Hayatın zor birleşen iki yakası

Hayatın zor birleşen iki yakası

Çok yakın bir zamanda, üç beş kişi “Neden geldik İstanbul’a?” benzeri bir soruya yanıt ararken dümeni kırıp “Ne yapıyoruz biz burada, nasıl yaşıyoruz?” minvalinde bir rotaya saptık. Elle tutulur herhangi bir yanıt bulduk mu? Elbette hayır. Sadece şikâyetlere, sızlanmalara ve daha sonra da hayatın “normal” akışına saplanıp kaldık. Öyle olur zaten bu işler; cevap aramak ve bulmak için değil, eteğinizdekileri döküp kaçmak için o muhabbetlere girişirsiniz.

Bu varoluş kaygısına ya da ortama uyup giderken ufaktan beynimizi gıdıklayan uyanışın ardından, sonu başından belli oyunlar oynamaya koyuluruz. Özgür Çakır da “Yükşehir” isimli ilk öykü kitabında, biraz kendisinden biraz etrafından bildiği bu oyuna dâhil olup güldüren, düşündüren ve ayrıntı kazılarına girişen hikâyeler anlatıyor. Adı geçmese de İstanbul da var onların içinde ama onun çok uzağına düşen başka yerler de.

Yaşamımızdaki karmaşa 

Çakır’ın öykülerinin hayata karışan ve oradan beslenen metinler olduğunu görüyoruz. Hemen hepimizin bu yaşama bir çentik attığımız düşünülürse Çakır’ın kahramanları da aynı şeyi yapıp bu gidişe kenarından köşesinden ortak oluyor; kendilerini yiyip bitirirken o hayatla dalga geçmeyi de ihmal etmiyor.

Tabii iş her zaman bu kadar yalın olmayabiliyor. Çünkü şehir, hepimizin başına geldiği üzere Çakır’ın kahramanlarını da kuşatıyor. İnsanoğlunun, sıradanlığın çemberinde dönüp dolaştığını anlamamız vakit aldı fakat bir şekilde vaziyeti kavradık. “Unutma!” diye not düştüğümüz bir yaşam bu; Çakır’ın kahramanları her şeyin farkında ancak bir yandan da değil. Zaten bütün karmaşa da buradan doğmuyor mu?

Sadece kentte değil, nefes alıp verdiğimiz her yerde benzer bir sorun var. Çakır’ın çizdiği çerçeve bu nedenle önemli: Belli bir alanda sınırlı kalmadan birbirine yakın dertleri bulunan ve bunu değişik biçimlerde yaşayıp anlatan insanlar yer alıyor öykülerde. Onlarla büyük bir şehirde de adı sanı belli olmayan kasabalarda da karşılaşabiliyoruz. Fakat Çakır, bakmamızın yeterli olmayacağını, görmemiz gerektiğini söylüyor; bazen bağırarak bazen de sakin bir şekilde. Orada işsizlik de var iş sahibiyken ve her şey elinin altındayken üstü örtülen boşluk da. Sonuçta herkes zor da olsa bir noktada buluşabiliyor:

“Şehir her zamanki seyrindeydi. Otobüs kapılarından sarkan bacakların ve kıçların, işten eve yayan dönen hızlı adımlıların, kedilerin çarşı kuytularından yavaşça kafalarını uzatmalarının şaşmaz vaktinde çıkmıştım evden. Artık saate bile bakmıyorum. Köşedeki büfede asılı dönerlerin kalan kısmı, benim zamanımın da birkaç sigara sonra başlayacağını gösteriyor. Çakma kıyafetlerin, kitapların, ev eşyalarının, cep telefonlarının cennetinde insanların tavuk, pilav, nohut ve turşu karşısında eşitlenmesi hiç de kötü gelmiyor.”

O insanları birleştiren birkaç şey daha var: Mesela kaygı yaratan ve işlerken kimseyi dikkate almayan zaman. Bir başkası, etrafını izlerken kendisine; geldiği yere dönüp bakma ihtiyacı: Köydeki bir ağaç, geçmişin izleri, yoksunluğun sonradan ayırdına varılan zenginliği, sahil yolu için henüz doldurulmayan denizde yapılan viya…

‘Bedel ödemek gerekli…’ 

zor2Çakır’ın öyküleri, yabancısı olmadığımız (ya da öyle düşünüp yanıldığımız) günlük yaşamdan parçalar sunuyor bize. Manasızca süren bir anlam yaratma çabasından tutun da “Şimdi ne yapacağız?” sorusunun eteğinde debelenen insanların varlığıyla yüzleşiyoruz. Onların sohbetlerine memleketin ve kendilerinin gidişatı konu oluyor. Sonuç? Yanında fıstıkla tüketilen şişe şişe B vitamini! Bir de bol bol “iddaa” ve at yarışı kuponu, tutarsa hesabı…

Kitapta, günümüzün fotoğraflarından numuneler de var; örneğin, “Havada Eylül Eylül Kokusu” başlıklı öyküdeki gibi: “Haydi iyimser olmak için neden bulalım diyenlerle, ‘kötümserim, o halde varım’ kulüpleri üyelik için çekişiyor sanki. Bedel ödemek gerekli, hem de büyük bedeller.”

Tüm bunlardan sonra elimizde ne kalıyor? Tahmin etmesi güç değil, hayat devam ediyor. Fakat ince bir ayrım var: O süren hayatı yorumlayanlarla rahatını bozmadan yaşayanlar arasında bir gerilim ya da sürtüşme başlıyor. Dertlenen elbette ilk gruptakiler oluyor.

Özgür Çakır, “Yükşehir”le işte bu ilk gruba yoğunlaşıyor. Tabii iki cenah arasındaki hayata bakış farklılığına da…

Yükşehir, Özgür Çakır, Sel Yayıncılık, 78 s.      

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal