‘Hiçlik’ bulutunda bir ceset ve dört kişi

‘Hiçlik’ bulutunda bir ceset ve dört kişi

Çağdaşlarının Büyülü Gerçekçi diye nitelendiği dönemde, oradan âdeta bir vücut çalımıyla sıyrılıp Toplumsal Gerçekçilik kulvarına girdiği söylenen ama aslında hiçbir kalıba sığmayan Juan José Saer, Latin Amerika edebiyatında neler olup bittiğini kendine özgü biçimde anlatmıştı bir söyleşi sırasında: “Latin Amerikalı yazarların metinlerinde, modern yazının ancak büyük eserlerinde rastlanabilecek bir özellik vardır: Öznel bir yapıt ve benzersiz bir söylem yaratma arzusu. Üslubu çeşitlendirme, kusursuzlaştırma ve bireyselleştirme isteğiyle durmadan yeniden yaratılan bir söylem, özgünleşinceye ve onunla tamamen özdeşleşinceye değin yazarlığın bütün kuvveti, bilinçli veya bilinçsiz olarak insanlığın güçlü görüntüsünde, deneyimini evrenselleştirme eğilimindeki bir simgede yeniden bir araya gelir.”

Bu anlatma ve yaratma direnci; bir ceset ve onun etrafındaki dört kişinin hâl ve hareketlerinin, onların kendileri ve çevreleriyle hesaplaşmalarının hikâyesi olan “Yara İzleri”nde hayli belirgin.

Kitabın bam teli, kişilerin atomize hâlini ve toplumsal kirlenmişli vurgulamak için bir cinayet ve sonrasında yaşananların anlatımı. Saer, birbiriyle bir şekilde ilişkili dört karakter üzerine inşa etmiş romanı: Bir gazeteci, kumarbaz bir avukat, yaşamla ciddi dertleri olan bir hâkim ve eşini öldüren bir işçi. Karakterlerin savruk yaşamını yansıtan dört bölümlü metindeki olaylar ve parçalanmışlık içinde debeleniş, aynı zamanda bir anlam arayışını simgeliyor.

Çeperdekiler ve karamboldekiler

Saer, romanın eşiği olan cinayete ve cinayet soruşturmasına gelene dek karakterlerin yaşamının akışına, uğraştıkları fuzuli ya da kendileri için önemli görünen işleri anlatıyor. Bu akışta, hapiste veya özgür, hayatta veya ölü olmanın birbirinden ayrılamayacağını savunanlar da var yaşama dört elle sarılmasına rağmen bir noktada tökezleyen ve hayattan fazla bir şey beklememek gerektiğini söyleyenler de… Başka bir deyişle yüzeyselliğin çekimine kapılanlar, olup bitene nobran bir biçimde yaklaşanlar ile yaşamın naifliği ve derinliği arasında kalanların çelişkisini belirginleştiren yazar felsefeyi, edebiyatı, psikolojiyi ve toplumsal-politik çözümlemeleri katıyor satırlara.

Hâkimin sıradan mesleki bir yaklaşımla sanığı sorgulayışı, gazetecinin bir katili yakından görme isteğiyle alevlenen ‘marazi merakı’ ve sanık avukatının her şeyden elini eteğini çekişi, Saer’in ısınma koşusunun hemen ardından ve hızla çıkıyor karşımıza. Hâkim Ernesto’nun, sorular yönettiği sanık Fiore’den ye belli belirsiz tepkilerle karışık muğlak yanıtlar alıyor, avukat meselenin çeperinde kalıyor, gazeteci ise âdeta karambolde konumlanıyor.

Saer’in anlatımı, sıradanlıklar silsilesi ile birleştirilmeyi bekleyen parçalar ve katilin kendisini yok edişinin yarattığı şaşkınlık arasında salınıyor. Avukatın, kumar tutkusunu ve kumarbazlığı tarif ederken söylediği gibi ‘var olan kaos, aynı anda vuku bulan kaos ve gelecek kaos’ ile bunun karşısında, kâh meraklı kâh gamsız biçimde dikilenler hikâyenin kimlik kartına dönüşüyor.

Topyekûn bir çöküş

Saer, romanda psikolojik ve toplumsal öğelere epey yer veriyor; gazetecinin mesleki refleksleri, hâkimin meseleye bir iş olarak bakışı ya da avukatı mesleğinden uzaklaştıran kumar tutkusunun anlatımında bu öğeler bir hayli öne çıkıyor. Bir diğeri ise yabancılaşma; yazar, gelen tehdit telefonu sonrası hâkimin hayatta olduğunu ve bir gerçekliğin içinde bulunduğunu anlamasını sağlayan bu duyguyu, romanın bir ara yolu biçiminde sunuyor okura: “…Yabancılaşma başlıyor. Ansızın geliyor. Şiddetli bir sarsıntı desem değil. Beklenmedik desem değil. Ansızın geliyor. Onun gelmesiyle yaşadığımı anlıyorum. Gerçeklik işte bu. Başka hiçbir şey değil. Büsbütün, bütün gövdemle onun içerisindeyim. Bir göktaşı gibi baştan sona katediyorum onu. Biliyorum ki şimdi büsbütün hayattayım ve bundan kaçamam.”

Saer, bir yandan ayrı ayrı yoğunlaştığı her karakterin hayattaki duruşunu ve olan bitene verdiği tepkileri betimliyor, diğer yandan nedeni anlaşılamayan cinayeti, karakterlerin bakış açısıyla tekrar anlatıyor: Cinayet anlamsız, cinayetten sonra yaşananlar karmaşık ve katilin sorgusu sırasında yaşananlar absürt ve trajikomik, hatta hâkimin deyişiyle ‘hiçliğin’ ta kendisi.

‘Hiçlik’, katilin gözünden cinayet öncesi sürecin ve cinayet anlatımında biraz daha önem kazanıyor; belirsizlik perdesi aralanırken kendisini haklı çıkarmaya çalışan katilin, büyük bir soğukkanlılıkla çifteyi ateşlediği dakikayı yeniden yaşarken cinayet ânı ve katilin sorgusu sırasında ortaya çıkan ‘hiçlik’ birbirini tamamlıyor: “…Sonra tetiği arka arkaya iki kez çekiyorum. İki patlama öylesine fasılasız yankılanıyor ki ikincisi, ilkinin teklemesi, ilkinin gecikmeli bir yankısıymış izlenimi veriyor. İçine barut kokusu nüfuz etmiş gürültülü seslerle doluyor yağmurlu hava. Arka arkaya tetiğe bastığım sırada sol elim gevşiyor, ördekler yere düşüyor. El feneri de yere düşüyor, ışık dairesi amaçsızca dolaşıyor etrafta, sonra hareketsiz kalıyor. Işık huzmesi bir yere çarpıp kesintiye uğruyor, sonra yeniden ortaya çıkıp yönünü caddeye çeviriyor. El fenerinden kurtulup kamyonete biniyorum.”

Saer, dört karakterin bir cinayet öncesinde ve sonrasındaki tavrını anlatırken bitkinlik ve umursamazlık bulutunun içine sokuyor okuru. Yalnızca bu değil elbette; cinayet, yazarın anlatmak istediği asıl mesele olan yaşamın iplerini salmaya ve toplumu oluşturan bireylerin parçalanmışlığına adım atmasını sağlayacak bir enstrümana dönüşüyor. Başka bir deyişle katilin, maktûlün, hâkimin, gazetecinin ve avukatın, hem kurban hem de fail olarak karşımıza çıktığı romanda Saer, topyekûn bir çöküşü resmediyor.

“Yara İzleri”, Juan José Saer, Çeviren: Gökhan Aksay, Jaguar Kitap, 314 s.       

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal