‘Haziran’ günlerinde, Don Kişot’tan Nâzım Hikmet’e

‘Haziran’ günlerinde, Don Kişot’tan Nâzım Hikmet’e

İlk fotoğrafı bir salı günü grup konuşmalarını izlemek için TBMM’ye giderken çektim. Güvenlik kapısının yanındaki demir parmaklıklara yapışmış o minicik ama sağlam dal parçası bir direniş sembolü gibi geldi bana. Tam da Meclis’te HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için anayasa değişikliği yapılan günlerden geçerken. 1994’te DEP’lilerin dokunulmazlıkları kaldırılıp Orhan Doğan’ın Meclis kapısında gözaltına alındığı, Ahmet Türk ve arkadaşlarının iki geceyi Meclis’te geçirdiği günleri anımsadım. 22 yıl sonra Kürt siyasi hareketinin temsilcilerinin yine parlamentodan atılmaya çalışıldığı günlerde Meclis’i kuşatan demir parmaklıklara sarılan ağaç parçası ne çok şey söylüyor. Gövdesi, tüm dalları kesilmiş, yapraksız, çiçeksiz kalmış ama demirleri bırakmıyor, inatla tutunmuş. Hem “içeriye” TBMM’ye, hem de “dışarıya” Haziran direnişçilerine mesaj gönderiyor sanki…

sanat21

İkinci fotoğraf Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi önünden. Aykut Öz’ün Don Kişot heykeli karşıdaki gökdelen ve dev bir ağacın gölgesiyle aynı karede. “Don Kişot’un İzleri” sergisinden sonra heykel burada kaldı. Ne güzel oldu. Başkent uzun Melih Gökçek’li yıllarda kasabalaşır, kent fiberglastan robot benzeri kitsch  şeylerle -heykel demeye dilimiz varmıyor- donatılırken, kentin merkezinde bir Don Kişot heykeli görmek Haziran günlerinde insana umut veriyor. 400 yıldır sanatçılara ilham veren Don Kişot, bir zamanlar Nâzım Hikmet’e de ilham vermişti. “Ölümsüz gençliğin şövelyesi, /ellisinde uyup yüreğinde çarpan aklına/ bir Temmuz sabahı fethine çıktı/ güzelin, doğrunun ve haklının/ önünde mağrur, aptal devleriyle dünya/ altında mahzun ve kahraman Rosinant’i” diye başlayan şiirde büyük usta şöyle seslenir:

“Bilirim, hele bir düşmeye gör hasretin halisine, hele bir de tam okka/ dört yüz dirhemse yürek, yolu yok, Don Kişot’um benim, yolu yok/ yel değirmenleriyle dövüşülecek.”

Galeano’dan Nâzım Hikmet’e

Nâzım Hikmet de bir Haziran yolcusu. 3 Haziran 1963’te aramızdan ayrılmış. Uruguaylı yazar Eduarda Galeano “Ve Günler Yürümeye Başladı” kitabında yılın her günü için “resmi” tarihin yazmadığı, yazmayacağı notlar düşüyor. 6 Ocak günü “Bekleyen Toprak” başlıklı yazıda Nâzım Hikmet’i selamlamış:

“Türkiye 2009 yılında, daha önce vatandaşlıktan çıkarılmış olan Nâzım Hikmet’i vatandaşlığa geri aldı ve hem en sevilen hem de en nefret edilen şairinin Türk olduğunu kabul etti.

O bu güzel haberi öğrenemedi: yarım yüzyıl önce ömrünün büyük kısmını geçirdiği sürgünde ölmüştü.

Toprağı onu bekliyordu, ama kitapları yasaktı ve kendisi de. Sürgündeki dönmek istiyordu:

Giderayak işlerim var bitirilecek.

Oldum yıldızlarla haşır neşir

ama sayısı bir tamam sayılamadı.

Kuyudan çektim suyu

ama bardaklara konulamadı.

Asla dönmedi.”

Galeano “Tarih bir zar oyunudur” başlıklı yazıda  yine bizim topraklarda geçen  bir hikâye anlatıyor:

“Dünyanın harikalarından biri olmayı bilen Efes’teki Artemis Tapınağı’nın inşası yüz yirmi yıl sürmüştü. İsa’dan önce 356 yılında, tek bir gecede tapınak küle dönüştü. Onu kimin tasarladığını kimse bilmiyor. Buna karşılık katilin adı hâlâ anılıyor. Herostratus kundakçı, tarihe geçmek istedi. Geçti de.”

Neyse ki, tarih sadece katilleri, despotları yazmıyor. “Resmi” tarih yazmasa da mağdurları, direnişçileri, yaratıcıları birileri kayda geçiriyor. Demirlere yapışmış bir ağaç parçası, bir Don Kişot heykeli, bir şiir, bir kitap bir yazıda buluşuyor…

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal