İbrahim Çallı: ‘Leonardo da Vinci gelse Akademi’yi kurtaramaz’

İbrahim Çallı: ‘Leonardo da Vinci gelse Akademi’yi kurtaramaz’

“Avluda Oturanlar” adlı tablosu 2014 yılında 2.4 milyon TL’ye satılan İbrahim Çallı, 1947’de Leopold Levi’yle yaşadığı tartışma sonrasında Güzel Sanatlar Akademisi’nden emekliliğe sevk edilmişti. 500 liralık maaşı 200 liraya düşünce ciddi bir endişe yaşamış, dönemin Milli Eğitim Bakanı’na “15 altınla hocalığa başlamıştım, 2.5 altınla emekli ediliyorum” demişti. Aynı günlerde Her Hafta dergisinde yayımlanan röportajda, Levy ile anlaşmazlığını ve resim yaklaşımını anlatmıştı:

Şimdiye kadar yalnız fırçasıyla konuşan üstad Çallı, ilk defa Her Hafta sahifelerinden Türk san’at âlemine fikirlerini haykırıyor. Çallı, akademinin bugünkü san’at görüşü ile san’atkâr yetişemeyeceğini söylerken, Leopold Levy’nin de asla bir şef olamayacağını açıkça söylemektedir.

Son haftaların sanat hayatı hareketli ve dedikodulu geçti.

Güzel Sanatlar Akademisi resim şefi Leopold Levy hakkında gazetelerde yapılan tenkitlerden sonra üstad Çallı tekaüde çıkarıldı, arkasından açılan resim sergisi, modern, klâsik münakaşasını yeniden canlandırdı.

Modern resim mi, klâsik resim mi? Bütün dünyada münakaşa konusu olan bu bahis, bizde sanatkârları gruplara ayırmış, hatta birbirleriyle çatışmalarına vesile olmuştur.

Galatasaray resim sergisinde, klâsizmi müdafaa eden üstad İbrahim Çallı “Modernistler, reklâm vasıtası olmaktan ileri gidemezler” diyor. Başka bir ressam, son aylarda yayınlanan bir kitaptan bir İtalyan müellifinin şu sözünü aktarıyor: “Birçok modern dâhiler vardır, fakat dâhileri çıkarınca ortada eser kalmıyor.”

Türk milleti Çallı’yı seviyorsa onu, güzel memleketini kendi renkleriyle ifade etti diyedir

İşte biz bu hava içinde üstad Çallı’yı ziyaret ederek onun önce bizdeki resim tedrisi hakkındaki mütalâalarını sorduk:

— Akademimizle diğer dünya akademileri arasında daha ne gibi farklar görüyorsunuz?

— Dünya kadar…

Konuşmamız hararetlenmişti.

Üstada bu sefer, öğretim şeklinin aleyhinde olduğu L. Levy hakkında şu suali sordum:

— Leopold Levy sizce bir ressam ve sanatkâr mıdır? İyi bîr hoca mıdır?

— Hak daima haktır. Evet, Leopold Levy peyzajist ve gravür sanatkârıdır. Fakat hiçbir zaman ve asla akademi hocası değildir. Çünkü o akademi tahsili nedir, bilmez. Paris’te ticari mahiyette gece kursları vardır. Buralarda, para kazanmak kastıyla, ecnebilere, sözüm ona, resim öğretilir. İşte, bugün bizde de bu yapılıyor. Talebeler ve şahsiyet sahibi olamayanlar tamamen hocalarının tesiri altında kalıyor. Aralarında muhakkak ki kabiliyetli çocuklar var. Fakat bir şahsiyet halinde temayüz edemiyorlar. Belki içlerinde, uzun yıllardan sonra kendini bulanlar olabilecektir. Fakat bu, Nasrettin Hoca’nın “Ay’ı kuyudan çıkardım, fakat ben de bittim” demesi gibi bir şey olacaktır. Yaş 40’ı geçtikten sonra ressam kendini bulmağa başlarsa, önünde az sene vardır.

— Pek iyi üstadım, memleketimizde acaba Levy’nin yerini tutacak eleman var mıdır?

— Elbette… Bizim zamanımızda yetişen ve bugün ressam olarak isim yapmış olan 8-10 delikanlı vardır ki, hepsi, ayrı ayrı onun yerini fazlasıyla doldururlar…

Ve anlatmağa devam etti.

— Bizim akademiye, Rönesans’ın üstadlarından L. de Vinci’yi, Rafael’i mezarlarından kaldırıp hoca olarak getirsek, plâstik sanatlarımız cihetinden bir ananemiz olmadığı için, dünya çapında bir sanatkâr vermeye ve yetiştirmeğe imkân bulamayız. Nasıl ki, en iyi cins bir buğday tohumu, kendisine yararlı toprağı bulamayınca bodur kalır ve bire hiç verirse, sanatkârlar da verimli toprak bulamayınca fazla bir şey yapamamağa mahkûmdur.

L. Leyy’nin akademi resim şubesi talebelerini, paletlerindeki boyayı tayine varıncaya kadar, kendi tesiri altında bıraktığı söyleniyor. Yetişen gençlerin san’at şahsiyetleri ve eserleri âdeta birbirinin kopyasıymış. Bu hususta siz ne dersiniz?

— Bu sualiniz gayet haklı ve yerindedir. Talebeye yapılan telkin ve müdahalelerin neticesi, tabiat onlara ayni atmosfer ve ayni renkte gösteriliyor. Halbuki bizim memleketimiz; güneş, ziya ve renk memleketidir. Garbın koyu kurşunî semasiyle hiç alâkası yoktur. Beşeriyet, resim sanatı üzerinde, renk vadisinde o kadar ısrar ile çalışmış, her büyük sanatkâr palete bir iki yeni renk daha ilâve etmiştir. Bizim mütehassısa gelince, palette rengi asgariye indirmek taraftarıdır. Tabiatın öyle nüansları vardır ki, onlara mahsus renkleri kullanmak şarttır. Eğer Türk milleti Çallı’yı seviyorsa onu, güzel memleketini kendi renkleriyle ifade etti diyedir.

Öğrencilerime kırgınım

— Serbest bir Çallı İbrahim atölyesi tesis etmek niyetinde misiniz?

— İnşallah böyle bir şey kuracağım. Paris güzel sanatlar muhitine âyar, akademi galerisi gibi bir şey. Tabiî maddî imkân müsaade ederse. Beni asıl müteessir eden devletin kanunu değil, benim de yetişmelerinde payım olan ve şimdi sanat arkadaşlarım olanların Maarif Vekili’nin temennisine dahi iştirak etmemeleridir. Onlar bakanlığa, kendi düşüncelerini bir temenni şeklinde arzedemezler miydi? Öyle bir teşebbüs olduğunu duymadım ve olacağını da zannetmiyorum. Halbuki vaktiyle, merhum heykeltraş İhsan Bey tekaüde sevkedildiği zaman, o vaktin biz akademi heyeti talimiyesi ve akademi müdürü, üç sene daha onun hocalıkta kalmasını temin etmiştik.

Çallı emekliye ayrılmasından duyduğu teessürü şöyle anlattı :

— En verimli zamanımda çocuklarımdan ayrılmış olduğum için sahi müteessirim. Maddî endişemin de bunda tesiri yok değil. 500 liraya yakın para alırken, şimdi elime 200 lira dahi geçmeyecek. Geçenlerde Başvekille konuşurken aynen şöyle dedim: “28 yaşında 15 altınla hocalığa başlayan Çallı, 65 yaşında 2.5 altınla tekaüde sevk ediliyor.”

Üstadla biraz da eserlerinden konuştuk:

— Eserleriniz içinde en beğendiğiniz hangisidir?..

— 0oo… Bu güç… Ben eserlerimden birini yaptığım zaman, nadiren muvaffak olduğumu zanneder ve birkaç gün sevinç duyarım. Sonra bakarım ki, gene eksiktir. Sanatkâr bir eserini beğendiği, sevdiği ve ona bağlandığı gün, artık hamle yapamaz. Olduğu yerde kalmağa mahkûmdur. Bizim işimiz mezara kadar öğrenmek, sırrı hilkati aramak, bunları duyabilmek ve âleme duyurmak…

Sanat öğretilmez, icapları öğretilebilir

— Akademi, bir öğretim müessesi olarak, bütün dünyadaki mânasîyle plâstik sanatların icaplarının öğretildiği yerdir. Bilhassa kaydetmek isterim ki, san’at öğretilmez, o Allah’ın verdiği bir mevhibedir, yalnız sanatın icapları öğretilebilir. Bizdeki akademiye gelince, ortamekteple, Mülkiye mektebi arasında bir şeydir. Hiç bir milletin akademisinde ve sanat tarihinde raslanmayan “mütehassıs” unvanını biz bir Avrupalıya verdik. Halbuki güzel sanatlarda ihtisas olsaydı, sanatı formülleştirir ve âdeta doktorluk gibi bir meslek haline getirebilirdik. Ve san’at eseri reçete gibi bir şey olurdu.

— Size göre akademide nasıl bir tahsil ve tedris sistemi olmalıdır?

— Bütün milletlerin kabul ettiği sistem olmalıdır. Kabiliyetler gayet genç olarak mektebe kabul edilir ve bir sene nazarî dersler okutulur. Sonra bir konkurla akademi atölyelerine devamlarına müsaade edilir. Talebe, akademinin kabul ettiği tedrîsat programı çerçevesinde ve bir usul dahilinde, eşyayı ve tabiatı görmeğe alıştırılır. Bu arada müteaddit konkurlardan geçerler.

Tam can noktasına gelmiştik. Acaba, bütün ömrünü sanata vakfetmiş ve şaheserler yaratmış olan Çallı, kendi görüşüyle bu tedrisi nasıl izah edecekti. Sual onu hiç düşündürmedi:

— Mektepte tedris muayyen bir programa istinad eder, dedi. Talebeye sistem dahilinde bilgi verilir. Yoksa indi ve şahsi görüşler tedris edilmez. Benim usulüm, bütün dünya akademisyenlerinde olduğu gibi, talebeye san’atın icaplarını bir program dahilinde öğretmekti. Yoksa kendi san’at anlayışımı değil. Çünkü mektepten yetişecekler şahsî kaprislere kurban edilemez ve edilmemelidir de. Halbuki bugün Leopold Levy, talebeye, doğrudan doğruya şahsî görüşlerini tedris ediyor…

65 yaşını dolduran üstad Çallı, sanat dünyasında hakikî ve ölmez yaşın zirvesinde bugün her zamanki gibi, dinç, ateşli ve hareketlidir. Türk sanatı üstattan daha birçok eser bekliyor ve o, en olgun meyvelerine yenilerini ilâve edecek kudrettedir.

(M. Faruk Gürtunca / 2 Ağustos 1947 / Her Hafta / Metni aktaran: Serhan Yedig)

Sanatla en küçük alâkaları olmayanların bile, dilden dolaşan zarif fıkralarıyla tanıdıkları Çallı’yı biz, sahifelerimizde fikirleriyle de okuyucularımıza tanıtırken büyük tarihçi Ahmet Refik’in Çallınamesi’nden bahsetmeden yapamadık. Belki Çallı’yı çok yakından tanıyanlar bile, Ahmet Refik’in Çallıname’sinden haberdar değildirler. Fakat 244 beyit tutan Çallıname’yi ne yazık ki, biz de tamamıyla veremiyor bazı parçalarını sunuyoruz:

Çallı’dır ihya eden hep Çal kazasının namını.
Öpsün hep Çal kızları şen Çallı’nın gülfamını.
Meyle kendinden geçüp de coştuğu demlerde ah
Zeybek oynarken anın bir görmeli endamını!

Tuttuğu her kâğıdı Rab nakte tahvil eylesün.
İçtiği her âbı birden cama tebdil eylesün.
Bezmine meftun olan âşıkların tenşit içün,
Veçhinin ezharı açsun, deste teşkil eylesün.

San’atile rengi Çallı’mdır bize şuh gösteren.
Levnini Çallım’dan anlar, lâle, sümbül, nesteren.

Rab eğer can halkederse, rengini Çallım verir.

0l murada bir eren varsa, benim ancak eren.

Orşelimden Mennü Selva Yollasun Rabbim ona.
Mest olup Çallım benim, düşsün tabaklar bir yana.
Dost olan sadık gerektir, varsa dünyada eğer.
Canla sadık dost, İbrahimdir ancak bana.
Ruhu ulvîdir anın, vicdanı pâki çok rakik.
Yazdı tarih, Binti Musa’dan çekince bir rahik
Çallı’mın yâri azizi hazreti Ahmet Refik
Nur yağsun fırçasından renk kesilsin Çallım’ın.
23 Kasım 1931
Ahmet Refik

calli2

calli3

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal