’, yani böcek olarak bulur. Bu konumun karşılığı da ‘değişim’ değil, ancak ‘dönüşüm’dür. Kafka gibi bir dil ustası, Gregor Samsa’nın haline yalnızca bir ‘değişim’i yakıştırsaydı, herhalde bunun Almanca’daki tam karşılığı olan “Die Veränderung”u kullanırdı!

Gerçeklerin tiryakisi

-Değişim ya da dönüşüm motifine Kafka’nın birçok yapıtında rastlıyoruz aslında. Örneğin, “Bir Akademiye Rapor” adlı öykü geliyor aklıma. Öykünün kahramanı maymun, insanlar tarafından yakalanıp bir kafese kapatılınca, tek çıkar yol olarak insan olmayı seçer. Ama Kafka’nın başka yapıtlarında da karşımıza çıkıyor bu değişim ya da dönüşüm motifi. Sen nasıl yorumluyorsun bu “takıntı”yı?

-Burada takıntı derken, belki Kafka’nın kendi hayatına biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Kafka, çok erken yaşlarından başlayarak kendini, başta aile çevresi olmak üzere, içinde yaşadığı bütün çevrelere çok yabancılaşmış olarak bulan biri. Tipik bir küçük burjuva ailesinin gerçeklerini, toplumun çeşitli katmanlarının gerçeklerini çok farklı görüyor. Daha doğrusu çevresindekiler türlü yanılsamalar içersinde yaşarlarken, o hep gerçeklerin tiryakisi olarak kalıyor. Bunun sonucunda yaşadığı yabancılaşma, kendini hep farklı biri olarak algılamasına ve, bence, kimi zaman yoğun bir ‘başka biri olma’ isteğine sürüklüyor…

kafka3‘Korku çağı’

-Kafka, yargı, ceza ve dava temalarını da sıkça işlemiş. Örneğin, ikinci büyük romanı “Dava”da, banka memuru Joseph K., otuzuncu yaş günü sabahında tanımadığı kişilerce uyandırılarak bilmediği bir suçtan tutuklanır. Anımsadığı belirli bir suçu olmamasına karşın, kendini savunma çabasına düşer… Kafka’nın bu yaklaşımı ile günümüzde insanların anlamsızca tutuklanmaları, hapse atılmaları arasında güncelleştirilmiş bir bağlantı kurulabilir mi?

-Bana göre kesinlikle kurulabilir. Bu bağlamda Kafka’yı Albert Camus ile yakın akraba sayabiliriz. Camus, özellikle “Ne Kurban ne de Cellat” başlıklı ünlü denemesinde yaşadığı çağı, yani 20. yüzyılı ‘Korku Çağı’ diye adlandırırken, tam da senin sözünü ettiğin olguyu çıkış noktası alır. Yani modern insanın türlü erkler karşısındaki güçsüzlüğü ve çaresizliği, kendini hep duvarların ve beklenmedik çıkışsızlıkların karşısında bulması, içinde artık insanca ilişkiler kurma olanağının kalmadığı, sadece soyutlamalardan oluşma bir dünyada yaşaması – Kafka’nın insanoğlunun yazgısı diye tanımladığı bu durumları daha sonra Camus ‘içinde yaşadığımız sürekli terör’ diye nitelendirecektir…

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal